Borçlandırma Siyaseti / Türkiye’de Finansal İçerilme – Ali Rıza Güngen

Neden Türkiye’de finans sistemi, herkese birden fazla kredi kartı vermek, borç ve kredi temin etmek için adeta çırpınıyor Türkiye, nasıl ve niçin bir “krediye hücum” diyarına, bir “borçlu devletine” ve borçlular ülkesine dönüştü?

Ali Rıza Güngen, bu basit soruların cevabını hem ayrıntılı verilerle, hem derinlemesine bir analizle, gayet de yalın bir şekilde ortaya koyuyor. 2001 ekonomik krizi sonrasında adım adım inşa edilen borç siyasetinin nasıl yönetildiğini gösteriyor. Ve tabii bu borçlandırma rejiminin asla bir saadet zinciri olmadığını da gösteriyor. Geçici bir “yoksulluğu hafifletme” perdesinin arkasında derinleşen eşitsizlikler ve süreğen krizler var.

Borçlandırma Siyaseti, Türkiye ekonomisinin yapısal “gerçeğini” anlamak için, kilit önemde bir çalışma.


ÖNSÖZ

Ali Rıza Güngen’in Borçlandırma Siyaseti: Türkiye’de Finansal İçerilme başlıklı çalışmasının özgün bir hipotezi var: Türkiye’de “finansallaşan kapitalizmin yeni tür “… yurttaş yaratma uğraşının bir projeye dönüşerek 2010’lar başında devlet kademesinde hâkim olma..” sürecinin irdelenmesi. Güngen bu projenin uygulamaları ve sonuçlarının, Türkiye’de
1980’lerde başlayan finansallaşmanın bir veçhesini oluşturduğunu ileri sürmekte. Günümüzde medya deyimiyle her
yerde ve her şeyde bir “yerli ve milli” unsur yaratma projesinin öznesinin irdelenmesi ve bu “öznenin” devlet kademelerinde nasıl şekillendirilmekte olduğunun analizi de denilebilir.
Analizi diyorum, çünkü Güngen’in çalışması hiçbir şekilde sadece basit bir tarihçe öykücülüğünden ibaret değil. Giriş ve Sonuç dahil olmak üzere toplam yedi bölümden oluşan
bu kısa ve vurgulayıcı çalışma, finansallaşma sürecini “sadece 21. yüzyılın ilk yıllarında giderek önemi vurgulanan bir
dönüşüm çağrısı değil, aynı zamanda bir kalkınma stratejisi
unsuru olarak” değerlendiriyor. Türkiye bağlamında, Güngen’in analizinin odağında üç alana yayılmış “… açık çelişkiler söz konusu: enformel istihdamın payı, İslâmî finansal derinleşmenin bağrında taşıdığı sorunlar ve bağımlı finansallaşmanın beraberinde getirdiği çelişkiler…”
Gerek mikro, gerekse makro düzeyde verilerle ve Marksist ekonomi politik yazınının katkılarıyla bezenmiş çalışma
sadece yurttaşın değil, devletin de finansallaştırıldığı bir sahte
yeni dünyayı anlatıyor. Susan Strange’nin kumarhane kapitalizmi diye dramatize ettiği bu sahte dünyanın ana düsturu,
kuşkusuz ki, paranın değerinin artık nesnel bir değer ölçüsüyle tanımlanamadığı bir tarihsel dönemecin ürünü olması. Bu dönemeç yeni ve bitmez tükenmez koşullandırmalar
ile birlikte Türkiye benzeri yarı-çevre ekonomilerini bir yandan borçlanmaya dayalı spekülatif büyüme içine hapsederken, mal ve finans piyasalarını da yerçekimi yasalarını yadsıyan bir köpük ekonomisine dönüştürüyor.
