Yazar: Özgür Atlas

“Anne” figürünün “somut madde” (concretized matter) haline gelmesi

Marion Woodman’ın analitik psikoloji çerçevesinde, “Anne” figürünün “somut madde” (concretized matter) haline gelmesi, dişil enerjinin (Feminine) bilinçle ve ruhsal gelişimle olan sağlıklı bağını kaybetmesiyle ilişkili olan derin bir psikolojik süreci ifade eder. Bu dönüşüm, genellikle eskimiş anne kompleksi veya karanlık anne arketipi olarak tezahür eden bir enerji donması durumudur. İşte bu sürecin açıklaması ve kaynaklara

okumak için tıklayınız

Marion Woodman’ın Jungcu psikoloji bağlamında, “Mater” kelimesi

Marion Woodman’ın Jungcu psikoloji bağlamında, “Mater” kelimesi Latince kökenli olup, psikolojik ve arketipsel çalışmalarda kritik bir kavram olan “Madde” (Matter) anlamına gelir. Bu terim, Batı kültüründeki dişil prensibin (Feminine) doğasını, bedenle ilişkiyi ve dönüşüm sürecini anlamak için temel bir önem taşır: 1. Dişil Prensibin Kaynağı Olarak Mater Mater, dişil enerjinin yaşam ve güç kaynağıdır. Bu

okumak için tıklayınız

Yaratıcı Deneyimleri Oluşturabilmek İçin Ne Olmalıydı ?

Winnicott’ın geçiş alanı (transitional space) ve potansiyel mekân kavramlarını anlamak bu açıdan önemlidir. Bu alan, bireyin yaratıcı deneyimler yaşadığı, oyun ve gerçeklik arasındaki etkileşimin gerçekleştiği bir mekândır. Peki oültürel deneyimin bu mekândaki yerini nedir ? Bebek ile anne, çocuk ile aile, birey ile toplum ya da dünya arasındaki potansiyel mekân, güvenin temelini oluşturan deneyimlere bağlıdır.

okumak için tıklayınız

Lanetin Gölgesi ; Patrice Lumumba

Patrice Lumumba, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı ve bağımsızlık hareketinin önemli bir lideri olarak, bize birçok konuda ilham verebilecek bir figür. İşte ondan öğrenebileceklerimiz: Lumumba’nın hayatı ve mücadelesi, bağımsızlık, adalet ve birlik için verilen mücadelenin hem ilham verici hem de trajik yönlerini gösteriyor. Onun hikayesi, özellikle ezilen halkların haklarını savunanlar için, cesaret ve kararlılığın ne

okumak için tıklayınız

Ruhun İnşası

İletmiş olduğunuz kaynaklara göre, “ruhun inşası” (soul making) kavramı, psikolojik olgunlaşma ve bütünlüğe (wholeness) ulaşma sürecinin merkezinde yer alır ve Carl Jung’un çalışmalarından beslenir. Bu süreç, zıtlıkların (ruh/madde, eril/dişil) entegrasyonu, acının ve deneyimin bilinçli olarak özümsenmesi yoluyla gerçekleşir. İşte kaynaklarda belirtilen şekliyle ruhun inşası sürecinin temel unsurları: 1. Ruhun Tanımı ve Yeri Ruh, madde (matter)

okumak için tıklayınız

Kongo’nun Kara Lekesi: II. Leopold’un Sömürge Vahşeti

Belçika Kralı II. Leopold’un Yaptıkları Belçika Kralı II. Leopold (1835-1909), 1865’ten 1909’a kadar Belçika’yı yönetmiş ve özellikle Kongo Özgür Devleti’ni (bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti) kişisel mülkü olarak kontrol etmesiyle tanınmıştır. Leopold’un Kongo’daki eylemleri, insanlık tarihindeki en vahşi sömürgecilik örneklerinden biri olarak kabul edilir ve milyonlarca insanın ölümüne, işkenceye ve sömürüye maruz kalmasına neden olmuştur. İşte

okumak için tıklayınız

Öfke ve Dürtü Karışımı Hayata Karışırsa Ne Olur?

Öfke güçlü bir duygudur, dürtü ise anlık bir harekete geçme eğilimi. Bu ikisi birleştiğinde ve hayata kontrolsüzce karıştığında, hem bireyin kendisi hem de çevresi için oldukça yıkıcı sonuçlar doğurabilir. “Öfke ile dürtü karışımı” genellikle dürtüsel agresyon veya dürtüsel öfke patlamaları olarak adlandırılan durumları ifade eder. İşte bu karışımın hayata nasıl yansıdığı ve sonuçları: 1. Kontrolsüz ve Yıkıcı Davranışlar Öfke,

okumak için tıklayınız

Öfke: Bir Patoloji mi, Toplumsal Dönüşüm Çağrısı mı?

