Bela Davulları – Figen Alkaç. ‘Gerçeği farklı bir öyküleme arayışı…’

Figen Alkaç, on üç öyküden oluşan ilk öykü kitabı Bela Davulları ile, Naci Girginsoy anısına 4.sü düzenlenen 2007 Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği (KYÖD) Öykü Ödülü?nü İlkay Noylan’ın Dokunuşlar adlı eseriyle birlikte paylaştı.
*Figen Alkaç, Bela Davulları’ndaki öykülerde alttan alta bir içsel, dilsel bütünlük oluşturmuş. Bazen hiçliğe doğru yolculuklar yapmış, bazen ‘için’lerle ayakta durmayı, varolmanın dramını kabullenmiş. Ama, en çarpıcı yanı, kendine özgü bir dil arayışı içinde olduğunun hep farkında olması ve bunu öykülerinde sınaması. Bu arayış, öykülerin adlarına kadar uzanıyor: Uykusu Yarıda Kesilmiş Karanlık, Fenalığı Az Yabancı ve Ayağını Kaldırımla Tamamlayan Adam vb.
On üç öykünün, iki tanesi dışında kahramanlar kadınlar veya genç kızlar. (…) Bu, edebiyatta, özellikle kadın yazarların kitaplarında sıkça karşılaşılan bir durum. Önemli olan, öykülerde kendine özgü bir dilsel tecrübeyi yakalamaktır. Alkaç, bu meselinin fazlasıyla farkında. Kadın olarak var olmanın, kendi başına şiddete karşı bir direnç çabası da olduğunu öykülerin birçoğuna yediriyor. Kız çocuk kahramanların dışında yetişkin olanların hemen tümü geçmişleriyle hesaplaşıyor. Kötü annelere de rastlanıyor. Ama, bu annelerin nasıl birer kurumsal ve toplumsal baskının sonucu olarak hayatta böyle bir pozisyona düştüğünün de farkına varıyoruz. Öykülerin, dil ve tutum olarak dolaysız bir toplumsalcı duruşla hiç ilişkisi yok. Ama, neredeyse tümünde, eşitsiz toplumsal düzenin yarattığı ideolojik baskılar hissediliyor. Öte yandansa, bir başka durumun da farkına varılmakta: Kadın kimliği ve varoluşu öyle önemli bir mesele ki, en eşitlikçi toplumlarda bile, bu sorunun çözülmüş olacağını da sanmasın kimse. Çünkü, kadının duyargası, ilişkileri algılayış biçimi, cinsiyete dair tecrübesi ve diplerine kazınan ideolojik dışlamacılığın kolay çözülebilesi bir sorun olmadığı açık. Alkaç, sanki bu duyguların ışığıyla çoğu öyküde inanılmaz bir hakikiliği yakalamış.
Öykülerin azının kentte, çoğunun taşra kasaba ve şehirlerinde, bir iki tanesinin köyde geçtiği okurken tespit edilebiliyor. Bunu, bazı öykülerde, kahramanların kullandığı şivelerden anlıyoruz. Coğrafya, büyük ölçüde Ege. Açık biçimde İstanbul’da geçeni de var.