Sanayi sektörleri daralan, istihdam kayıpları şiddetlenen
ve gerçekte büyüyemeyen ekonomilerde “toparlanma artık
büyümeye dönüştü” düşleri içerisinde olan finans dünyası,
reel ekonominin gerçeklerinden kopuyor. Bu arada küresel
sermaye de birikimini artık sanayi yatırımları üzerinden değil, finans dünyasının sanal rantları ile sürdürmeye yönelmekte ve adeta sanayisiz ve istihdamsız bir köpük kapitalizmi kurgulamaktadır. Ancak bu “kopuş” finans sermayesinin
başına buyruk büyümesinden ibaret değildir. Güngen’in ifadesiyle “Finansallaşmayı üretimden kopmuş finans âleminin genişlemesi olarak değil, sermaye birikimi sürecinde faiz getiren sermaye ve hayalî sermaye biçiminin önem kazanması olarak ve hayalî sermaye ile sermayenin harekete geçirilmesi üzerinden tanımlamak “yerinde olacaktır.
Daha geniş bir bakış açısıyla, kapitalizm bu tür finansal
spekülasyon oyunları olmadan sermaye birikimini sürdürebilecek midir?

Önce biraz tarihe bakalım: Kapitalist dünya 1950 sonrasında sanayileşme ve ticaret politikalarının devlet müdahaleleri tarafından yönlendirildiği ve finansal sistemin ulusal
politikalar tarafından düzenlenerek sıkı bir şekilde denetim
altına alındığı bir uluslararası sistemin inşasını gerçekleştirmiş idi. 1950-1974 arası baş döndürücü büyüme hızlarıyla
geçildi. Öyle ki, 1950-1974 arası iktisadi büyüme yazınında
“altın çağ” diye nitelendirilir oldu.
Ancak, artan küresel rekabet ile birlikte kapitalizmin değişmez yasaları işlemekteydi. Üretim kitleselleşip sermaye
birikimi yoğunlaştıkça kâr oranlarında da kaçınılmaz düşüş
boy gösteriyordu. 1960’ların ortalarından başlayarak hemen
hemen tüm kapitalist dünyada sanayi kârları gerilerken, altın çağın sonuna yaklaşılmakta olduğu anlaşılmaktaydı. Sermayenin ulusal sınırlar içindeki birikim temposu yeni yatırımları gerçekleştirmek için çok daha yüksek kârları gerekli kılmaktaydı. Ancak sermayenin kârlılığı içinde bulunduğu ulusal pazarın büyüklüğü ile sınırlı durumdaydı. Geriye
tek bir seçenek kalmaktaydı: sermayenin hızla finansal yatırım alanlarına çekilmesi ve uluslararasılaşması.
Böylece “finansal sistemin kuralsızlaştırılması ve serbestleştirilmesi” yeni-muhafazakâr neoliberal politikaların temel şiarı haline dönüştürüldü. Kâr oranlarındaki durgunluğun aşılması ancak 1980 sonrasında ABD’de başkan Reagan ve Fed başkanı Volcker’in muhafazakâr sermaye yanlısı politikalarının devreye sokulmasıyla mümkün olabilmişti.
ABD’de 1980’lerin ortalarından başlayarak finansal kesimlerin getiri oranlarında belirgin bir yükselme gözlendi.
Ancak bu artış, reel sektör şirketlerinin giderek rantiye gibi
davranarak, kârlarının faaliyet dışı finansal spekülasyon yatırımlarından beslenmesiyle mümkün olabilmişti. Özetle, finansal spekülasyon ve finansal rantlar, sanayi kârlarındaki
gerilemeyi telafi etmekteydi.

Öte yandan, 20. yüzyılın son çeyreğinde Amerika artık çoğunlukla finansal hizmet ve tasarım üreten bir ekonomi haline dönüşürken, “mamul mal” üretimini Avrupa ve giderek Uzak Doğu Asya’ya bırakmaktaydı. Bu bölgelerde üretilen mallar ise, finansal değerlerin şişkinleştirdiği “kâğıt”larla
karşılanmaktaydı. Ancak söz konusu “kâğıt”ların dünya finans piyasalarındaki değeri ise spekülatif davranışların körüklediği ve sanal inançların beslediği hayalî değerlerden
ibaretti. 2007/2008’de yaşananlar işte artık bu sanal dünyanın, “kendin söyle, kendin inan” masalından ibaret sahte değerler sistemini çökertti. “Toksik varlıklar”, “eşik altı – vasıfsız krediler” gibi sıfatlar bu dönemin ürünü oldu.
