Binlerce Yılın Virüsü – Zafer Köse

Bundan tam yüz yıl önce ülkemizde “tehcir” adı verilen korkunç bir katliam yaşandı. 24 Nisan 1915’ten bu yana insanlık tarihinin yazdığı en büyük acılardan bir tarih ördü kendine bugün hâlâ burada yaşayan ve dünyanın dört bir yanına dağılmaya mecbur bırakılmış Ermeni halkı… Aras Yayıncılık’tan geçtiğimiz ay çıkan “Gülizar’ın Kara Düğünü” 1915 öncesi yaşanmış olsa da sürecin yapı taşlarının bir parçası olarak düşünülebilecek gerçek bir hayat hikayesi.

Musa Bey, bir süredir peşinde olduğu Ermeni muhtarı yakalar. Onu baş aşağı astırarak altına odun yığdırır. Ve canlı canlı yakar.

1800’lü yılların sonlarında Muş’ta yaşanan bu olayı, barbar bir adamın bambaşka bir dünyada yaptığı benzersiz bir zulüm gibi görebilirsiniz. Ama bu anekdottan habersiz, Musa Bey’in gündelik hayatından parçalar izleseydiniz, onun “normal” bir insan olduğunu düşünürdünüz. Çocuğunun başını da okşuyordur, zor durumdaki birine yardım ettiği de oluyordur. Tıpkı sonraki yıllarda, Ermenileri tehcir kararını uygulayanların bazıları gibi. Göç yollarında acımasız tavırlar sergileyen görevlilerin başka yerlerde şefkatli davranışları ortaya çıkıyordur mutlaka. Benzer örnekler, 12 Eylül işkencecileri için de anlatılır.

Dolayısıyla, böyle cinayetler, bir adamın kişiliğindeki “mutlak kötülük” ile açıklanamıyor. Bu kadar basit değil!

Peki, bu zorbaların belirleyici özellikleri nedir? Türk olmaları mı? Veya Musa Bey gibi Kürt olmaları mı? Ermeniler arasında hiç “kötü” yok mu? Yoksa cinsiyet midir ayırt edici özellik? Ya dinsel inançlar ne kadar fark yaratıyor?

Açıktır ki, kişisel değerlendirmeler kadar, toptancı değerlendirmeler de yanlış. Bu bakış açısı, elbette Musa Bey gibi barbarları aklamaya yaramaz. Hiçbir “hafifletici sebep” veya mazeret kabul edilemez. Ama böyle zalimlere duyduğumuz öfke, bunca kötülüğün ve bunca acının temel nedenini düşünmemize engel olmamalı.

GÜÇLENDİKÇE ZAYIFLAYANLAR

Kevonian’ın kitabından öğrendiğimize göre, Musa Bey, zamanla dağlar, köyler, kasabalar boyunca hüküm sürecek büyük bir güce ulaşmıştır. Çoğu atlı olan kendisine bağlı silahlı adamların sayısı 500’e kadar çıkmıştır. Ölüme çok da uzak yaşamayan adamlardır bunlar, kontrol altında tutulmaları kolay değildir.

Musa Bey karşılaması gereken oldukça büyük gereksinimlerin yanı sıra, etraftaki köylerde ve kasabalarda yaşayan insanların itaat etmesini de sağlamak zorundadır. Bölgedeki güç dengelerini dikkate alarak hareket etmesi, diğer eşkıya gruplarıyla ve Osmanlı yönetimiyle kontrollü bir iletişim sürdürmesi gerekmektedir.

Köyleri basıp evleri ateşe vermesi bu nedenledir. Bazen kendi adamlarından birini kurşunlamalıdır. Malları yağmalamasının da haraç toplamasının da nedeni sadece maddi kazanç değildir, iktidarını sürdürmenin gereğini yerine getirir.

Aynı şekilde, örneğin, bir köy düğününde görüp beğendiği bir kızı, haremi için babasından istemek ve kesinlikle “hayır” yanıtını kabul etmemek de zamanla bir gereklilik haline gelmiştir. Herhalde asıl tutkusu, gördüğü güzel bir genç kızdan çok onu “istemek” gücüdür. İstediğini almak! İktidar virüsü ruhunu öylesine ele geçirmiştir ki, kendisi bile bu tutkusunu sadece “yeni bir kadına” yönelik sanıyordur.

