Bir Elin Sesi Var – Anthony Burgess

İngiliz edebiyatının en verimli yazarlarından biri olan Anthony Burgess Türkçe’de daha çok Otomatik Portakal romanıyla bilinir. Anthony Burgess ‘in Bir Elin Sesi Var ( One Hand Clapping ) romanı, Roza Hakmen tarafından 1989 yılında türkçeye çevrildi.
“Bu eğer şiirse, o laf şiire yakışmaz,” dedim.
“Hangi laf?” dedi Howard.
“O terbiyesiz kelime,” dedim. “Hangisini dediğimi biliyorsun. Hiç yakışmıyor.” Ama Howard aldırmayıp okumaya devam etti:
“Hepimiz geçmişe ihanet ettik. Atalarımızın
Rüyasını yıktık. Bakın bize, şu halimize:
Titreyerek bekliyoruz bomba patlasın diye,
Sonuncu bomba, ama onurlu bir bekleyiş değil, ne yazık!
Sivri pabuçlu maymunlar gibi sırıtarak, sırıtarak
Sosyal Sigorta dişlerimizle, beylik moda şarkılara
Parmaklarımızı şaklatıp tempo tutarak bekliyoruz
Ölümün gelip bizi almasını; seçeneği reddediyoruz.
Çünkü artık seçenek yok gibi. Ama en azından iki kişiye
Güneş gibi parladı seçenek, soğukkanlı ölüm pırıltısıyla
Bundan kurtulmak daha iyi biftek ve böbrek
Biftek böbrekle tanışır ve dansa kaldırır
TAK TAK”

Açılış bölümü, s. 5-9
Benim adım Janet Shirley, kızlık soyadım Barnes, kocamın adı da Howard Shirley’di; bu öyküde o yirmi yedisini sürüyordu; ben yirmi üçümü yeni bitirmiştim. North Bradcaster’da, Shortshawe Belediye Sitesi’nde, kent merkezine açılan Whitgift Caddesi’ne paralel Crammer Sokağı’nda, 4 numarada oturuyorduk, haftalık kiramız otuz iki şilin altı peniydi. Bizim sokağın biraz ilerisinde Shoe Lane vardı ?hâlâ da var sanırım? TV reklâmlarında Shining Shoe Lane (Pırıltılı Pabuç Sokağı) diye görünmesi, orada yaşayan herkesi, sanki akıllıca bir şey yapmışlar gibi aptalca gururlandırırdı. Bizim tarafımızdaki bütün sokaklara piskopos adları verilmişti ?Ridley, Latimer, Fisher, Laud? bu yüzden de TV reklâmlarında bu sokakları kullanmayı kimse istemezdi. Howard, Oak Crescent Kullanılmış Araba Pazarı’nda çalışıyor, ben de Hastings Road Süpermarketi’nde rafları yerleştirme işine yardım ediyordum; yani o sıralarda dikkate değer bir özelliğimiz yoktu. Televizyonumuz, evin içinde taşınabilir, çanta gibi saplı bir radyomuz, çamaşır makinemiz, bir de elektrik süpürgemiz vardı, ama arabamız ve çocuğumuz yoktu. Evlendiğimizde ben on dokuz yaşındaydım. Bizim ailede bu, küçük yaşta evlilik sayılmıyordu, annem on altı yaşında, ablam Myrtle (Sadler) ise on yedisinde evlenmişti. Ablam Myrtle, daha sonra göreceğiniz gibi, evliliğini yüzüne gözüne bulaştırmıştı, ama bunun erken evlenmekle hiç ilgisi yoktu, Michael gibi bir adamla, kaç yaşında evlenirse evlensin, zaten yürümezdi evliliği.