Toplumda öfke genellikle kontrol edilmesi, bastırılması gereken olumsuz bir duygu, hatta bir patoloji olarak görülür. Öfkelenen bireyler “sakin olmalı,” “kendini kontrol etmeli” gibi nasihatlerle karşılaşır. Elbette, kontrolsüz ve yıkıcı öfke bireysel ve ilişkisel sorunlara yol açabilir. Ancak, bu yaygın bakış açısı, öfkenin altında yatan daha derin anlamları ve toplumsal köklerini göz ardı etmemize neden olur. Aslında, öfke sıklıkla bastırılması

okumak için tıklayınız

Engelliler Açısından Acıları Üreten Yapılar: Engelliliğin Sosyal Modeli

Engellilik, çoğu zaman bireyin kendi bedensel veya zihinsel “eksikliği” olarak algılanır. Ancak bu bireysel (tıbbi) model yerine, engelliliğin sosyal modeli, acıların ve zorlukların kaynağını bireyde değil, toplumun ve yapıların engelli bireyler için yeterince erişilebilir, kapsayıcı ve adil olmamasında bulur. Engelli bireylerin yaşadığı acıları üreten yapılar, fiziksel, tutumsal ve sistemsel engeller olarak üç ana başlıkta incelenebilir: 1. Fiziksel ve Çevresel Engeller:

okumak için tıklayınız

Nesneleştirme ile Nesne’leştirme Arasındaki Fark

Türkçede “nesneleştirme” kelimesi, kullanım bağlamına göre farklı anlamlar taşıyabilen ve bu farklılıkların yazımında da incelikler barındıran bir kelimedir. Aslında, genel kullanımda ve dilbilgisel olarak “nesneleştirme” (bitişik yazım) doğru kabul edilirken, sizin vurguladığınız “nesne’leştirme” (kesme işaretli yazım) genellikle belirli bir bağlama veya vurguya işaret eder. Nesneleştirme (Bitişik Yazım): Genel Anlamlar Bitişik yazılan “nesneleştirme,” en yaygın olarak iki ana anlamda kullanılır: Nesne’leştirme (Kesme

okumak için tıklayınız

Kapitalist Toplumun Gizli Yapısında Neler Var ?

Kapitalist toplumun görünen yüzü, piyasa, rekabet, özel mülkiyet ve kâr amacı gibi kavramlarla tanımlanır. Ancak bu sistemin derinde, çoğu zaman bilinçli olarak fark etmediğimiz, gizli yapıları ve dinamikleri vardır. Bu yapılar, sistemin kendisini yeniden üretmesini, sürdürmesini ve belirli güç ilişkilerini tahkim etmesini sağlar. Marxçı ve eleştirel teorinin perspektifinden bu gizli yapıları inceleyelim: 1. Emeğin Sömürüsü ve Artı-Değerin

okumak için tıklayınız

Enerjiler, Çakralar, Bilinç Temizliği ve Regresyon Terapisi: Yeni Dönem Ruhsal Şifalanma Pratikleri ve Kapitalizm Arasındaki İlişki

Son yıllarda popülerliği giderek artan enerji çalışmaları, çakra açma, bilinç temizliği, regresyon terapisi gibi “yeni dönem ruhsal şifalanma” pratikleri, bireylere iç huzur, denge ve kişisel dönüşüm vaat ediyor. Ancak bu pratikler ile modern kapitalist sistem arasındaki ilişki, derinlemesine analiz edildiğinde karmaşık ve çoğu zaman çelişkili bir tablo ortaya koyar. Bu pratiklerin yükselişi, bireycilik, tüketim kültürü

okumak için tıklayınız

İnsan Psikolojik Faaliyetleri ve Öz-Bilincinin Toplumsal Yaşamın ve Üretim İlişkilerinin Bir Yansıması Olması Ne Demektir?

Bu ifade, özellikle Marksist psikoloji ve sosyal psikoloji gibi akımların temel aldığı bir bakış açısını temsil eder. Temelde, insan zihninin, düşüncelerinin, duygularının, inançlarının ve hatta “ben” algısının (öz-bilincinin) salt biyolojik bir ürün olmayıp, içinde yaşanılan toplumsal koşullar, tarihsel süreçler ve özellikle de ekonomik üretim biçimleri tarafından şekillendirildiğini savunur. Bu ne demek, maddeler halinde açıklayalım: 1. Psikolojik Faaliyetler Toplumsal Bir Üründür İnsan

okumak için tıklayınız

“Madde Düşünceden Önce Gelir”: Psikolojideki Karşılığı

“Madde düşünceden önce gelir” ifadesi, felsefede genellikle materyalist bakış açısını temsil eden bir ilkedir. Bu ilke, evrenin temelinin madde olduğunu, bilincin, düşüncenin ve ruhun maddenin bir ürünü veya yansıması olduğunu savunur. Yani, fiziksel gerçekliğin (madde) varlığı, düşüncenin varlığından bağımsız ve önceliklidir. Psikoloji ise bu materyalist ilkeyi farklı şekillerde yorumlayıp kendi alanına entegre eder, zira insan psikolojisi ve

okumak için tıklayınız

Daha İyi Çalışma ve Yaşam Koşulları Yerine Rıza ve Şükür Etmek: Neden Tehlikeli Bir Eğilim?

