Güneşin Savrulduğu Yerden: Bingöl Hikayeleri – Ahmet Say

1935 yılında İstanbul?da doğan, piyanist Fazıl Say?ın babası, Ahmet Say, küçük yaşta piyanoya başlamış, genç yaşlarında edebiyata tutkuyla bağlanmıştır. Öğrenim için 1954?te Almanya?ya giden Say, 6 yıl sonra yurda döner ve Bingöl?de büyük bir istekle öğretmen, halk eğitimcisi ve folklorcu olarak üç yıl görev yapar.Ahmet Say?ın edebiyat alanındaki beşinci kitabı, Güneşin Savrulduğu Yerden:Bingöl Hikâyeleri, bu dönemin ürünüdür.

Say, Bingöl?de Halk dansları toplulukları kurmuş, çalıştırmış, çocuk toplulukları yetiştirmiştir. Bu kitap, TRT Ödülü, Sabahattin Ali Ödülü ve Antalya Film Festivali Ödülü?nü alan hikâyelerden oluşur.
Ahmet Say’ın bu kitabının alt başlığı Bingöl Hikayeleri. Yazar, kimi zaman bölgenin, kimi zaman halk öykülerinin kimi zaman masalların dilini yansıtarak doğu öykülerini anlatıyor. Zor koşulların keyifli öyküleri bunlar. İncecik bir mizah çizgisi inanılmazı inanılır kılmakta da yardımcı oluyor.

Ahmet Say?ın ?Güneşin Savrulduğu Yerden: Bingöl Hikayeleri? kitabı Evrensel Yayın Basım?dan 2007 yılında basıldı.

Ahmet Say, edebiyat dünyasında 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması?nda başarı ödülü kazanan ?Kamil?in Atı? adlı öyküsü ile tanındı. Yeni Adımlar dergisinin açtığı Sabahattin Ali Hikaye Yarışması?nda birincilik (1974) , Antalya Film Festivali Hikaye Yarışması?nda mansiyon aldı.

Kamil?in Atı
?Göriz köyünden Komil?in, uyuz, hasta, zayıflıktan kaknemi çıkmış pis bir atı vardı. İki yıldan beri hastaydı bu at. Öyle küçülmüş, öyle büzülmüş, herhangi bir beygire benzemekten öyle çıkmıştı ki, görenler yere tükürüp, tükürüğünü uzun uzun ezmekten başka bir şey yapamazdı. Bir keçi kadar küçülmüştü bu hayvan. Gözlerinden sarı irinler akar, bacakları boyna titrerdi.

Komil, bu hasta, işe yaramaz atı iki yıl umutla besledi. Olur?a, belki iyileşirdi! İyileşir ve bir beygir gibi kullanılabilirdi? Ama at iyileşmiyor, ortaya çıkıp da şöyle kuyruğunu savuramıyordu. Olsun! Komil bu atı gene de besliyordu. Olur?a, iyileşirdi? Bulduğu zamanlar arpa veriyor, kışın kıtlıkta bile samanını otunu eksik etmiyordu. Çünkü Komil?e bir at gerekli, hem çok gerekliydi. Çünkü Komil köyün bekçisiydi ve Komil?e göre, bir köy bekçisinin muhakkak atı olmalıydı.

Üstelik Komil düztabandı. Uzun yola gidemez, yürüyemezdi. Askerlikten kovulmuştu bu yüzden. Paytak paytak gider, köyün karşısındaki tepeyi aşınca tabanları ağrırdı.

Komil, heybetli, yakışıklı, fiyakalı bir köy bekçisi olmak istiyordu. Atına binip köyün içinde sert bakışlarla dolaşacaktı. Atına binip, tüfeğini asıp, bıyıklarını yağlayıp, he-heyt, tam bir doğulu cakası satacaktı?

Ama Komil?in tüfeği de yoktu. Atsız, tüfeksiz, kıytırık bir köy bekçisiydi o. Ama bakarsın gün gelir, Komil tüfekler, fişeklikler kuşanırdı. Candarmalar geçende ?bu köye bir bekçi lazım!? diye hükümet emri çıkarttıkları zaman komşular Komil?e ?tam senin işin!? demişlerdi. Komil duralayıp düşünmüş, sonra karşı gelmişti: ?Babam, bu köye bekçi ne lazım??

