Aram Güleryan’ın ardından… Zahit Atam

1.Ben singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim. Keşke işim deklanşöre bastığım an bitse.

2.En iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi en iyi daktiloya sahip olan da en iyi romanı yazardı.

Bizim zamanımızda genç fotoğrafçı adayları ve sanatına ilgi duyanları bu sözlere çok kızıyorlardı, şimdi ise hangisi fotoğraf alanında kaldı bilmiyorum; zaten dert bu da değil. Benim buradaki amacım yukarıdaki sözlerin felsefi ve estetik karşılığını bulmak. Derdimiz büyük ve şimdi düşünme zamanı:

“Doğaya egemen olmak için geliştirdiğimiz araçlar arttığı ölçüde, bir sağ kalma koşulu olarak bu araçlara hizmet etme zorunluluğumuz da artmaktadır.” (Horkheimer, Akıl Tutulması, s. 122)

Fotoğrafçılıkta teknik gelişmeler ilerledikçe fotoğraf çekenlerin sayısı da arttı. Teknik olarak görüntüyle oynama ve görüntüye müdahale etme olanakları da geçmişle karşılaştırılamayacak ölçüde arttı. Ama fotoğrafın gerçeklikle bağı ve tarihe tanıklık etme niteliği azaldı. Birisi nicelikle ilgili bir olanak artışı, birisi nitelikle ilgili bir kayıp… Kısacası maddi olanla manevi olan arasındaki bağ: Görüntüyle oynadıkça inandırıcılık kaybı yaşıyorsunuz, birisi size fotojeni veriyor, ötekisi sizin güvenilirliğinizi azaltıyor, inandırıcılığınızı kaybediyorsunuz! Pek tuhaf hatta asimetrik bir kayıp. Fotoğraf konusunda gerçekliğe sadakat geçmiş kuşağın en önemli özelliği idi, bu gerçekliğe sadakatin bu ülkedeki en güçlü temsilcilerinden birisiydi Ara Güler.

Makineye özel ilgi ve makineye övgü sonuçta, fotoğrafın kendisinden “odak olma” niteliğini aldı, onun yerine ise makineyi fotoğrafçıdan daha çok öne çıkardı. Güler’in romana ilişkin teşbihi için sadece şunu söyleyebiliriz: mükemmel ve daha iyi anlatılamazdı. Bugün romanlarını google’ın tamamlama özelliği ile bile yazanlar var! Geriye de aklını ve dışsal dünya ile bağını yitirmiş romanlara ilişkin Heidegger’in söylediğini bize hatırlatmak kalıyor: (mealen)

“Modern sanat,  yıkıcı bozucudur,

Çünkü form arayışı sanatın çıkış noktası ile ilişkisini kaybetmiştir.”

Bir bakıyorsunuz yeni fotoğrafçılara, sergilerinde en çok konuşulan makineleri ve teknikleri, fotoğrafın nesnesi ve anlamı kaybolmuş, geriye insan-sanatçı fotoğrafçı değil, bir teknisyen ve hatta otomat kalmış! Ara Güler, geçmişin sesi değil, geçmişin bugüne kalmış bir değeridir!

“İnsan, mutlak davranış ölçülerine, evrensel bağlayıcı ideallere giderek daha az bağımlı hale gelmiştir.” (Horkheimer)

Çünkü artık doğaya müdahale ettiği gibi doğayı bize taşıyan dijitalleşmiş her doğa kopyasını da oyunun bir parçası haline getirmiştir: Peki ne pahasına? İnandırıcılığını kaybetme ve gerçekliğe sadakati kaybetme pahasına!

“Kendi özel ölçülerinden başka kurala gerek duymayacak kadar özgürleştiği ileri sürülmektedir. Ne var ki, bu artan bağımsızlık, ters bir mantıkla, bir edilginlik artışına da yol açmıştır. İnsanın kullanacağı araçlarla ilgili hesapları inceldiği halde, amaçların seçimi konusunda gittikçe kafasızlaşmaktadır –geçmişte nesnel bir doğruya duyulan inançla ilgiliydi bu.