Başını ABD’nin çektiği kapitalist dünya, üretim sürecini sahte finansal değerlerle sürdürme gayreti içerisindeyken küresel ekonominin ticaret ve finans akımları arasındaki dengeyi yok etmişti.
Küresel sermaye 2009 finansal krizinden bu yana durgunluk içerisinde. Büyük durgunluk diye anılan bu dönemin yol
açtığı dönüşümlerden belki de en önemlisi devlet aygıtının
yeniden yapılandırılması oldu. Bu kriz sürecinde sermayenin kazanımlarını korumak ve daha da güçlendirmek; emeğin karşılaştığı yıkım ve yoksullaşmanın sisteme karşı bir
toplumsal başkaldırıya dönüştürülmesini engellemek amacıyla etnik, cinsiyet, dinî inanç ve milliyetçilik bazında hayalî düşmanlar yaratmak gerekliydi.
Yakında yitirdiğimiz Mısırlı sosyolog Samir Amin’in ifadesiyle, “kapitalizm artık dünyamızı şiddete ve açık savaşa başvurmadan yönetememektedir.” Bu sürecin Türkiye’ye
olan yansımalarının ilk elden tanıklarından biri olan Ali Rıza Güngen’in kitabı bir başucu niteliğinde. Kalemine sağlık.
A. ERİNÇ YELDAN


Giriş

Elinizdeki çalışmada Türkiye’de piyasaya daha fazla içerilmiş, banka hesabı bulunan, kredi kullanan, faiz hesabı yapan, birikimini finansal piyasada değerlendiren yurttaş yaratma uğraşının bir projeye dönüşerek 2010’lar başında devlet kademesinde hâkim olduğunu gösteriyorum. Bu projenin uygulamaları ve sonuçlarının, Türkiye’de 1980’lerde
başlayan finansallaşmanın bir veçhesini oluşturduğunu ileri sürüyorum. Bu kitap incelediği dönemi politika yapımına odaklanarak ve borç siyasetinin çelişkilerine dikkat sarf
ederek aktarıyor. Alan bağlamında bu çalışmanın üç açıdan
farklı olduğunun altını çizmek isterim: Çalışmanın öncelikli katkısı Türkiye’de borçlu devletine dönüşümü (borç refahı devleti inşasını) daha geniş finansallaşma tartışması içine
yerleştirmesinde ve bir devlet projesi olarak finansal içerilmenin yeni çelişkiler ortaya koyduğunu göstermesinde yatıyor. Dayandığı eleştirel siyasal iktisat perspektifi sayesinde politika tepkilerini sınıfsal mücadelelerin ve çelişkilerin
yansımaları ışığında değerlendiriyor. Bu kitapta Türkiye’de
finansal içerilmenin özgünlüklerini ve başka ülkelerle benzerliklerini bu alandaki diğer eleştirel çalışmaları destekleyerek ve onlardan faydalanarak açıklıyorum. Finansal içerilme yazınına Türkiye deneyimi üzerinden yakın dönem değerlendirmesi ile bütünlüklü bir katkı sunuyorum. Son olarak Türkiye’deki içerilmenin özgünlüklerini ve bağımlı finansallaşma arka planında beraberinde getirdiği çelişkileri,
sorunları seriyorum.
Borç siyasetine yaklaşımımın ipuçlarını Birinci Bölüm’de
sunuyorum. Finansallaşma kavramını ise takip eden bölümde ele alıyorum. Finansallaşmayı üretimden kopmuş finans
âleminin genişlemesi olarak değil, sermaye birikimi sürecinde faiz getiren sermaye ve hayalî sermaye biçiminin önem
kazanması olarak ve hayalî sermaye ile sermayenin harekete
geçirilmesi üzerinden tanımlıyorum. Dolayısıyla İkinci Bölüm’de kısa bir kuramsal pozisyon tarifine girişiyorum.