Komşular direttiler. Lazım olmasa, hükümet ister miydi? Nasıl ki her köyün bir muhtarı ve dört tane azası vardı, aynı şekilde bekçisi de olacaktı.
?Bizim köye bekçi ne lazım?? deyip duruyordu Komil.
?Peki muhtar ne lazım? Azalar ne lazım??
?Get lan!? dedi Komil. ?Muhtarsız köy olir? Valisiz velayet olir??
?Olurdi olmazdi sormamışem oglim! Azalar ne lazım demişem, oni sormişem!?

Şaşaladı Komil. Ne cevap vereceğini düşündü.

Köyün sakallı ihtiyarları, ?Allah allaaaah, Allah allaaaah?? diye kafa salladılar. ?Lan oglim, biz sana bekçi lazımdır dememişez, hokumat ferman çıkarmış bir kere??
?Hem hokumat bekçilere tüfenk verirmiş. Elbise verirmiş??

Tüfek ve elbise umuduyla birlikte Komil bekçiliği kabul etmişti. Candarmalar bir daha gelip ?kimdir ulan sizin köyün bekçisi?? diye sorduğunda, Komil?i göstereceklerdi.

Böylece bekçi olmuştu Komil. Ama hükümet ne tüfek, ne de bekçi elbisesi vermişti. Hiç değilse bir atı olmalıydı bekçinin. İşte o da olamıyordu. Komil ne yapsa, iyileşmiyordu mübarek. Evin altındaki ahırda gece gündüz pinekliyordu. Ve ölmüyordu. Ölse, Komil belki başka bir çare düşünecek, yeni bir at edinmeye çalışacak, üç-beş keçi satarak borca harca girip bir kısrak alacaktı.

Komil?in bu durumuna üzülüyordum. Düztabanlığına acıyor, bekçiliğine acıyor, boş umutlarına acıyordum. Hiç hayrını görmemişti şu bekçiliğin. Her karşılaşmamızda ?Komil, atın nasıl?? diye sorardım.

Yüzünü buruşturur, elini sallayarak ?atın da anasını, böyle atı başıma bela edenin de anasını?? diye söverdi.

Onun bu at yüzünden nasıl üzüldüğünü, ata ne umutlar bağladığını biliyordum. Onun için her rastladığımda sorardım gene:
?Komil, nasıl oldu senin at??
?Geberdi!? demesini bekliyordum, neyleyelim ki at ölmüyordu bir türlü. Ve Komil hep aynı biçimde sövüyordu:
?Atın da anasını??Köylüler, hatta köyün çocukları, benim bu sorumu birkaç kez duymuşlar, Komil?i kızdırmak için sormaya başlamışlardı:
?Komil, atın nasıl??

Komil lahavleler çekiyor, çocukların kıkırdaması karşısında, ?atın da anasını, hepinizin de anasını?? diye sövüyordu.

Bir gün Komil bana atını öldüreceğini söyledi. Yıllardır boşu boşuna masraf oluyordu bu at.
?Kurşuna acımasam, valla beynine sıkacam bir kurşun?? dedi.

Yapar mı yapardı! Gider Kulo?nun tüfeğini alır, gözlerini kapayıp atın beynine sıkardı kurşunu.

Yapmadı.
Bahara bıraktı bu işi.
?Hele bir bahar gelsin?? diyordu.

Bu sözü, ?hele bir bahar gelsin? sözünü Bingöl köylüsü sık sık kullanır. Olamayacak işleri, ya da olması isteneni bahara bırakırlar. Bahar bir umuttur, umut tazeleyicisidir onlar için.

O sebeple Komil, atın öldürülmesi işini bahara bırakmıştı. Bahar gelince vuracak, allahıvekil vuracaktı!

Ama vurmadı. Bahar geldiği halde vurmadı.
?Valla kurşuna acımışem ha! Kurşuna!? diyordu şimdi.
?Zızzzzzt, diye karşılık veriyordu köyün veletleri. ?Zızzzzzt, bilirim atına kıyamırsen Komil, atına, atına!..?
?Lahavle vela kuvvetin illa billaaaaa?? diye homurdanıyordu Komil.
?Zızzzzzt, zızzzzzt!?