Nesnel akıl mitolojisi de içinde olmak üzere bütün mitolojilerin kalıntılarını silip atmış olan birey, genel uyarlanma modelleri doğrultusunda otomatik tepkiler göstermektedir.” (Horkheimer)

Nesnel akılla alay etmekte, herkes kendi işini ve zanaatını ve sanatını gizemlileştirip saklı bir yücelik elde etmeye çalışmaktadır.

“Ekonomik ve toplumsal güçler kör doğa kuvvetleri niteliğini kazanmakta ve insan da, varlığını sürdürmek için, bu kuvvetlere kendini uyarlayarak onları egemenlik altına almak zorunda kalmaktadır. Bu sürecin sonucu, bir karşıtlıktır:

Bir yanda benlik vardır, maddi ve manevi dünyadaki her şeyi kendi varolma aracına dönüştürmenin dışında bütün içeriği ve özü boşaltılmış olan soyut ego;

Öbür yanda da sadece bir malzeme, egemen olunacak bir madde durumuna düşürülmüş ve bu egemenlikten başka bir amacı kalmamış boş bir doğa vardır.”(Horkheimer, age s. 122)

Doğayı hiçleştirdikten sonra, eğer birisi eserine sanat diyorsa, o başka yoldan gidiyordur;

Doğayı keşfettikten sonra, kuşkusuz doğanın bir parçası olan insanın hikâyesini anlatan varsa, o da Ara Güler’in yolundan gidiyordur.

Kalıcılık hususunda:

 

3.“Dünyada beş milyon tane sergi açılıyor ama bunlar her zaman açık kalmaz. Hâlbuki kitaplar kalır, yüz sene sonra da açıp bir kitaba bakabilirsin ama sergiyi gezemezsin. Tiyatro da öyledir… Oynadığın zaman vardır, perde inince biter. Çok nankör meslekler.”

 

Bu sandığınızdan bile çok önemli bir tespit, son derece sıradan bir olgu, ama çıkarım çok uzun zamanı içeren bir değerlendirmeye sahip: niçin mi?

Sergiler açılıyor, binlerce insan geliyor, ama sergi uçup gidiyor, görenlerin hafızası kadar kalıcı… Ama kitaba basarsanız eserlerinizi kitapların ömrü çok daha uzun olduğu için, kitap sergi kadar havalı olmasa da, kalıcılık ve eserin niteliği ile buluşma çok daha uzun süreli oluyor. Aslında Ara Güler, önemli bir Latince özdeyişi tekrarlıyor: ars longa vita brevis, yani sanat uzun hayat kısa, bir de bunun eki var, verba volant, scripta manent (söz uçar yazı kalır). İkisini birleştiriyorsunuz, karşınıza Ara Güler’in kavrayışı çıkıyor. Bazıları uyanıkça ama o yazı yazmıyor, fotoğraf çekiyor diyecekler: iyi de Ara’nın aranışı görüntüyle fikir anlatmak ve gerçekliğe tanıklık değil mi? O zaman kitap kalıcı, çünkü fotoğraflar bir anlatıya dönüşmüş!