Finansal içerilme sadece 21. yüzyılın ilk yıllarında giderek
önemi vurgulanan bir dönüşüm çağrısı değildi, aynı zamanda bir kalkınma stratejisi unsuru olarak sunuluyordu. Uluslararası yazının etkisini, kalkınmanın menkul kıymetleşmesi olarak anlaşılabilecek genel dönüşümü ve bahsettiğimiz
olgunun daha geniş kalkınma evreniyle olan bağlantılarını
Üçüncü Bölüm’de gösteriyorum. Dördüncü Bölüm’den itibaren ilk bölümde ipuçlarını vermeye çalıştığım tarihsel arka planı, Türkiye verilerini yorumlayarak aktardım. Bu bölümde Türkiye’de finansallaşma dönemlendirmesi yapıyor,
AKP yılları olarak da adlandırılan 2001 krizi sonrasındaki
hane borçlanması sürecini ele alıyorum. Sözünü ettiğim çözümlememi finansal içerilme politika yapım süreciyle ilişkilendiriyorum. Türkiye’de finansal eğitim girişimlerini, kredi kampanyaları ve mikrokredi uygulamalarını önemli örneklere odaklanarak Beşinci Bölüm’de inceliyorum. Muhafazakâr içerilme olarak tarif edebileceğim bu dönüşüm üç
alanda açık çelişkilerle malul: Türkiye’de enformel istihdamın payı, İslâmî finansal derinleşmenin bağrında taşıdığı sorunlar ve bağımlı finansallaşmanın beraberinde getirdiği çelişkiler Türkiye’deki finansal içerilme sürecinin geleceğine önemli etkilerde bulunacaklar. Bu tartışmayı Altıncı Bölüm’de sunuyorum. Son bölümde finansallaşmanın ve
devletin finansallaşmasının yansımalarını ve muhtemel sonuçlarını kısaca tartışıyorum. Özellikle yakın dönemde giderek zemin kazanan kamusal finans araştırmalarının izdüşümlerine değinerek nasıl alternatifler önerilebilir konusuna değiniyorum. Bu sorunun cevabını birkaç sayfada sunmak mümkün olmasa da kitaptaki temel izleği derleyip toplarken başka çalışmaları tetikleyecek biçimde olasılıklar ve
alternatifleri ortaya atmaya çalışıyorum.
Bu kitap öncelikle bir makale fikri olarak 2014-2015’te
doğdu. Türkiye’deki finansal içerilme stratejisini politika yapımını ön plana çıkartarak ele alan bir makale taslağını 2015
yılı sonbaharında olgunlaştırmıştım. Makaleyi ancak bir yıl
sonra teslim edebildim. Bu süre zarfında Türkiye’de hak ihlalleri ve şiddet dalgasından payımı bir nebze aldım. Geriye
baktığımda hayatım boyunca hiç olmadığı kadar hakarete
uğradığım bu dönemde niye bilimsel bir faaliyet sürdürmeye çalıştığıma halen şaşırıyorum. Çalıştığım “üniversite”de
hakkımda başlatılan soruşturma, Barış için Akademisyenlere açılan davalar ve aylar boyunca işimi koruma mücadelesi konu üzerinde kapsamlı düşünmemi geciktirdi. 2016 yılı
baharında soruşturmayı tamamlayarak beni işimden etmek
amacıyla dosyamı YÖK’e gönderen Ondokuz Mayıs Üniversitesi yöneticilerinin hevesleri, Danıştay’ın üniversite disiplin yönetmeliğiyle ilgili kararı nedeniyle Temmuz ayı başında kursaklarında kalmıştı. Ancak aynı yılın Eylül ayında
OHAL yetkilerine dayanarak işimden çıkartılmamı tekrar istediler ve hiçbir engelle karşılaşmadılar. Türkiye üniversitelerinde çalışmamın 2016 yılı Kasım ayında bir kararnameyle yasaklanması hem başka işlerle hayatımı sürdürmeye çalışmamı gerekli kıldı, hem de aralarında bizzat bu kitabın daha kapsamlı araştırmalardan beslenmesini sağlayacak proje
ve iş başvurularım da dahil olmak üzere çeşitli girişimlerimi akamete uğrattı.