Orhan Kahyaoğlu 24.08.2007 Radikal Gazetesi
Figen Alkaç, asıl cümlenin içine kahramanların söyledikleri girdiğinde kullandığı tırnaklar ve en önemlisi apostroflarla, dilin akışını yer yer bozmaktan hiç çekinmemiş.
Yalnızlığın acısı, bugün dünyanın neresinde bulunursanız bulunun, aynıdır. Bir taşra kasabası, şehri ya da modern bir kentte yaşasanız da. Hayatlar her gün daha bir aynılaşmaktadır. Terk edilmişlik duygusu o kadar baskındır ki insanda, artık geçmişe, çocukluğa duyulan özlemin de büyüsü kalmamıştır. On yıllardır, içinde bulunulan her kurum çocuğu örseler, ezer. Gelecek zamansa zaten hiç sayılmaktadır. Tüm bu acımasızlığın yanında, bir de küçücük kız, bir genç kız veya kadınsanız acılar daha katlanılmaz noktalara getirir insanı. Hele bir de bizim gibi gitgide vahşileşen bir ülkenin, toplumsal düzenin dişileriyseniz. Söz konusu cinsin, buna rağmen inanılmaz bir direnci vardır. Monologları bitmez zenginliktedir. Hemcinsleriyle yapılan Diyaloglarsa, kurtuluş ve var olabilme çabasıdır yalnızca. Onları bu ilişki biçimleri ayakta tutar. Sevgisizlik, iletişimsizlik, tutukluk, çaresizlik, dolaylı, dolaysız toplumsal ve erkek egemen ideolojinin basıncı bir araya gelip insanın, kadının içine üşüşünce, çaresiz çırpınmalar, diyalog arayışlarıyla baş başa kalınır. Bir köylü, taşralı veya kentli de olsanız durum hiç değişmez. Baskının yolları, biçimleri farklıdır yalnızca. Hep sıkışıp kalmışsınızdır.Figen Alkaç’ın ilk öykü kitabı Bela Davulları’nı okurken, tüm bu değindiğimiz duygusal tespitlerle baş başa kalınıyor. Son derece evrensel, bir ölçüde de trajik diyebileceğimiz durum, bu kitabın tam anlamıyla öncülü, kökü olmakta. Öyküler, bu dramatik durumların kitap boyu devamlı canlanışı, varoluşu gibidir. On üç öykünün, iki tanesi dışında kahramanlar kadınlar veya genç kızlar. Bu, edebiyatta, özellikle kadın yazarların kitaplarında sıkça karşılaşılan bir durum. Önemli olan, öykülerde kendine özgü bir dilsel tecrübeyi yakalamaktır. Alkaç, bu meselinin fazlasıyla farkında. Kadın olarak var olmanın, kendi başına şiddete karşı bir direnç çabası da olduğunu öykülerin birçoğuna yediriyor. Kız çocuk kahramanların dışında yetişkin olanların hemen tümü geçmişleriyle hesaplaşıyor. Kötü annelere de rastlanıyor. Ama, bu annelerin nasıl birer kurumsal ve toplumsal baskının sonucu olarak hayatta böyle bir pozisyona düştüğünün de farkına varıyoruz. Öykülerin, dil ve tutum olarak dolaysız bir toplumsalcı duruşla hiç ilişkisi yok. Ama, neredeyse tümünde, eşitsiz toplumsal düzenin yarattığı ideolojik baskılar hissediliyor. Öte yandansa, bir başka durumun da farkına varılmakta: Kadın kimliği ve varoluşu öyle önemli bir mesele ki, en eşitlikçi toplumlarda bile, bu sorunun çözülmüş olacağını da sanmasın kimse. Çünkü, kadının duyargası, ilişkileri algılayış biçimi, cinsiyete dair tecrübesi ve diplerine kazınan ideolojik dışlamacılığın kolay çözülebilesi bir sorun olmadığı açık. Alkaç, sanki bu duyguların ışığıyla çoğu öyküde inanılmaz bir hakikiliği yakalamış.