Tiyatro da sergileme gibidir, çünkü tiyatro tarihinde kendi dönemlerinde çok etkili olmuş oyuncular yüzyıl değişince bilinmez ve hatta anlaşılmaz, hatta değersizmiş gibi geliyor, çünkü sahnedeki performansı yitip gitmiş. Bu yalnızca oyuncu için geçerli değil, örneğin sahneleyen yani yönetmen için de geçerli. Sahneleyenin aşılmasına gelince, bu yalnızca görsel olarak kaydedilmesi ile giderilemez, çünkü sahneleme işi aynı zamanda bir bakıyorsunuz büyük oranda çok kısa sürede hızlı değişiklikler geçiriyor. Sahne kodlarında zamana ve döneme çok daha bağlısınız. Tiyatro metni sahneleme ustalığından çok daha kalıcı ve çok daha yenilenebilir bir şey. Bu tip şeyleri “nankör” olarak niye değerlendiriyor Ara Güler? Çünkü “sanatın anlamı, etkisi ve kalıcılığı” esas olarak sanatçıyı çok ilgilendirmelidir! Sanat eserinin anlamı eğer performans üzerinden bakılınca, sahneleme eskiyor, anlam zayıflıyor, etkisi açısından zaman geçince izleyici üzerinde bıraktığı etki zayıflıyor, kalıcılık açısından ise geçmişe bağlı kaldığında antika değeri değil, tam tersine yıpranmış gibi geliyor. Bu açıdan Ara Güler’in yorumunu eğer “sanatın ve sanatçının kalıcılığı” açısından değerlendirirseniz, kastettikleri anlaşılıyor, eğer aşırı yorum yaparak “sergi, tiyatro, oyunculuk, perde, bir sanat dalına karşı tavır” gibi yerlerden yaklaşırsanız, tepeden bakan bir yorummuş gibi geliyor. Ama Ara Güler bunlara son derece saygılı birisi, onun kastettiği açıdan bakarsanız ise kritik bir tespit!

 

4.Fotoğraf konusunda şanslıyım çünkü olay beni buluyor.

 

Bu açıdan bu sözün kritik karşılığını resimde Picasso söylüyor: “ben aramam, bulurum!”

Ne demektir bu? Eğer siz gözünüzü eğitirseniz, yaşamın içinde kritik an gelip sizi buluyor ve etrafınızdaki dünyada sıradan olayların içinde gömülü olduğunuzda bile, o sırada sıra dışı ve kalıcı ve tarihi anları görüp anlayacak zihin sizde varsa, gerisi ustalığınızı sergileme zamanı.

Picasso kendisi de konu aramaktan yorulan, ne yapacağını bilemeyen pek çok “ressam” gibi değildi, çünkü sürekli aradığı için, yaşamın içinde yapacağı eser bir görsel değil, bir imge değil, tam tersine zihinsel bir şey olarak karşısına çıkıyordu. İmge aramak yerine, aradığı fikrin imgesini üretiyordu. O imgenin kalıcılığı aradığı ya da hissettiği düşüncenin derinliği ile ilintili olduğunu biliyordu. Bu açıdan Picasso bir anlamda aradıklarını bulduğunda aslında zihinsel bir araştırmanın ve çatışmanın içinden bir imgeyi de süzmüş oluyordu. İyi bir sanatçı parlak bir söz aramaz, parlak bir imge aramaz, parlak bir ses aramaz, aksine “Anlam arıyordur,” anlam ise ancak zihinde oluşur. Uğraştığınız alanda zanaatınız iyiyse, geriye o anlamı süzecek ve gördüğünüzde onu anlayıp yakalayacak ve esere dönüştürecek enerji-zihinsel yoğunluk ve duruluk-doğru ana hayatın sizi götüreceği mekâna gitmek kalıyor.

Olay Ara Güler’e gelmiyor aslında, onu buluyor, çünkü olayın tarihi ve düşünsel derinliğini yakalayacak zihin ve onu imgeselleştirecek bilinç, onu yakalayacak duyarlılık var, gerisi olayın sanatçıyla buluşmasıdır.

 

5.Bana İstanbul fotoğrafçısı diyorlar. Ama ben dünya vatandaşıyım. Dünyanın foto muhabiriyim.

 

Bu niye doğru, çünkü;

  1. İstanbul bir dünya kentidir. Ama bu yetmez.
  2. Fotoğraflarını insanlık ailesi ile buluşturabilen yorum ve bilgi var. Ama bu da yetmez.
  3. Dünyadaki olayları takip edecek bir habercilik anlayışı gerekir, o olayların ardındakini yorumlayacak bilinç gerekir. Ve bu da yetmez.
  4. Dünyadaki diğer sanatçılarla etkileşmek ve insanlığın anlam dünyasıyla üretim yaptığı sanat dalının görsel kodlarını, anlayışını ve elbette sanatçı duruşunu sahiplenmek gerekir. Kod/anlayış/sanatçı duruşu birleşince, kentin, ulusun ve ülkenin sınırları da aşılıyor, yerini gerçekliğe sadakat alıyor, Gerçeklik ise hepimizin bildiği gibi büyük insanlık ailesinin öz-malıdır, mülkiyeti elinde bulunduran sınıfın değil!
  5. Geriye, imgeyi İstanbul’un dışında ve dünyanın değişik yerlerinde de aramak kalıyor, eee, Ara Güler onu da yapmış.