2019 yılında ancak yayımlanabilen Türkiye’nin finansal
dönüşümü konulu bir derlemenin çalışmaları sırasındaki
uğraşlarım zihnimi toplamama katkıda bulundu. Bu kitabın
omurgası ve bölümleri ise esasen 2018 yılı baharında Ankara Dayanışma Akademisi’nin (ADA) etkinlikleri kapsamında verdiğim kısa ders sırasında biçimlendi. Çalışmalarım söz
konusu deneyimler olmasa, mevcut biçim ve içeriğe kavuşamayacaktı. Belki başka şekillere bürünecek, örneğin üniversitelerin soğuk odalarında çay altlığına dönüşen metinler,
çift rakamlı sayılarla indirilmesi şaşkınlık yaratan PDF versiyonlu makaleler halini alacaktı.
Uzun bir süreye yayılan yazma süreci ve bu kitabın hikâyesi çok sayıda teşekkürü gerekli kılıyor. Bütün süre boyunca devam eden ailem ve dostlarımın güçlü desteği olmaksızın herhangi bir akademik çalışma yürütmem esasen mümkün değildi. Sendikam Eğitim-Sen ilk aylarda maddi ve bütün bu yıllar boyunca devam eden hukuki destekle ayakta
kalmama yardımcı oldu. Dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu’nun girişimiyle
oluşan ve bir süre çalışmalarına katkıda bulunduğum Ekonomi ve Sosyal Politika Araştırmalar Grubu 2018-2019’da
düzenli bir raporlama alanı sundu, akademisyenler ve uzmanlarla ayrıntılı tartışma imkânı sağladı. Aynı zamanda
Türkiye’de muhalif söylemi işleyen çeşitli uzman, bürokrat
ve danışmanların piyasacılık savunularına yakından tanık
olmamı mümkün kıldı. Off-University Organisation für den
Frieden e.V. olanaklarıyla 2019-2020’de verdiğim çevrimiçi
dersler akademiyle olan bağımı tazeledi, bu çalışmaya dolaylı katkı sunan ülke örnekleri taramama önayak oldu. Türk
Sosyal Bilimler Derneği büyük bir akademik geleneğin parçası olma isteğimi kamçıladı. Ulusal Bilimler, Mühendislik
ve Tıp Akademisi İnsan Hakları Komitesi, uzaktan araştırmacı programı ile 2019 yılında Carnegie Mellon Üniversitesi’ne katılmamı sağladı. Seyahat hakkımın Türkiye Cumhuriyeti devletince elimden alındığı 38 aylık bir dönemin son
aylarında CMU üzerinden akademik kaynaklara daha rahat erişim imkânına kavuştum. York Üniversitesi’nin misafir öğretim üyesi olarak beni kabul etmesi iş aramakla geçireceğim zamanı kitabın son halini vermem için ayırabilmemi sağladı ve 2020 yazında kitaba son noktayı koyabildim.
Kitaba kendileri öyle düşünmeseler de doğrudan etkide
bulunanları ayrıca anmam gerekir. Doktora sonrası araştırmam sırasında borç refahı alanını ilgilerim arasına sokan,
doktora çalışmamda uzanamadığım alanlara doğru yol almamı teşvik eden Susanne Soederberg birikmiş sorularıma cevaplar bulmam konusunda yardımcı oldu. Galip Yalman ve Thomas Marois derleme kitap çalışmalarına beni editör olarak dahil ederlerken tekrar finansal içerilme üzerine yazmamı ve Türkiye’deki finansal dönüşümü eleştirel siyasal iktisat alanından bütünlüklü ifade etmek için uğraşmamı sağladılar. Ümit Akçay ile Türkiye’de ekonomi yönetimi üzerine
düzenli görüş alışverişinde bulunmak her zaman bir avantajdı. Doktora tezimi bitirdikten sonra daha az temasımız olsa
da Oktar Türel her daim başvuru kaynağımdı.