Her seferinde bir tercihte bulunduğunu düşünüyordur. Bir adamın itirazını kabul etmek veya onu canlı canlı yakmak, bir kızı babası vermeyince köyü basıp kaçırmak veya kızın duygularına saygı duymak, bir köyden alacağı haraçtan vazgeçmek veya onları açlığa mahkum etmek… Belki de hayatının erken bir döneminde, “mutlak iktidar olmak” yönünde kullandığı tercihinden dolayı, tek tek olaylarda o seçiminin gereğini yerine getirmek zorunda olduğunu göremiyordur bile. Güç’ten vazgeçmeyi kabul etmediği sürece, nasıl anlasın içindeki iktidar virüsünün kölesi olduğunu?

DİRENEREK GÜZELLEŞMEK

Bir kişinin ölümü ve birçoğunun yaralanmasıyla sonuçlanan baskının yapıldığı o köy, bir Ermeni köyü; kaçırılan Gülizar, bir Ermeni kızı. Dolayısıyla, Gülizar’a biçilen kader, sadece Musa Bey’i kabul etmek değil, Müslümanlığı da kabul etmesi gerekiyor. Kürt-Türk kültürüne uyum sağlayarak başka bir ailenin üyesi haline gelmeye zorlanıyor.

Tarihsel bilgiler ve özellikle ek bölümlerinde belgeleriyle çeşitli açıklamalar veriliyor kitapta. Ama öncelikle, bir direniş hikayesi bu. Sorgulanamaz bir güce, mutlak bir iktidara karşı, en çaresiz koşullarda gerçekleştirilen bir isyan! Anlatının başarısı, hiç kimseyi saf bir kötü kişilik olarak ele almamasından geliyor. Böylece, “kötü insanlara” dair bir anlatı olmayı aşarak, insanları kötü hale getiren koşulları somutlaştırabiliyor. Bu açıdan bakarak okuyunca, kitaptaki olayları kendi yaşadığınız günlere uyarlayabiliyorsunuz. Ailede, işyerinde, toplumda, her türlü ilişkide iktidar virüsünün nasıl bir çürümeye, ne kadar korkunç bir yozlaşmaya neden olduğunu görüyorsunuz.

“Mutlak iktidar” denen şeyi “yasama, yürütme, yargı güçlerini elinde tutmak” diye tanımlamak herhalde yanlış olmaz. Bu eğilimin rekabet, sahip olmak, başarı gibi güdülerin yüceltilmesiyle oluştuğu biliniyor. Birkaç kişinin kazanacağı bir piyango çekilişine katılmaya gönüllü olmaya benzer şekilde, kitleleri başarısızlığa ve yoksulluğa sürükleyen güdüler bunlar. Uluslararası ölçekte bakınca, emperyalizm belası da elbette aynı kökten besleniyor.

Hayatın güzel yaşanmasını, o sıradaki yöneticilerin üstün niteliklerine bağlamak çok kişinin hoşuna gider. Okullarda Osmanlı tarihi bu mantıkla anlatılır. Oysa kurban kesemeyen, hatta kesilirken bakamayan yufka yürekli bir kişi de olsa, bir liderin, iktidarını sürdürmek için bazı insanların ölmesi gerektiğini düşünmesi, anlaşılamaz bir durum mu? İktidarını korumak amacı kişisel bir faydaya dayanmadığında bile, iktidar olgusunun zararı apaçık değil mi? Toplumsal sorunların çözümü için “istikrar” gibi, “güçlü iktidar” gibi kavramlar çok tehlikeli değil mi?

Denetimsiz güce ulaşan insandan daha kötü bir şey olabilir mi doğada? Öyle bir insan iyi kalabilir mi? Öyle bir dünya güzelleşebilir mi?

İktidarı sınırlama mücadelesinden, keyfi yönetime direnme mücadelesinden daha büyük bir güzellik kaynağı var mı? Ve Gülizar’ın hikayesinde olduğu gibi, boyun eğmeyen insanların bir araya gelmesinden, zulme başkaldırmasından daha önemli bir toplumsal konu olabilir mi?

Kazanan tarafta yer almaya göre değil de haklı tarafta bulunmaya uygun biçimde yaşayanlara, direnenlere selam olsun!

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com
(http://ilerihaber.org/zafer-kose-yazdi-binlerce-yilin-virusu/13557/)

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Makaleler
Albert Camus’un tiyatro oyunları

Atmosferini Bulmuş Bir Külliyat Bir yayınevinin tiyatro kitapları basması zor iş. Alanla özel bir ilişkiniz yoksa ya da siz özel...

Kapat