Deliye dönecekti Komil. Erkek adam dediğinin bir sözü vardır, onu bile yerine getiremiyordu. Gidip o gözlerinden irin akan, titrek bacaklı mendebur hayvana göz atıyor, bazen gerçekten sinirlenip öldürmeye karar veriyor, bazen de, ?Allah vurmuş, ula bir de ben mi vuram şuncaza?? diye geçiriyordu içinden.

Ama bir şeyler yapmalıydı artık. Ya hero, ya mero! Ya çekip tabancayı tüfeği, hayvanın beynine bom ettiriverecek, ya da köyün arkasındaki tepenin üstüne çıkıp, ?ey cemaati müslimiiiin! Duyduk duymadık demeyiiiin! Ben bir karıyım karı! Sözünü söyleyip de edemiyen, beş paralık bir atı vuramıyan bir karıyım karıııı!? diye bağıracaktı. Zartası zurtası yoktu artık!

Velakin, ikisini de yapamıyordu. Çaresizdi.

Bir gün geldi bana, üzgün bakışlarla geldi odama, fısıltılı bir sesle konuşmaya başladı: ?Gebermiyir?? dedi. ?kanımi kuritti, kanımi??

Boğazı düğmükleniyordu. Sanki boğazında büyük bir lokma vardı ve onu, o lokmayı yutamıyor, ya da yukarı çıkarıp ağzından atamıyordu.

Boğazındaki lokmayla kararını açıkladı:
?Götürüp daga bırakacam? Kalsin dagda! Kurtlar yesin! Gözüm görmesin? Yesin kurtlar!?

Sustuk. Oturduğu kürsüde yere bakıyor, elindeki çubukla yerleri eşeliyordu.

Atı öldürmenin bir başka yoluydu bu. Besbelli ki Komil?in atı dağda barınamayacak, birkaç gün içinde ölecekti. Kurtlar yiyecekti hayvanı. Aslında kurtlar hiçbir atı çeviremez, hiçbir atı kolayca yiyemezdi, ama Komil?in atı pek kurtulamazdı. Kaçamaz, seğirtemez, çifteleyemez, kendini savunamazdı. İşi bitikti hayvanın?

Komil, verdiği kararın havasına öyle girmiş, atı dağlara bırakacağına öyle inanmıştı ki, bir başsağlığı ziyaretindeki gibi, sessiz ve üzüntülü, boynu bükük kalakalmıştı karşımda.

?Yarın sen de gel? Gidek bırakak daga?? diye ekledi. Sonra kalktı, paytak yürüyüşüyle çekti gitti.

Ertesi sabah çok erken saatte, belki gece yarısında, kapımı yumruklayarak uyandırdı beni Komil. Gün ağarmamıştı. Gece fenerinin fitilini yükselttim ve sordum:
?İyice düşündün mü??
?He, düşündüm, he.?

Karanlıkta düştük yola. Köyün arkasındaki keçiyolundan, birbiri ardı sıra yükselen tepelere doğru döne dolaşa çıkıyorduk. Komil, atın boynuna bir urgan geçirmiş, çeke çeke götürüyordu.

Koyu karanlıkta bayır yukarı yürüyorduk. Sıkıntılı bir yürüyüştü bu. Kafamızda sıkıntılı düşünceler dolaşıyordu. Kolay mıydı bir atı göz göre göre harcamak? O at ki, yıllar yılı yükünü, derdini çekmişti Komil?in. Hele bir kez, Hepsor düzlüğünde dörtnal koştururken tökezlenivermiş, Komil?le birlikte yıkılmışlardı yere. Yan yatıvermişti at. Komil?in bacağı atın altında kalmıştı. Alttan sıyrılıp kalkamıyordu Komil. At ise doğrulamıyordu. Yerde yatan atın doğrulması kolay değildir zaten. Önce ön ayaklarını uzatıp, yere dayanarak fırlaması gerekir. Şimdi bu durumda fırlayacak olsa, ister istemez Komil?e basacaktı hayvan. İkisi de korkudan soluyordu. Komil ecel terleri döküyor, atın birdenbire doğrulup kendisini çiğneyeceğinden kaygılanıyordu. Bir süre birbirlerinin soluğunu dinlediler. Sonra at, ön ayaklarından birini sağa sola gezdirdi. Komil?e basmadığından emin olunca, kaslarını gererek yavaşça doğruldu hayvan. Komil?i incitmeden, özenle? Sonra Komil de kalktı, atın gözlerinden, burnundan öptü; yaladılar birbirlerini, koklaştılar ve yeniden yola koyuldular.