İşte karşınızda dünyanın foto-muhabiri, yani gerçekliği kaydeden ve yorumlayan, ona bilinç katan ve duyarlı olarak kaydedip onu dönüştüren insan kalıyor: gerçekliğe sadakat da inandırıcılık da katınca, karşımıza çağının tanığı sanatçı çıkıyor.

 

6.Bu kadar küçük bir şey sanat olmaz. İki adamı yan yana koydum, ben onları çektim biraz da estetik kattım diyelim… Bu sanat olur mu? Sanatçı Mozart’tır, Bethooven’dir, Picasso’dur. Bunların yaptığı sanattır, sanat bir mesaj verir.

 

Bu söz benim bildiğim Ara Güler’in en kinayeli sözlerinden birisidir, dedikleri tamamen doğrudur bu birincisi. İkincisi ise çektikleri fotoğrafı sanat eseri olarak cilalayanlara karşı müstehzi bir söylemdir. Üçüncüsü ise sanat mecrasının sınırlarına dair bir öz-bilinçtir. Dördüncüsü ise gerçek sanatçılara, yani tasarlayanlara, sorgulayanlara ve kreatif şekilde esere “öz-bilinç” katan sanatçılara saygı ifadesidir. Beşincisi ise Ara Güler’in isminin ünlenmesi ile gittikçe artan mütevazi duruşu ve söylemidir. Ünün büyüsüne kapılan aptallaşır, ünü mütevazilikle karşılayan ise zaman içinde tarihileşir ve kimlik kazanır.

 

7.Ben fotoğraf sanatçısı değil, foto muhabiriyim.

 

Yukarıdaki satırlar ile birlikte okuyun ve bir kez daha sanatçı-ve-ekmek arasındaki ilişkiyi düşünün. Dünya ekmek kavgası üzerine kuruludur, özellikle sanatçıların bunu bilmesi gerekir.

Pek çok sanatçı için ekmek-kavgası dünya genelinde bir sorundur: ve alnının teriyle ekmeğini kazanacaksın! Bu bir emre ve ahlaka karşılık gelir. Sanatçıların hayatlarını nasıl idame ettirdikleri çok önemli olunca, geriye bunu meslek ve insan adabıyla yapmak kalıyor. Ara Güler kendi hayatını kazanması ile barışık bir insandı, kısaca onurlu bir insandı. Çünkü foto muhabiri olarak ekmeğini kazandığı için hiç çekinmeden bunu iş ahlakı olarak söylerdi, geriye işini iyi yapmak kadar, zaman içinde hünerini ona katmak gerekir. Yıllarca Ara Güler’e büyük fotoğraf sanatçısı ünvanı vermek istediler, onun gibi birisi asla sanata gereksiz bir burnu büyüklükle yaklaşacak birisi olamaz, bu doğru. Geriye de şu bilinç kalır: ya burjuvaziye hizmet edeceksin, ya sanatın kitlelere mal olacak ve onlar sana hayatını idame ettirmeni sağlayacak bir gelir sağlayacak, ya da bazılarının yaptığı gibi iktidara yakın olacaksın! Ara Güler, modern dönemin bir insanı olarak, geçmişin bu üçlemini anlamlı bir şekilde çözmüştü: kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle, hünerini “halkın bilgilenmesi ve kendi tarihiyle barışması ve kendi suretini sevmesini sağlayacak bir ayna olarak” (Ara Güler üçlemi) fotoğrafları ile yapmaya çalıştı. Haber topluyordu, halkı bilgilendiriyordu, yaptığı bir toplumsal talebe ve ihtiyaca karşılık geliyordu, bütün bunları yaparken de işini iyi yaptığı için kendisine bir foto-muhabirini aşan ünvanlar payeler verilmekteydi. Sonuçta ne iktidar, ne burjuvazi için çalıştı, ama halkın “fotoğraf sanatına ilgisi” de ekmek teknesi için yeterli değildi. Bu anlamda kendisini belirli “devrimci ya da muhalif ideolojiler ya da söylemler” adına kimi eylemlerini ve sanatsal icraatlarını eleştirenler için diyorum;

