Bir Sonraki Erteleme Üzerine – Didem Mazlum

“Ölü toprağı serpilmiş şu bedenler şimdi sosyal algının eşiğinde tüm var oluşu geride bırakıp kimyayı bozma denemesi yapıyorlar. İnsan amellerin zaruriyeti içinde cansız bir yaprak gibi sürükleniyor. Yeşile çalanlar, -ki onlar hala canlı kalabilmekte, işte onlar; başkaldıran, sürünün kurda en yakın tarafı. Bu koşuşturmacanın baskın geldiği manevi kırılmalar; kalbin en iç bölümünde bir odacıkta hapsolmuş, ağırlığınca ruhu daraltmakta. Ve böylelikle uzaklaştığımız öz, sanki doğduğumuzda elimize verilen boş levhayı seküler bir yağmacılıkla doldurmaya and içmiş gibi yok olup gitmekte.

Kanayan, kanayan ve kanadıkça olgun boşluklar açan diplerimize. Gizli, saklı, öngörüsüz ve sistemin canavarı haline gelen maddi isteklerimize dişlerini geçirmiş ve dönüp dolaşıp kendini yok edecek karmanın eşsiz döngüsü. Her birimiz kendimiz olamayacak ve kendimizi gerçekleştiremeyecek kadar dış etken baskılarla şekillendirildiğimiz dünya düzeninde; piramidin yalnızca 2. basamağında volta atıp duruyoruz. Sistem adaletten yoksun, döndürdükçe döndürüyor çarklarını üstümüzde ve bize inanın diyor, bizden koşulsuzca inanmamızı bekliyor!

Bir insan, yalnızca tek bir insan; gözün gördüğü, aklın bildiği şu dünyadan arınıp görebilecek miydi asıl olanı? Etten ve kemikten, kesildiğinde derisi; canı acıyan, kanı akan oluk oluk ve ağlayan. İşte bu insan ayakta dimdik durduğu zaman dünyaya ahkam kesecek iki kelam edebiliyor. Bu et parçası elini savurup rüzgarıyla fırtınalar estirdiğini sanıyor ya, işte o zaman; ağaçlar kulakları uğultacak rüzgarları haber etmeye başlıyor insana.

Ruhumuz özünden, tözünden koparılalı çok oldu. Ruh ne zaman varlığını var oluşuna layık olarak deneyimledi? Bu deneyimden insana bir iz, bir renk kaldı mı? Muamma… Muamma gibi kör bir açılım gözün gördüğü, ulaşmak istediği, bedenini daldırıp yıkadığı sular; insanlığın tüm ruhsal pisliğini dünyanın tüm ari sularına karıştırmakta. Ruh, içine karıştığı suyun devinimiyle insanlığa dingin bir şekilde sinmekte. Kokusu isli, isli bir beyaz ki tüm saflığından ayrıştırılmış.

İnsanın içinde bulunan “her” yani olmak arzusu, “hiç”liğin doğasından çok uzak ama anlam itibariyle onun doğasına en yakın -ki yaradılıştaki ikilik kuralı tıpkı iyi ve kötü gibi seçimlerimizi katileştirip doğru ve yanlışın önemine uygun insan tek tipleri yaratıyor. Biri olmak zorundaysan eğer, sosyal sınırların icazet ettiği kadarıyla biri; toplumun denkliğine ve ahlakına uygun süslenmiş vitrinlere sahip biri olabiliyorsun. Devleti özgür olmadıkça, özgürlüğü elinden alınmış ve sözü kanun addledilen büyüklerinin kamçılarıyla yol alan bütünün parçası olan biri.

*Ruhsal mücadelenin sosyal mücadeleye dönüşüp soğuk taşlara oturttuğu, şiddet karşısında *bir öncekinin öbür yanağını da döndüğü pasif direniş; tren yollarının önünde sivil itaatsizliğin sükunetiyle ruhta ve toplumda bağımsızlığını ilan etmişti, yıllardan 1945’ti.

*Mahatma Gandhi
*Hz. İsa

Geç kalmış, erken toplumlar ya da erken olgunlaşıp geçmişe dönmek isteyen bihaber toplumlar, yani burada biz hangisi sayılıyorsak eğer; hatalardan bir milim sapmadan aynı çizginin üzerinde yerimizde sayıyoruz, yıllardan 2013.

Toplumda belirlenen ölçülerin dışında kaftan giyenlere ilk taşı atan ne yazık ki yine günahkarlar oluyor. Çünkü; bireysel mantık sindirilmiş, topluma dayatılan bir mantık hasıl olmuş durumda. Uzaktan düğmeye basıyorlar ve ruhunu yitirmiş bedenlerimiz isteğe göre hareketlenmeye başlıyor. Erklerin “birey olmak” gerçekliğini örtbas etme çabaları; yaratmak istedikleri model toplum korosundan çatlak sesleri temizlemeye yönelik ileri demokrasi adımlarına destek veriyor. Sınırlarını çizdikleri ve yalnızca kendi çıkarlarını etkileyen, içi boşaltılmış Demokrasi kavramıyla geçmişin intikamı alınırken, toplumu oluşturan bireyler insani özünden koparılıp tek tipleştiriliyor.

Ey insan; sen en iyisi düşünme, sen en iyisi(ni) bilemezsin ben varken! Sen en iyisi parlat şu çarkları da dönmeye devam et, ey insan düzen bu, baz da olur bozan da! “

Yukarıdaki yazıyı Ocak 2013 tarihinde umutsuzluk taşıyan cümleler kurarak yazmıştım. Toplumun içinde bireysel var oluşu sorguluyordum. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini varsayarak, düzenin bu olduğuna inanarak, geleceği göremeyerek. Taa ki Haziran’da bir ışık tüm karanlığı aydınlığa, tüm umutsuzluğu umuda çevirene kadar.

Sonra bir ağaç çıkıyor, bir ağaç ki milyonlarca meyve dalında. Zamanı gelmiş; pişmiş ve düşmüş meyveleri Türkiye’nin dört bir yanına. Ağaç Büyük İskender değil, gölge etmiyor, kızdırmıyor Diyojen’i. Ağaç fikirlerle dolu, ağaç direniyor, ağaç gövdesini siper etmiş haksızlığa. Ağaç Ethem, Ağaç Abdullah, Ağaç Mustafa, Ağaç Mehmet, Ağaç İrfan, Ağaç Lobna, Ağaç Berkin, Ağaç halk olmuş; kah gövdesiyle girmiş toprağın altına, kah kökleriyle sıkı sıkı tutunmuş hayata. Ağaç haykırıyor; Haziran’da ölmek zordur, ölmek yok Haziran’da!

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Devletten Alevilere: Ama Sizin Adınız Ne? Benim Dengemi Bozmayınız – Selbin Yılmaz

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi hocalarından Pınar Ecevitoğlu ve Ayhan Yalçınkaya?nın birlikte kaleme aldığı ?Aleviler Artık Burada Oturmuyor?, Dipnot Yayınevi...

Kapat