Kolay mıydı bu atı harcamak?

Konuşmadan yürüyor, böyle şeyler düşünüyorduk. Gecenin derinliğinden böcek sesleri geliyordu. Soğuktu gece ve bu soğuk, dağların gece soğuğu, derilerimizi yalıyordu. Garip bir de kokusu vardı: Islak otların, meşeliklerin, kayaların, böceklerin ve yıldızların kokusunun karıştığı bir koku. Dağ gecesi serinliğinin kokusu?

Dağlılar bilir: Gün, perde perde ağarır dağlarda. Güneş ışınları yeni bir tepeyi daha aşınca, ortalık biraz daha aydınlanır. Biraz, biraz daha? Batı yönündeki koyu maviliklere bulanmış dağlara bakıyordum ben. Dalmıştım. Komil durdu birden. Doğuya döndü, derinden bir soluk aldı. Ben de doğuya baktım ve o anda, umulmadık bir pembeyle, ılık, güleç yüzlü, tatlı bir pembeyle karşılaştım. O pembe renkli göğün altında, uzaklığına göre açılan ya da koyulaşan mor dağlar vardı. Sabahın er vaktinin dağları? Bir gezegenin yakından görünüşü gibiydi onlar. Engebesi ve bitki örtüsü görülebilen, ama içinde sır saklayan? Bu sır, gene böyle bir seher vakti, dağlara bakılarak, uzun uzun bakılarak yakılan doğu türkülerinin sırrıydı.

Beş dakika daha yürüdük. Bir tepenin üstündeydik. Gün ışımıştı! Altımızdaki bayırlarda gürültüyle yayılan seller gibi parıldıyordu gün! Şaşılası bir aydınlığın içinde, rüzgârla güneşin savrulduğu yerdeydik. Işıktan gözlerimiz sulanıyor, çevremizdeki tüm varlıklarda Bingöl Dağları sabahının parıltısı, sil baştanlığı, sevinci cıvıldıyordu. Az önce buralardan koşa koşa geçen bir adam, güneşin sarı yaldızını yapraklara, böğürtlenlere, sümbüllere, ahlât ağaçlarının tomurcuklarına, dallara, kayalara, kayaların kızıl damarlarına rastgele sürüp kaçmıştı. Bitkiler ıslak ıslaktı. Çığ düşmüştü. Çığ damlacıkları, yaprakların üzerine konuvermiş dizi dizi çığ damlacıkları, yeşili daha yeşil, turuncuyu daha turuncu gösteriyordu.

Güneşten kamaşan gözleriyle gülümsedi Komil. ?Günaydın? demek ne güzeldir! Gülen gözlerin içiyle günaydın? İnsan dertli bile olsa, seherde, dağlarımızda, parıldayarak yağan gün ışığına karşı gülümsemek ne güzeldir?

Bu bahar sabahından başka Komil?i sevindirecek hiçbir şey yoktu. Yıllardan beri sevinmemiş, sevinecek bir şey çıkmamış, sevincin tadını almamıştı. Buydu işte sevinç! Hep birden cızırtıya başlayan böcekler, meşeliğin ardından birdenbire kalkıp uçan keklikler, pınarlar, çağlayanlar, dağlardı sevinç!

Bingöl dağlarının bambaşkalığını Balkan ve İspanyol çobanlarına, Arjantinli sığırtmaç Esteban?a anlatmalı. Bizim bu dağlarda karların erimesinden sonra, yaz boyunca toprak ıslaktır. Güneş ise yakar kavurur. İşte bu ikisi, ıslaklık ve dağ güneşi, bitkileri çılgına çevirir. Toprak kabarır ve yumuşar, verimlileşir, her türden bitkiler fışkırtır göğsünden. Otlar dev gibi, deli gibi büyür. Öyle çiçeklerle karşılaşılır ki, boyu senin kadar, kafası senin kafan kadardır. Boyu boyuna denk? Selam verirsin bu çiçeğe. Karşılıklı durup hal hatır sorar, dertleşirsin.