Howard’la tanıştığımızda ben Hawthorn Road Deneme Lisesi’ndeydim, daha on beş yaşındaydım, Howard normal liseyi bitireli üç yıl olmuştu. Okuldaki kızların çoğu gibi ben de yaşımdan büyük gösterirdim, okulda öğrenecek pek bir şey olmadığından, zamanımızın çoğu, üstümüzle başımızla ilgilenmekle geçerdi. Şunu da belirtmek isterim ki, Miss Spenser haftada iki kez bize Makyaj, Davranış ve Giyim dersi verirdi, ama zavallı kadıncağız bu işlerden hiç anlamazdı. Ayrıca biz böyle şeylerin okulda öğretilmesinden yana değildik, yurttaşların ödediği verginin daha yararlı işlerde kullanılması gerektiğini düşünürdük. Ayrıca Baloda Dans ve Ev İşi derslerimiz de vardı. Öğretmenlerin hiçbiri verdikleri dersler konusunda bilgili değildi, okul hayatımızı mutlu kılma çabaları bazan acıklı olurdu. Genç, sakallı Mr. Slessor kendisinin “beatnik” olduğunu söyler, kızlara fıstık, erkeklere moruk diye hitap ederdi. Aslında bize İngilizce öğretmesi gerekiyordu, ama “kralın muhabbeti beni açmıyor” derdi. “Acayip moruk, çok uçuk.” Acınacak bir durum. Tarih öğretmeni Mr. Thornton, bütün o geçmişteki krallarla kraliçelerin bizi ilgilendirmediğini düşündüğünden, yalnızca gitar çalıp çok sıkıcı şarkılar söylerdi. Yani tarih öğrenmemize de izin yoktu, oysa ilkokulda tarihim iyiydi. Bir de yaşlı, oflayıp poflayan Mr. Portman vardı, heybetli bir adamdı, Fen dersine gelirdi, ama o da biz kızları küçük deney odasına yardıma çağırıp üzerimize solumaya biraz fazla meraklıydı. Bir keresinde ona vurdum, ama o bir şey yapmadı. Hawthorn Road Deneme Lisesi’ni bitirdiğimde hiçbir şey öğrenmemiştim; ama kızların, hele benim gibi güzel kızların, pek fazla bir şey bilmesi gerekmez derler. Övünmek gibi olmasın ama, gerçekten çok alımlı bir görünüşüm vardı, beni görenler ıslık çalardı, üstelik hazırcevaptım da; örneğin bir partide çocuğun biri “Ne var ne yok, fıstık?” dediğinde, “İyilik sağlık Drakula” demek gerekirdi. Ama bazıları o kadar cahil olurdu ki, Drakula’nın ne olduğunu bilmezlerdi, o zaman başka bir cevap bulmak gerekirdi.
Howard o tiplerden değildi; ciddi bir çocuktu, atletizmde başarılıydı. Çok esrarengiz bir çekiciliği olduğu halde, aslında alçakgönüllüydü. Yüksek düzeydeki işlere kafasının çalışmadığını (zaten bu işler pek para getirmez), otomobil motoru gibi pratik konulara yatkın olduğunu söylerdi. Kitaplar, sayılar, lise bitirme sınavını geçenlerin bildiği türde şeyler Howard’a göre değildi. Howard bitirme sınavında çok başarılıydı, ama sınav kâğıdıyla ilgili sorun çıkmıştı, mümeyyizler kopya çektiğini, cevapları kitaplardan kelimesi kelimesine kâğıda geçirdiğini söylemişlerdi. Sonra okul müdürü, Howard’ın ender rastlanan, fotoğraf makinesi gibi bir beyni olduğunu, gördüğü şeyleri sanki fotoğrafını çeker gibi kaydettiğini açıklamıştı. Gerçekten de beyninin çalışma biçimi çok garipti. Howard’a herhangi bir şeyi gösterdiğinizde, şarkı sözü, kitap sayfası, ad listesi, ne olursa olsun, bir bakıp gözünü kapar, sonra okuduğu şeyi hiç yanlışsız tekrarlardı. Aslında bu yeteneğiyle televizyona çıkmalıydı, daha sonra göreceksiniz ya, bir bakıma çıktı da; ama bunun akıllılıkla falan hiç ilgisi olmadığını söylerdi. Fotoğraf çeken bir beyni olduğunu, bir sürü insanın da böyle beyinlere sahip olduğunu ve bunun hiçbir anlamı olmadığını söylerdi.
Tanışmamız, ikimizin de dansa çok meraklı oluşumuz sayesindeydi. Çok atletik biçimde rock-and-roll yapardık, Howard beni omzunun üzerinden fırlatır, ben bir bacağımı öne, öbürünü arkaya uzatıp oturur, bu tür hareketlerimizle bol bol alkış toplardık. Bir iki ödül de almış, bunun üzerine büyük yarışmalara katılmıştık, ama önemli yarışmalarda Danimarka’dan, İsveç’ten tatile gelmiş, sarışın, incecik, yanık tenli çiftlere yenilirdik hep. Ben de sarışın ve inceciktim, ama onlar gibi değil, daha İngiliz gibi, bilmem anlatabiliyor muyum, TV reklâmlarına çıkan mankenler gibiydim. Hep olduğumdan daha büyük gösterirdim, pop şarkıcıları hayranlarının kulüplerine katılıp çığlık atmalar falan gibi bir yeniyetmelik dönemim olmadı hiç. Sanırım Howard’ı çeken de bu oldu, gerçek anlamda ciddi olmadım hiç elbette, ama öteki kızlardan biraz daha aklı başındaydım.