–böyleleri bu ülkede hiç eksik olmaz, yalnızca militanlar arasından değil, çünkü genellikle militanların sesi çok duyulmaz bu ülkede, tam tersine Çizgisi Belirsiz Muhalifler denilen her şeye muhalif ve niteliksiz eleştirmenler tarafından yapılır ve üretilir bu tip değersizleştirici söylemler-

Bu tip insanlara göre sanatına ve halkına son derece sadık ve hatta dürüst kaldı Ara Güler. Ekmeğini de alnının teriyle yedi. Hele ekmeğini helalinden yemesinin şu mükemmel ifadesini ise sizlerin vicdanınıza bırakıyorum: Bir daha dünyaya gelseydim tramvay olmak isterdim. İtiraz edin ya da kızın ya da anlamsız bulun, ama bir haberin, bir çağına tanıklık anının peşinde tabanvayla kaç kilometre yol kat-ettiğini varın siz düşünün.

Hele bu sözünü bir de yukarıda naklettiğim sözün ikinci kısmıyla birleştirirseniz, durum tam anlaşılıyor: Keşke işim deklanşöre bastığım an bitse.

Öyle o ham malzemedir, çekmek tab etmek, basmak, dergiye kabul ettirmek, en ideal şeklinde bastırılmasını sağlamak ve tanıklıkları arşivlemek, haberin önemini kabul ettirmek, tarihin süzgecinden geçenleri biriktirmek ve elbette “farelerin kemirici eleştirisine terk etmekten” (Freidrich Engels) kendi eserlerini korumak ve bunlar arasından gerektiğinde ideal seçkiyi yapabilmek. Alın teri böyledir, bir sevda ile ancak gereği yapılabilir.

 

8.1950-60’lardan kalma İstanbul fotoğraflarım olmasa, o eski günler, bugün unutulmuş olacaktı. (… ) eski şehirden hiçbir şey kalmadı. Şehrin estetiği değişti. Uygarlık ileriye gidiyor ama insanlar güzellik anlayışını kaybetti.

 

İşte şimdi tam bir İstanbullu gibi konuşuyor, ve işin gerçeği, doğruyu söylüyor, ilerleme ile gelişme özdeş değildir, zaman içinde insanlar pragmatizm adına manevi değerleri kadar, güzelin sadeliğinden de uzaklaşıyorlar. Aslında yalnızca kentin mimarisi değil, aynı zamanda güzel insanları da azaldı demek istiyor (bu benim yorumum.)

 

9.Sanatçı olmanın en kolay yolu fotoğrafçı olmaktır. Sıkıysa müzisyen ol.

 

Buradaki paradoks mükemmel bir itirafa karşılık gelir. Her büyük sanatçının yüreğinde bir başka sanat dalı vardır. Marx, şair olmak istedi, Platon’da şair-tragedya yazarı, Tarkovski şiire düşkündü, Yılmaz Güney edebiyatçı olmak için çırpınıyordu, Tuncel Kurtiz yönetmen ve yazar olmak istiyordu, şairlikte ün yapan Aragon’un yüreğinde büyük romancı olma hayalleri yatardı…

 

10.“Sanat olmasına gerek yoktur fotoğrafın. Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zaptediyorsun. Bir makine ile tarihi durduruyorsun.”