Komil gözlerini kısmış, hafiften gülümseyerek atının urganından çekiyordu. Hoşnuttu. Bir eskiçağ düşünür edasıyla hem hoşnutluğun, hem de burukluğun ötesindeki derin şeyleri düşünüyor gibiydi. Çevrenin farkındaydı, ama çiçekleri, yaprakları, lacivert dikenleri tek tek umursadığı yoktu. Bu yüzden, yılanyastığı denen, minder büyüklüğünde, bonfile kalınlığında zehir yeşili yapraklardan, insan boyundaki çiçeklerden söz açamıyordum. Konuşmadan yürüyorduk. Doğayı süzerek. Komil?in atı, bitkilerin her birini ayrı ayrı tanımak, her birinin tadını almak istiyordu: At ikide bir duruyor, Komil?in çektiği urgana direnerek otlardan bir tutam koparmaya çalışıyordu. Komil urganı bıraksa, yürüdüğümüz keçiyolundan ayrılıp otların arasına dalacak, başına buyruk uzaklara gidecek gibi gözüküyordu.

?Komil?? diyecek oluyordum, ?Komil, bırak yesin hayvan biraz??

Bu kocaman etli otlar, sarı damarları fırlamış diri yapraklar, bir at için kimbilir nasıl bir mutluluktu?

Komil?in atını dağlara bırakıp döndüğümüz günden işte bunlar kaldı aklımda. Böyle gitmiştik ve Komil?le ikimiz, sessizce böyle dönmüştük?

Birkaç ay sonra, köyde iki çocuk kesti yolumu. Altı yedi yaşlarında iki velet? Soluk soluğaydılar karşımda, sümükleri bir sarkıp bir kısalıyordu. Daha karşıdan beni görür görmez, bağırıp çağırmaya başlamışlardı. Öyle işaretler yapıyor, öyle bağırıyor, bükülüp sıçrıyorlardı ki, Komil?in atının döndüğünü, kuyruğunu savurarak Komil?in evinin önüne geldiğini, orada eşinip kişnediğini, yerinde duramayıp ikide bir şaha kalktığını, hem atın iki misli büyüdüğünü ve bu kocaman haliyle şaha kalktığını anladım. Komil?in atı dönmüştü! Kabına sığamayacak kadar sağlıklı, büyümüş, güzelleşmiş olarak dönmüştü.

Hemen Komil?in evine koştum. Bu iki velet, beni bırakmıyordu, düşe kalka ardımdan geliyordu. Karısı Haley, kapının önüne çıkmış, komşularla şakalaşıyordu?

?Nerde at?? dedim, ?nerde Komil??

Eliyle ?bindi gitti? gibisinden bir işaret yaptı.
Komil atını sürüp gitmişti he-heyt!

Sonra Haley bana bir kürsü verdi. Oracığa oturup Haley?in getirdiği ayranı içtim, mısır ekmeğiyle bal yedim.

Dağ çiçeklerinin balıydı bu; ve içtiğim ayran, Bingöl dağlarında yayılan keçilerin sütündendi.

Bu hikaye, 1970 TRT Hikaye Yarışmasında ödül aldı. Yeniden gözden geçirme: 1987

Kitabın Künyesi
Güneşin Savrulduğu Yerden: Bingöl Hikayeleri
Ahmet Say
Yayınevi: Evrensel Basım
10/2007
128 sayfa

Tanıtım Yazısı
Ahmet Say’ın bu kitabının alt başlığı Bingöl Hikayeleri. Yazar, kimi zaman bölgenin, kimi zaman halk öykülerinin kimi zaman masalların dilini yansılayarak Doğu öyküleri anlatıyor. Zor koşulların keyifli öyküleri bunlar. İncecik bir mizah çizgisi inanılmazı inanılır kılmakta da yardımcı oluyor.

Güneşin Savrulduğu Yerden: Bingöl Hikayeleri – Ahmet Say” üzerine bir yorum

  1. Kamil benim dedemdir.hikayeyi okuyunca cok etkilendim.tuylerim urperdi dogrusu.Ahmet Say’a da tesekkur ederim 🙂

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Ceza Sömürgesi – Franz Kafka

Ceza Sömürgesi (Almanca: In der Strafkolonie, İngilizce: In the Penal Colony), Franz Kafka'nın bir kısa öyküsüdür. İsimsiz bir ceza kolonisinde...

Kapat