Yazar, öykülerinde, zor bir dilsel deneyimin içine girmiş. Diyalogları çoğu kez anlatımın içine yedirmiş. Bu noktada, tehlikeli bir işe soyunup, neredeyse bir paragraf kadar uzunlukta cümleler kurmaktan korkmamış. Yer yer zorlandığı kesitler olmuş. Ama, cümleler neredeyse kusursuza yakın derecede. Kendine özgü dil oyunlarında abartıya gitmemiş. Ruh ve esin olarak Leyla Erbil ve Bilge Karasu’nın dolayımlı izlerine rastlanıyor. Asıl cümlenin içine kahramanların söyledikleri girdiğinde kullandığı tırnaklar ve en önemlisi apostroflarla, dilin akışını yer yer bozmaktan hiç çekinmemiş. Bu durum, tersine, Alkaç’ın öykülerine özel bir kimlik kazandırmış. Yaptığı, bozgunculuk veya deformasyon hiç değil. Tam tersi, okur bu cümle yapılarına öyküler boyu alışıp, Alkaç’ın olan bir üslupla karşı karşıya kaldığının farkına varmaya başlıyor. Dilsel bir kusurla karşılaşılmıyor. Önceleri, okuru biraz yadırgatıyor. Bu bir deneycilik hiç değil. Daha çok bir dilsel deneyim arayışı. Yazar, apostroflara gerçekten ilginç, büyüleyici bir dilsel anlam yüklemekte.

Mekânımız Ege
Öykülerin azının kentte, çoğunun taşra kasaba ve şehirlerinde, bir iki tanesinin köyde geçtiği okurken tespit edilebiliyor. Bunu, bazı öykülerde, kahramanların kullandığı şivelerden anlıyoruz. Coğrafya, büyük ölçüde Ege. Açık biçimde İstanbul’da geçeni de var. Uzaklaştıkça, Vakti Bol Adımlarla İlerleyen adlı öyküdeki gibi. Ana kahramanları erkek olan birbirinden çok farklı karakterde gibi gözüken üç arkadaşın öyküsü bu. Bu öyküde bile aile kurumu içinde erkeğin farklı bağlamlarda ürettiği sorunları, kadını dışlayışını, ya da hangi nedenden dolayı kadın’a dolayımlı sahip çıkma çabasında olduğunun farkına varıyor okur. Hepsi yalnız, yabanıl bu erkeklerin. Ama, bir tanesi romantik ve şair. Erkeğin de yalnızlaşabilmesinin, tek işareti bu kahraman.Kitabın belki en çarpıcı öykülerinden biri Bir Gülümsemedir Aldı adını taşıyor. Öykünün kahramanları iki genç kadın. İkisi de tam anlamıyla yalnız, çaresiz. Bu durum, öykü boyunca incelikle işlenmiş. Öyküde daha çekici olan, asıl kahramanın eşyalarıyla, giysileriyle yaptığı konuşmalar. Çoğu öyküde kullandığı ‘teşhis’i bu öyküde inanılmaz noktalara götürüyor. Nesneleri kişiselleştirerek, kahramanın giysileriyle yaptığı konuşmalar, kadının inanılmaz yalnızlığını, çatışkılı ruh hallerini etkili bir biçimde anlatıyor. İki kadın da başta çizdiğimiz gibi yalnız ve örselenmiş insanlar. Yalnız kadının hallerini, duygu ve davranışlarını bu denli edebi mükemmeliyette yazması, Alkaç’ı gerçekten geleceğin önemli bir yazarı olmaya aday kılıyor. Uzun olduğu kadar başarılı cümlelerin yanında, apostrofun büyüsüyle yazarın kurduğu dilsel evren gerçekten etkileyici. Aynı başarıyı Şans Dileyen Düşmenin Ta Kendisi adı nefis öyküde de yakalamak mümkün. Gündelik dili, edebiyat diline dönüştürme noktasında, kendi üslubuyla bir özgünlük yakalıyor yazar. Başta değindiğimiz, dildeki zorlayıcı ama o denli de özenli anlatı kesitleriyle bu öyküde açıkça karşılaşılıyor. ‘Leke’ bir sözcük olarak, değindiğimiz yabancılaşmaların küçücük sembollerinden biri. Öykünün kahramanı Seher’i öfkeli kılan ve bu yapıyla ilk gençliğinden kadınlığına kadar ulaşan zamansal değişiminde yaşadığı yalnız ve trajik durumu inanılmaz etkili biçimde öykülemiş Alkaç. Bu kez oldukça silik bir anne, uzakta yaşayan ama daha sonra evine gelse de Seher’in yaşadığı öfkeye çare bulamayan bir baba profili çizilirken; Seher’in tek çocukluk arkadaşının da, çocukluğunu fazla yaşayamadan hayatın içine mutsuz itilişinin tablolarıyla karşılaşılıyor. Kadınların, özlem duyulacak bir tarihleri, geçmişleri hiç yok. Alkaç bu kızların/ kadınların duygu hallerini, öfkelerini, değindiğimiz özgün dil arayışlarıyla öyle etkili bir anlatıma dönüştürüyor ki, önce kızın, kadının bireysel trajedisini, sonra da toplumsal düzenin yarattığı kurum ve iliştirilen biçimlerin yapısını dolayımlı ve tüm incelikliyle yakalıyor okur. Öyküden, nefis bir metaforla noktalanan küçük bir kesiti alıntılayalım şimdi:

Suskun bakışlar
“… Kapıyı açmaya yeltenen anne eli, içeri girer girmez şefkatle ‘artık büyüdün, genç kız oldun, bak süveter neredeyse tam gelecek’i söyleyip Seher’in başını okşamayı umarken, “Yaz günü süveter giyildiği nerde görülmüş. Çıkar diyorum o süveteri.” denmesiyle afallıyor. Seher’in suskun bakışlarının ‘Anne ne olur çıkartma, sus biraz. Yoksa yine tembihlerin, azarların başlar’ demek isteyip de diyemediğini fark edince de içi daha bir fena burkuluyor anne elinin. İçi burkulan bir eli kimse görmedim demesin artık…”
Figen Alkaç, Bela Davulları’ndaki öykülerde alttan alta bir içsel, dilsel bütünlük oluşturmuş. Bazen hiçliğe doğru yolculuklar yapmış, bazen ‘için’lerle ayakta durmayı, varolmanın dramını kabullenmiş. Ama, en çarpıcı yanı, kendine özgü bir dil arayışı içinde olduğunun hep farkında olması ve bunu öykülerinde sınaması. Bu arayış, öykülerin adlarına kadar uzanıyor. Çok başarılı bulduğumuz birkaç öyküyü daha anımsatarak noktalayalım bu değerlendirme yazımızı; Uykusu Yarıda Kesilmiş Karanlık, Fenalığı Az Yabancı ve Ayağını Kaldırımla Tamamlayan Adam. Son örneklediğimiz, erkek kahramanı olan ikinci öykü. Bu arada, çoğu öykünün deniz kıyılarındaki kasaba veya kentlerde olduğu da anlaşılıyor. Tek soru işaretimiz, kitabın sonundaki, aynı başlıklı üç ayrı öykü olan Göz Eskisi Bir Güne Mektup’una. Mektuplar bir metin özelliği taşıyor. Yalnız kitabın diğer öyküler bütününe tam anlamıyla bağlanamıyor. Metinler özgün.
Ama, dil ve anlatım açısından bir kopuşu, yeni bir arayışı da haberliyor. Bu mektuplar, sanki yazarın ikinci kitabının öyküleriymiş izlenimi veriyor. Kitabın konseptinden biraz ayrık duruyorlar. Tüm bunlara rağmen Bela Davulları’yla ilginç bir öykücü gündeme gelmiş durumda. Hem de özel bir dili kurmanın tam eşiğine gelmiş bir yazar, edebiyatçı olarak.”