ADA Kitaplık Komisyonu’ndaki değerli akademisyenler Yasemin Özgün, Coşku Çelik ve Barış Ünlü’ye kitabı tamamlamam konusunda yüreklendirmeleri nedeniyle özellikle teşekkür ederim. 2018 yılındaki ADA dersinin katılımcılarına da müteşekkirim. Çalışmanın son taslağını okuyan
Elif Karaçimen ve Berkay Ayhan kıymetli önerilerde bulundular. Kitabın bu hali ve varsa hatalar elbette bana aittir.

Düşüncelerimi dinleyen, eleştirisini esirgemeyen, öğrenme isteğimi canlı tutan ve heyecanımı paylaşan Sümercan
Bozkurt Güngen’in sevgisi ve desteği olmaksızın bu kitap tamamlanamazdı.


BİRİNCİ BÖLÜM
Borç Siyasetine Giriş

2020 yılının bahar aylarında, Covid-19 salgını sırasında,
Türkiye ekonomisi tarihinin en yüksek istihdam kaybını deneyimlerken ilginç ve ancak beklenebilecek bir gelişme gerçekleşti. Zor durumda olan beş milyon haneye tek seferlik
gelir desteği sağlanırken, toplamda yedi milyonu aşan sayıda kişi bir kampanya kapsamında duyurulan temel ihtiyaç
kredisine başvurdu. Piyasadaki oranlardan daha düşük faizli ve devlet bankaları tarafından verilen bu kredi yanı sıra
190 bin küçük ve orta ölçekli işletmeye ve bir milyonu aşkın
esnafa yine devlet bankaları aracılığıyla aynı dönemde kredi
sağlandı. Mart ayından Mayıs ayına kadar o dönemde ihtiyaç
kredisi borcu bulunmayan veya ihtiyaç kredisi kullanmamış
1,8 milyon kişi borçlandırıldı. Türkiye Bankalar Birliği’nin
verilerinden pandemi sırasında ihtiyaç kredisi kullanan yaklaşık beş milyon kişinin halihazırda zaten kredi borcunun
bulunduğu sonucu çıkmaktadır. 2020 baharında, 2017 ve
2019 yıllarındaki borçlandırma temposunu da aşan bir şekilde gerçekleşen kredi genişlemesi ile Türkiye’deki ekonomik çöküşün etkileri hafifletilmeye çalışılırken, bir yandan
da temel gelir desteği tartışmasının üstü kapatıldı ve esas politika tepkisi borçlandırma oldu.
Hanelere verilen tek seferlik gelir desteğini katbekat aşan
borçlandırma tepkisi, siyaset yapıcıların kısmen Türkiye’de
2018-2019 krizi yönetiminin mirası yüksek bütçe açıklarını
daha da artırmama isteğine, kısmen de milyonların finansal
piyasaya içerilme sürecinin rayından çıkartılmasına neden
olabilecek bir alternatif önlem ya da kamusal destek fikrinin
güçsüz bırakılması uğraşlarına bağlanabilir. Türkiye’de pandemi sırasında açıklanan ve iş dünyası temsilcilerinin katkılarıyla hazırlanan ekonomik kalkan paketi, yine aynı dünyanın temsilcileri tarafından yerinde ve doğru hamle olarak
değerlendirilirken, pandemi sırasındaki ekonomik önlemler toplumun geniş kesimleri bakımından daha önceki kriz
ve istikrarsızlık dönemlerinde olduğu üzere ancak sorunlarının ötelenmesi imkânı sunabiliyordu. Bu tespit gelecekle
kurulan böylesi bir ilişkinin, sorunları öteleme imkânının
ve borç yönetiminin siyasi projeler bağlamında önemsiz olduğu anlamına gelmemelidir. Hanelerin tasarruflarını nasıl
değerlendirdiği, harcanabilir gelirlerinin borçlarına oranı, finansal piyasalarla kurdukları ilişki 21. yüzyıl Türkiye’sinde
ana siyaset hatlarından birisi haline gelmiştir.