 

Ara Güler 1928 doğumlu, demek ki insanlığın krizinin ortasında doğmuş. Fotoğraf ile ilgilenmesi “zaman” ile değil, “tarih ve hikâye” ile ilgilenmesiyle başlıyor. Yukarıdaki satırları okuyanların fark etmesi gereken çok kritik bir ayrım var: niçin Ara Güler, Tarkovski gibi “zamanı zaptediyorsun” demiyor da tarihi diyor?

Bu felsefi bir ayrıma gider: idealist ve materyalist ayrımı tam da bu ayrım üzerine kurulur. Heidegger’in Varlık ve Zaman adlı eseri, varlığı zaman içinde oluşan ve zaman içinde kendini bulan olarak kavrar. Oysa Materyalistler için ölçü birimi “zaman” değil, tam tersine “hikâye ve tarih” kavramıdır. Ara Güler’de bütün ömrü boyunca zamanın peşinde değil, insan öykülerinin peşinden gitti, o öyküleri birleştirip, nedensellik ile buluşturunca da tarihe not düşmek ve tarih yazımına katkıda bulunmak amacıyla ömrünü sanata verdi. Eğer bir materyalist olarak Heidegger kitabını yazsaydı, eseri Varlık ve Tarih olacaktı, tarih ise insan edimlerinden oluştuğu için insanların hikâyeleri üzerine bina edilecekti. Ara Güler’in sanat tarihimiz içindeki yeri, yirminci yüzyılın öyküsünün kritik anlarına ve kritik sorularına yanıt aramasıyla şekillendi. Bir süre sonrada bu vatanın dünyadaki görsel karşılığına, bu kültürün anlam arayışına, bir çeşitlilik üzerine kurulmuş halklar arasındaki ilişkilerin tanıklığına dönüşmüştü. Bütün kariyerinin özeti buydu: Fotoğraflarıyla tarihimize tanıklık etti, tarihi zaptetti, tarihi durdurmak yerine akış halindeki tarihin müşahidi oldu ve o tarihi yazanların başvuru kaynağı oldu. Bu tanıklık ve fotoğraflarındaki anlam Anadolu’dan başlayıp, dünyanın merkezine doğru ilerledi ve yirminci yüzyılın kendini arayışının özetine dönüştü.

 

11.Yaşam size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın.

 

Bu sözün anlamı da geçmişe bakan bir insanın çıkardığı hayat dersi ve öğüdüdür, çünkü geçmişin içindeki acılar, yetersizlikler, aldatmalar, yalanlar gelecekte size yük olacak ve yüreğinizde derin izler bırakacak, mertliğiniz ve yürekliliğiniz ise size onur olarak dönecek. Geçmişiniz yarınlarda sizin kendinize hesabını vereceğiniz bir imtihan belgesidir.

Sanatına, kimliğine, ekmeğini kazanmadaki onuruna ve yüreğine selam olsun. Ardından tarihe tanıklık olan ve çağının vicdanına gülümseyen mütevazi ama gerçekten gerçekleri anlatan bir hikaye bıraktı.

Dikkat ediyorum da Ara Güler’e en çok kızanların yaptıkları hep kritik duruşlardaki samimiyeti üzerine kurulu idi:

Öz-bilinç,

Mesleki ahlakına ciddiyetle bağlılık ve hakkına razı olmak,

Unvan değil anlam peşinde koşma, pazarlama değil çağın müşahidi olmanın haklı gururu,

Pazarlama değil, sade duruş, sevgiye önem verme ile samimiyeti iç içe yaşama ile kibir kokan sanatçı duruşları arasındaki orantısızlığın bilincinde olma…

Ara Bey’in fotoğraf hakkındaki sözlerine kızanların pek çoğu onun itirafname gibi duran vurguları idi, mesleğin sırlarını veriyormuş gibi geliyordu anlara, yani “poz vermeden duran insana” imgesel büyümü bozuyorsun diyorlardı.

İmge değil, anlam kalıcıdır, Aram, arayıp bunu bulmuştu, kalıcı olan da oydu.

Zahit Atam

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”