Howard tanıştığımızdan altı ay sonrasına kadar beni sevdiğini söylemedi; o sıralarda bile başka çocuklarla çıkıyordum ?mahallenin yıldızları derdim onlara, gerçi pek yıldız sayılacak biri de yoktu aralarında ya? ama çıktığım çocukların hiçbiri Howard’a benzemezdi. Howard aya, yıldızlara bakıp, “Düşünsene, milyonlarca mil uzaktalar” der, bazan beyninin kaydettiği kesin rakamları da söylerdi. Howard’ın tok bir sesi vardı, Michael Denison’a benzetirdi bazan sesini. Sesinin yardımıyla çok iyi bir satıcı olabilirdi isteseydi, ama hiçbir zaman pek hırslı olmadı. Evlilikten ilk sözeden ben olmuştum ?o sırada on altı yaşındaydım? ama Howard beklememiz gerektiğini söylemişti. Howard’a Elm Street Garajı’nda yağ, pas içinde çalışmaktan daha iyi bir iş bulması gerekeceğini söylediğimde yeterince para kazandığını söylemişti. Onun hiç hırsı olmaması konusunda birkaç kez kavga etmiştik, sonra ayrılmış, tam üç ay boyunca ayrı kalmıştık; ben birbiri ardına birçok çocukla çıkmıştım, hepsi de müziğe tempo tutamayıp parmaklarını şaklatan, mesajı kapmaktan sözeden, “abicim uçurdu bu beni” diye konuşan beş para etmez çocuklardı. Sanki yine okulda Mr. Slessor’la karşı karşıya kalmış gibiydim. Howard’ı orada burada kederli kederli tek başına dolaşırken görüyordum, içkiye başladığını duyduğumda barışmamız kaçınılmaz oldu. On yedinci doğum günümden hemen sonra nişanlandık. Sonra da ciddi ciddi planlar yapıp para biriktirmeye başladık, Howard Oak Crescent Kullanılmış Araba Pazarı’nda daha iyi bir iş buldu. Eskisine göre sevişmelerimiz de ciddileşti; ama birkaç kez parkta, ağaçların arasında “Koyak” dediğimiz yerde kendimi ona teslim etme noktasına çok yaklaştığım halde sevişmelerimizin fazla ciddileşmesine hiç izin vermedim. Her neyse, uzun sözün kısası, ben on dokuzumu bitirdiğimde evlendik. St. Olave Kilisesi’ndeki küçük, güzel, beyaz gelinlikli nikâhtan sonra Horrock’ta portolu, beyaz şaraplı, Renshaw’dan ısmarlanmış üç katlı düğün pastalı bir düğün oldu, herkes bizi, biz herkesi öptük. Bu düğün babama biraz pahalıya patladı, ama Baxendale’de ustabaşı olarak iyi para kazanıyordu; üstelik iki kız çocuğu doğduğunda er ya da geç böyle bir masrafı olacağını biliyordu herhalde. Her neyse, işte Howard’la ben artık karı kocaydık, Tanrı bizi ayırana dek.
Belediyenin sosyal konutlarında oturabilmek için adımızı yazdırıp sıramızı beklerken annem babamla oturduk (Howard’ın annesiyle babası hava saldırısında ölmüşlerdi, Howard’ı Tinmarsh’taki teyzesi büyütmüştü). Aynı evde oturmak pek hoşumuza gitmiyordu, duvarlar da çok inceydi. Ama şanslıydık, çünkü Bradcaster’daki bekleme listesi pek kabarık değildi, kendi evimize taşınıp iki üç parça eşyamızı yerleştirip sonra yavaş yavaş yeni eşyalar almak çok heyecan vericiydi. Ev için bir şeyler almak her zaman gerçek bir zevktir; uzun süre, birbirimize aldığımız armağanlar hep kömür kovası, mutfak eşyası gibi şeylerdi. Çoğu kişi gibi bizim de taksitle aldığımız yığınla eşyamız vardı, ama Howard’ın hem ücretli, hem primli iyi, temiz bir işi vardı, ben de Hastings Road Süpermarketi’nde fasulyelerle sabun tozlarını raflara yerleştiriyordum. Çocuk isteyip istemediğimize bir türlü karar veremiyorduk; Howard sürekli, büyük bir ciddiyetle Yeni bir Savaş Tehlikesinden ve Hidrojen Bombasından sözediyor, böyle bir zamanda dünyaya yeni bir çocuk getirmenin haksızlık olacağını söylüyordu. Evlendikten sonra daha da ciddileşmiş, Sorumluluklarım dediği şeyleri dilinden düşürmez olmuştu. Howard’ın söylediklerine pek kulak asmıyordum, ama anne olmak istiyor muyum, istemiyor muyum, karar veremiyordum. Bazı akşamlar, Howard şöminenin yanındaki koltukta, ben onun yanıbaşındaki halının üzerinde oturmuş televizyon seyrederken, üst