Avrupa’nın faşizmleri ve Türkiye – Korkut Boratav

Verso Yayınevi’ne ait Xenophobia Blog’da Michael Löwy’nin 6 Ağustos tarihli bir yazısı çıktı: Avrupa Aşırı Sağı Üzerine On Tez. Önemli bir yazı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’ye ilişkin bir karşılaştırmaya da kapı araladığı için ana öğelerini aktarmak, tartışmak istedim.

Michael Löwy, Avusturya’dan (Nazizm’den) kaçarak Brezilya’ya yerleşen Yahudi kökenli bir ailenin çocuğu. Genç yaşta Marksizm’le tanışıyor. Lisans eğitimini Brezilya’da, doktorasını Fransa’da tamamlıyor. Çeşitli ülkelerin üniversitelerinde çalışıyor. Halen Fransız sosyal biliminin zirvesi de sayılabilecek olan École des hautes études en sciences sociales’de dersler veriyor. CNRS’te de kıdemli araştırma direktörü

Avrupa Aşırı Sağı Üzerine On Tez’in ana öğelerini özetliyorum.

• • •

Löwy’nin yazısı, Avrupa’da aşırı sağ partilerin son Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki başarılarını hatırlatarak başlıyor. Bu partiler birçok ülkede yüzde 10-20 aralığında oy topladı; Danimarka, Britanya ve Fransa’da yüzde 25-30 eşiğine ulaşarak ilk sıraya yerleşti. Etkileri, geleneksel sağ, hatta ılımlı sol partilerin saflarında da yaygınlaşmaktadır.

Aşırı sağ partilerin görüşlerinde ülkelere özgü çeşitlilik vardır. Irkçılığa uzanan şoven milliyetçilik; yabancı (özellikle İslam ve göçmen) düşmanlığı; eşcinsellere, AB’ye karşıtlık; otorite, disiplin tutkusu ortak öğelerdir. Neo-liberalizm ve laiklik konularında ise fikir birliği yoktur.

Bunlara “faşist” denebilir mi? İtalya ve Almanya’daki tarihsel faşizmlerden doğrudan ilham alan sadece birkaç parti (Yunanistan, Macaristan ve Ukrayna’da) vardır. Avusturya, Belçika ve Fransa’da daha dolaylı akrabalıklar söz konusudur. Diğerlerinde ise geleneksel faşizm ile ideolojik paralellikler önem taşımaktadır. Löwy, parlamenter demokrasiden türeyen faşist rejimleri de okurlara hatırlatıyor.

1930’lu yılların ekonomik bunalım koşullarında faşist sağ ve anti-faşist sol partiler birlikte yükselmişti. 2008 sonrası Avrupa koşulları ise, (İspanya, Portekiz ve Yunanistan dışında) her ülkede aşırı sağın lehine sonuç vermektedir. Löwy, kriz ortamında yeşeren faşizan ve sosyalizan tepkileri, “sağ/sol popülizm” başlığı altında aynı sepette toplayan yaklaşımı eleştiriyor. Popülizmi “seçkinlere karşı halkı tutmak” diye tanımlayanlar, benzer söylemlerin bütün partilerde yer aldığını unutuyorlar. Daha da kötüsü bu kavram-bozuntusu, aşırı sağ partileri meşrulaştırıyor; neoliberal ideologların sol ve sağ arasındaki derin karşıtlıkları bulandırmasını mümkün kılıyor.

Löwy’ye göre, Avrupa solu, yükselen faşizmi öncelikle bunalıma bağlamış; krizin nedenlerine karşı mücadeleye öncülük vermiş; tehlikenin özünü anlayamamıştır. Faşizmi, işçi hareketini ve devrim tehlikesini ezmek amacıyla büyük sermayenin oluşturduğu bir araç olarak gören geleneksel sol görüş de şimdi geçersizdir; zira günümüz sermayesi bu tür tehditler karşısında değildir. Büyük sermaye, bizzat desteklemediği faşist hareketler iktidara gelirse, gerekli uyumu sağlayacak güçte ve kapasitededir. Bu ortamda doğrudan anti-faşist bir ideolojik ve politik mücadele platformunun oluşması hayatidir; zira, aşırı sağ akımlar, artık küçük burjuvazi dışındaki sosyal gruplara, işçi sınıfına, gençlere de nüfuz etmektedir. Bir anlamda, onların da hareketi olmaktadır.

Nasıl bir mücadele platformu? Löwy, hem değişen olguların dikkate alınmasını; hem de geçmişin anti-faşist geleneklerinden ilham alınmasını savunuyor. “Cumhuriyetçilik hayaleti” ile birleşmek mümkün olabilir. Ama daha da önemlisi, etkili bir anti-faşist mücadele, “neo-liberal hegemonyanın dışında kalan güçler tarafından yürütülmeli; tek ülke ile sınırlı kalmamalı; tüm Avrupa’da örgütlenmelidir.”