Ömer Lekesiz / İki Bin Yedi’de Öykü
(EŞİK CİNİ ÖYKÜ KÜLTÜRÜ DERGİSİ, OCAK-ŞUBAT 2008)
“Figen Alkaç?ın Bela Davulları, Uykusu Yarıda Kesilmiş Karanlık, Fenalığa Az Yabancı, Uzaklaştıkca Vakti Adımlarla İlerleyen, Bir Gülümsemedir Aldı, Şans Dileyen Düşmenin Ta Kendisi, Kimin Konuştuğunu Söylemeyen Her Şey Yolunda Değillik, Elleri Öldürülmüş Kavanoz Kapakları, Minnetsiz Bakış O Yüzden, Korkan Köşe Başı Mübareğin Evladı, Ayağını Kaldırımla Tamamlayan Adam, Göz Eskisi Bir Güne Mektup 1, Göz Eskisi Bir Güne Mektup 2, Göz Eskisi Bir Güne Mektup 3 adlı 13 öyküyü içeriyor. Alkaç?ın farklı bir öyküleme çabası içinde oluşu daha öykülerinin adlarında belirginleşmiş. ?Farklı öyküleme? çabası tam da öykünün ?özel dilinden ve yapısından bağımsızlaştırılarak anlatılamaz ve özetlenemez olan tür? tanımına denk düşerken, yazar eline dilden başka bir araç da almamış. Aslında Alkaç?ın öyküleri teknik olarak klasik ama diyalogların büyük bir bölümüne sıfat ve eylem değeri olarak ikili bir işlev yüklendiği, diğer bir söyleyişle nev-icâd bir sentaks geliştirdiği için öyküleri de ilk bakışta modern bir görünüme bürünmüş. Alkaç?ın sentaksı dilsel yaratıcılık, öyküsel inşaa, çok boyutlu anlatıma uygunluk açısından tutarlı ve biricik ancak son derece de riskli bir sentaks. Çünkü, en küçük bir dil hatasının hemen sırıtmasına yol açabileceği gibi, kısa sürede mübtezel oluvermesi de mümkün. Kısaca Alkaç, bıçak sırtında durarak yazmış öykülerini, şimdilik güzel de olmuş.”

“Rüyalarıma girebilmen için ıslak yastıkları tecrübe etmelisin.”
“Babasını sigara kokusundan tanıyan bir çocuk olmak isterim hep.”
“Yastığına biriktirdiklerin başının en mahreminde uyurken, akşamın getirdiği babaları beklediğini de, diğerleri gibi kimseye söylemeyeceğim, rahat ol.”
“Ürpermelerin zevkini tattığım gece çok örümcek öldürmüştük hatırladın mı?”
“Gittiğine gönül koyan sukûneti hiçe saysam, seni sevmem geçer sanırdım.”
“Boşluğu tutamayan elimi ve vakte sığmayan perdeleri hâlâ hiç açmadım.”
“Her yüzde bir ölünün sûretini gösteren akşama, adımlarını tanıyan toprağı anlatıp duran! Bu fırtınada bile nefsindeki felci ayartmadan, o mezara gitmeyi bu sabah da ihmal etmeyeceğini, devrilen bir cümleyi selametle karşılamayı bilmeyenlerin anlayacağını sanıyorsan, yanılıyorsun.”
“Saatler ölenlerin arkasından dağıtılanları gösterirkendi sanırım!”
“Saçlarımı örmediğim gün, bir fitnenin tuzağında gibiyim” dediğinde, bana söylemediğin hiçbir sırrın kalmadı sanmakla ne kadar yanılmışım.
(Tanıtım Yazısından)

Sevgi Özel, Nalan Barbarosoğlu, Salih Bolat, Öner Yağcı ve Kadir Yüksel?den oluşan Seçici Kurul Naci Girginsoy anısına 4.sü düzenlenen 2007 Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği (KYÖD) Öykü Ödülü?nü Dokunuşlar adlı eseriyle İlkay Noylan ve Bela Davulları adlı eseriyle Figen Alkaç arasında paylaştırmıştır.

BELA DAVULLARI
Figen Alkaç, Yitik Ülke Yayınları, 2007, 128 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
İstanbul?dan Çizgiler – Orhan Kemal, resimleyen: Ferit Öngören

İlk baskısı 1971 yılında Sinan yayınlarınca yapılan ?İstanbul?dan Çizgiler?, Orhan Kemal?in öyküleri ile Ferit Öngören?in çizimlerini bir araya getiriyor. Öngören,...

Kapat