Toplumlarda “sahip olduklarına şükretmek” veya “haline razı olmak” gibi söylemler sıkça duyulur. Bu kavramlar, bireysel düzeyde minnettarlık ve huzur bulmaya yardımcı olabilirken, daha iyi çalışma ve yaşam koşulları arayışının önüne geçtiğinde sorunlu hale gelir. Özellikle güç eşitsizliklerinin ve adaletsizliklerin olduğu ortamlarda, rıza ve şükür duygusunun teşvik edilmesi, statükoyu korumak ve sömürüyü meşrulaştırmakiçin kullanılan tehlikeli bir araç

okumak için tıklayınız

Yaşanmış Deneyimi Neden İnkar Ederiz?

İnsan zihni, karmaşık bir yapıya sahiptir ve bazen karşılaştığı zorlayıcı gerçeklerle başa çıkmak için ilginç savunma mekanizmaları geliştirir. Bu mekanizmalardan biri de yaşanmış deneyimi inkar etmektir. Deneyimi inkar etmek, bireyin geçmişte yaşadığı olayları, hissettiklerini veya tanık olduklarını bilinçli veya bilinçsiz olarak reddetmesi, çarpıtması veya küçümsemesi anlamına gelir. Peki, insanlar neden kendi deneyimlerini inkar etme eğilimindedir? 1.

okumak için tıklayınız

Kendimizi mi Sorunlaştırmalıyız, Sistemi mi?

Hayatta karşılaştığımız zorluklar, sıkıntılar ve başarısızlıklar karşısında, ilk tepkimiz genellikle kendimize dönmek ve “Bende ne yanlış var?” diye sormak olur. Bu, bir yandan kişisel sorumluluk almanın ve kendini geliştirmenin önemli bir parçasıdır. Ancak diğer yandan, sistemin yarattığı sorunları göz ardı ederek her şeyi bireysel bir eksikliğe indirgemek, hem haksızlık hem de gerçek çözümlerden uzaklaşma anlamına gelir.

okumak için tıklayınız

Yabancılaşan Çalışma Ortamının Ruh Sağlığımıza Etkisi

Günümüzün giderek daha karmaşık ve teknoloji odaklı çalışma dünyası, birçok yenilik ve verimlilik artışı getirse de, beraberinde yabancılaşma riskini de taşıyor. Karl Marx’ın kavramlaştırdığı bu durum, bireyin kendi emeğine, ürettiği ürüne, çalışma sürecine ve nihayetinde kendisine yabancılaşması anlamına gelir. Bu yabancılaşma, ruh sağlığımız üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratarak çeşitli sıkıntılara yol açar. 1. Emeğe ve Ürüne Yabancılaşma:

okumak için tıklayınız

Acıyı Patolojize Etmek: Semptomları Hastalık Olarak Görmek

“Acıyı patolojize etmek” ifadesi, bir bireyin yaşadığı acıyı (fiziksel veya duygusal) veya zorlanmayı, normal bir insan deneyimi olmaktan çıkarıp, onu bir hastalık, bozukluk veya patolojik bir durum olarak etiketlemek anlamına gelir. Bu yaklaşım, acının kendisini bir “semptom” olarak görmek yerine, semptomu “hastalığın ta kendisi” gibi ele alır. Ne Demektir Acıyı Patolojize Etmek? Patolojize etmek, bir durumu tıp

okumak için tıklayınız

Çalışma Ortamındaki Güç Eşitsizliklerinin Ruhumuza Yaptıkları

Çalışma ortamı, hayatımızın önemli bir bölümünü geçirdiğimiz, kimliğimizin ve benlik algımızın şekillendiği yerlerden biridir. Bu ortamdaki güç eşitsizlikleri, sadece performansımızı değil, ruh sağlığımızı da derinden etkiler. Güç dengesizliği, bireyin özerkliğini, kontrol duygusunu ve değerli hissetme ihtiyacını zedeleyerek çeşitli psikolojik sorunlara yol açabilir. İşte çalışma ortamındaki güç eşitsizliklerinin ruhumuza yaptığı bazı etkiler, örneklerle: 1. Kronik Stres,

okumak için tıklayınız