• • •

Michael Löwy haklıdır: Avrupa’nın neo-faşist güçleri, artık solun, sosyalizmin geleneksel tabanına nüfuz ediyor. Fransa’da aşırı-sağ Ulusal Cephe’nin (UC’nin) “yükselen yıldızı” ve Başkan Yardımcısı Florian Philippot’yu dinleyiniz: “Geçmişte sola inanan, ona oy veren insanlar, ücret ve maaşlarının düzeleceğini, sosyal ve ekonomik ilerleme umuyorlardı; yanıldıklarını fark ettiler. Bizim de sosyal bir projemiz var. Sol ve sağ, AB’nin neoliberal politikalarına teslim oldu; kamu hizmetlerini yok etti; kemer sıkmayı onlar uyguladı. Bana gelince, ne sağcıyım, ne solcu…” (Financial Times, 4 Ocak 2015).

Ancak, bu söyleme bakarak, UC ile Avrupa’nın sol muhalefetini “popülizm” yaftası altında (isterseniz sağ/sol ayrımı da ekleyerek) birleştirebilir miyiz? Bir kere, sözünü ettiğim “sol muhalefet”, yıllardır neoliberalizme tam destek veren sosyal demokrasi değildir. Bunlar, ya doğrudan doğruya geleneksel komünist partilerdir veya bunlardan türemiş, dönüşmüş radikal/sol hareketlerdir. Podemos lideri Iglesias’ın, SYRIZA lideri Çipras’ın ülkelerindeki komünist gençlik örgütleri içinde siyasete girmiş oldukları anlamlıdır. Bu muhalefet, neoliberalizme, “yanlış politikalar” nedeniyle değil, sermayenin artan tahakkümünü temsil ettiği için karşı çıkıyor. Aşırı sağın ise, neoliberalizm eleştirisi ya yoktur; ya da UC’deki gibi sınıfsal içeriğinden arındırılmıştır ve göstermeliktir. Bu akım, özünde, emekçilerin bunalımını, sınıf arkadaşlarına, göçmen işçilere bağlıyor.

Löwy’nin çizdiği Avrupa tablosu, bir anlamda, bunalıma başkaldıran emekçi sınıflara hangi siyasetin, hangi ideolojinin nüfuz edeceği kavgasıdır: Faşizm mi; sosyalizm mi? AB sermayesi aşırı sağı yaratmamış olabilir; ancak, er veya geç, onunla uzlaşacaktır. Sermayenin gerçek kâbusu ise, uzlaşmayı reddeden bir sınıf hareketidir. Podemos’u, SYRIZA’yı “sosyal demokratlaştırma çabaları”, bu kâbusun hayata geçmesini önlemek için önemlidir.

• • •

Michael Löwy’nin anlattıkları Türkiye ile benzerlikler taşıyor mu? Bu soruyu hüzün duymadan tartışmak güç oluyor.

Bir yandan Löwy’nin “felâket senaryosu”nun bir benzeri Türkiye’de gerçekleşmiş durumdadır. Avrupa’da henüz başlamış olan anti-faşist mücadele, Türkiye aşırı sağının emekçi sınıflara ideolojik ve politik olarak nüfuz etmesi, giderek hâkim olması ile sonuçlanmıştır. Gerici bir siyaset, faşizme dönük bir programla iktidara yerleşmiştir. Güncel mücadele bu programın uygulanmasını frenlemek, durdurmaktır.

Öte yandan, buradaki aşırı sağ, siyasi İslam olduğu için, Avrupa’dakinden farklıdır. Bu sürecin kendisi ve bugünkü ideolojik, siyasi mücadele, bir Avrupa ortamı içinde değil; Ortadoğu koşullarında gerçekleşmektedir. Türkiye toplumu bu açıdan niteliksel bir gerilemeyi yaşamıştır. Örneğin kırk küsur yıl önce darbe ortamlarında sermayenin tahakkümüne karşı Türkiye’deki direnme, Avrupa’daki anti-faşist mücadelelerle eş-zamanlı idi; akrabalıklar, paralellikler taşıyordu. İspanya, Portekiz ve Yunanistan solu ile karşılıklı dersler söz konusuydu.

Bugün ise Avrupa değil, Ortadoğu koşulları içinde faşizme sürüklenmekteyiz ve Löwy’nin çizdiği tablonun dışındayız. Fransa, Yunanistan, İspanya’daki mücadelelerin değil; Ortadoğu’daki felâketlerin veya iyi haberlerin takipçisiyiz. Mısır ve Tunus’taki seçimler, referandumlar; Müslüman Kardeşler-Katar-Suudi-Selefi-Mısır ilişkileri, gerilimleri; Irak siyasetindeki dalgalanmalar; Suriye cephesinde IŞİD, ÖSO, Hizbullah, Esad güçlerinde değişen dengeler Türkiye’nin kaderini yakından ilgilendiriyor.

Bu ay sonunda Yunanistan halkının kaderini (belki de tüm Avrupa’yı) etkileyecek olan seçimlere, geleneksel sol reflekslerimiz yüzünden, bireyler olarak hâlâ ilgi duyabiliriz. Ne yazık ki, Türkiye’nin artık o dünyanın dışında olduğunu da bilerek…

Not: Bu yazıyı kaleme alındığında Charlie Hebdo saldırısı henüz gerçekleşmemişti.

(11 Ocak 2015, BirGün Gazetesi, Pazar Eki)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Politika
Houellebecq’i yakmalı mı?

Beauvoir, Sade için sormuştu. Şimdi aynını onun için soruyorlar: Houellebecq’i yakmalı mı? İslamofobik olmakla suçlanan Soumission, Charlie Hebdo’nun kapağını süslüyordu....

Kapat