kattan küçük bir çocuğun “Annecim” diye seslenmesi ne hoş olurdu duygusuna kapıldığım oluyordu. Bu duygu özellikle, anneyle çocuğu aynı sabunu kullanırken, ya da anne çocuklarını çok sevdiğinden, bütün giysilerini Blink’le ya da başka bir deterjanla yıkarken (aslında hepsi aynı şey) ya da anne, baba ve küçük çocuklarını besleyici, lezzetli Şu ya da Bu Hazır Balıklarını yemeye hazırlanırken gösteren reklâmları seyrederken geliyordu. Ama Howard’la ben, hayatımız pek heyecanlı geçmese de, birlikte iyi vakit geçiriyor, akşamları dans ediyor, sinemaya gidiyorduk (Sinema aslında para vermek zorunda olduğunuz büyük ve biraz rahatsız bir TV gibidir). Bazı hafta sonları Howard Araba Pazarı’ndan ödünç bir otomobil alırdı; birlikte kırlarda bir yerlere gidip çay içerdik. Bir iki kez gerçekten büyük bir araba almıştı ?Bentley, Cadillac falan gibi, arabalardan pek anlamam? Bradcaster’dan kilometrelerce uzaktaki taşra kasabalarından birindeki otellerden birine yemeğe gitmiştik. Hani alçak tavanlı, duvarları bakır kaplı, her yanı Oxo etsuyu kokan yerler vardır ya, onlardan birine. Ben dünyalar güzeli, Howard BBC sesiyle etkileyici, dışarıda koca otomobilimiz, görenler bizi bir şey sanırdı. Zavallı Mr. Slessor’ın deyimiyle, acayip havalı takılmıştık. Arada bir böyle bir şey yapmak hoş oluyordu.
Arasıra Howard’ın sıkıntılı olduğunu farkediyordum. Dediğim gibi, hırslı biri değildi, ama bir iki kez, özellikle bir filmden, TV programından, ya da Daily Window’da bir şey okuduktan sonra, “Yahu şu dünyanın nesini göreceğiz hayatta?” ya da “Senin elmaslarla, minklerle kaplanman gerekirdi” demişti.
O zaman ben de “Öyleyse niye bir şeyler yapmıyorsun?” diye karşılık vermiştim, aslında ciddi değildim söylediğimde, çünkü gerçekten şükredilecek bir durumdaydık, evimiz, televizyonumuz, dolapta bir şişe portomuz, kilerde yeşil limonlarımız vardı, arada bir gezmeye gidip kendi çapımızda hayatın tadını çıkarıyorduk.

Anthony Burgess
Bir Elin Sesi Var
Özgün adı: One Hand Clapping
Çeviri: Roza Hakmen
Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Nisan 1989

Anthony Burgess’in Hayatı
Asıl adı John Burgess Wilson olan yazar 1917’de İngiltere’de doğdu. Manchester Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı ve sesbilim öğrenimi gördü. Otuz yaşlarına kadar en büyük arzusu besteci olmaktı. Bir senfoni dahil, çok sayıda müzik eseri besteledi. 1940-46 arasında İngiliz ordusunda yer aldı, 1946-50 yılları arasında Birmingham Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1954’ten 1959’a kadar Malaya ve Borneo’da Eğitim Bakanlığı görevlisi olarak çalıştı. 41 yaşında İngiltere’ye döndüğünde beyninde bir tümör olduğunu ve bir yıl içinde öleceğini öğrendi. Burgess o bir yıl içinde beş roman birden yazdı. Kendisine yanlış teşhis konulmuş olduğu anlaşıldıktan sonra da aynı hızla yazmayı sürdürdü. Aralarında Otomatik Portakal (Bilgi, 1996) adıyla Türkçe’ye çevrilmiş A Clockwork Orange, Nothing Like The Sun ve The Malayan Trilogy’nin de bulunduğu 16 roman, beş eleştiri kitabı, çeşitli senaryoları ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Romancılığının yanı sıra gazetecilik, eleştirmenlik ve dilbilim çalışmaları da olan Burgess, çağdaş İngiliz edebiyatının en verimli yazarlarından biridir. Türkçe’de ayrıca Piyanoçalanlar (YKY, 1996) adlı kitabının yanı sıra Altıkırkbeş tarafından yayımlanan Gizli Hava Müzesi (1995) adlı derlemede de bir öyküsü bulunmaktadır.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
İlk Kürtçe Roman Şivanê Kurd, (Kürt Çoban) – Erebê Şemo

"Geleneksel Kürt edebiyatın modernize etmek ve yeni anlatım biçimleriyle yeni kanallar bulmayı amaçlayan, Kürt romanının öncülerinden 1897 1978 yılları arasında yaşayan...

Kapat