Borç siyaseti borç alan ve veren arasındaki ilişkinin gözetimi, düzenlenmesi, yönetilmesidir. Borçlanmanın teşviki ve idaresinde devlet kurumları kilit bir konumda olduğu için, başka birçok siyaset alanında olduğu üzere borç siyaseti alanında da devlet merkezî bir konumda yer almaktadır. 21. yüzyılda Türkiye’deki haliyle borçlanmayı kolaylaştıran, teşvik eden; aynı zamanda borçlanma sürecinin çelişkileriyle finansal mekanizmalar ve finansal derinleşme vizyonu aracılığıyla baş eden politika yapımının alanı pandemi
öncesindeki yıllarda da örneğin Türkiye’de kredi çılgınlığının baş gösterdiği başka bir dönem olan 2010-2011’de dolu-dizgin genişlemiştir. Bu gerilimin farkında olan siyaset yapıcılar, o dönemde de sorumluluğun bireye aktarımı için mekanizmalar ve kurumlar yaratmanın peşindeydiler. Söz konusu tartışmaya dönemin esas gündemi olan tüketici kredileri üzerinden değil, bir önceki on yılın sorunu olarak tartışılan devlet borçlanması üzerinden dahil olmuştum:
2011 yılının bir sonbahar gününde her zamankinden biraz daha erken kalkarak güne hazırlanmaya çalıştığımda
tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmeden aklımdaki soruların sıralamasını düşünüyordum. Doktora tez çalışmamın
sonuna yaklaşırken o zamanki adıyla Hazine Müsteşarlığı’na
görüşme için gidecek ve Strateji Geliştirme Dairesi Başkanı
ile görüşecektim. Sadece 1990’lar ve 2000’ler karşılaştırmasına dair sorular yeterli olmazdı, Hazine’nin 1990’lardakine
benzer çalkantılarla karşılaşması durumunda ne yapacağına
dair bir soru, kanımca, Müsteşarlığın resmî belgelerindeki
tavra benzer bir yanıtla karşılanacaktı. Daha sonraki görüşmelerimde de sıkça karşılaştığım üzere bunun zaten mümkün olmadığı ima edilebilirdi. “Daha etkin” bir borç yönetimi için alınması gereken önlemleri soracak olduğumda da
2001 sonrası Hazine’sinde her şeyin neredeyse mükemmel
olduğunu duymam ve yanıtın geçiştirilmesi çok olasıydı. O
kadar çok Hazine Müsteşarlığı raporu okumuştum ki, karşılaşacağım cevapları önceden ezberlemiş olabileceğimi düşünüyordum.
İçi boş yanıtlar alma ihtimalinin yüksekliğinin verdiği iç
sıkıntısıyla görüşmeye gittim ve beklediğimden daha iyi karşılandım, daha ilginç yanıtlar aldım. Daire Başkanı anlatmanın verdiği şevkle “olmaz ama,” diyerek, kendince olması
gerekenleri anlattı:
Nihai kararın tepede müsteşar tarafından verildiği bir düzen var. Mesela çizgi nereden çekilecek? Bir ihale yapıyorsunuz, şu kadar borçlanacağım diyorsunuz, enstrümanı
önceden ilan ediyorsunuz; işte, piyasa yapıcılar ihaleye girenler tekliflerini veriyorlar, teklifler Merkez Bankasında
toplanıyor, Merkez listeliyor Hazineye gönderiyor. Çizgi
bir yerden çekiliyor, o çizginin çekildiği yer bizim faiz oranını da belirliyor. O çizgi nereden çekilmeli konusu sonuçta tepede Müsteşar ya da Bakanın karar verdiği bir şey. Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü şöyle olsun diyor, riskle ilgili çalışmalar onu destekliyor ama bunun mesela biraz
daha kolektif akılla üretilmesi daha sağlıklı olabilirdi. Mesela tepede bir board olsa, finans profesörlerinden oluşan,
operasyonel, günlük işlere hiç bulaşmamış adamlar, tamamen zihinlerini boşaltmış daha makro seviyede işlere focus
olan bir board olsa bence daha sağlıklı olabilir diye düşünüyorum. Hazinenin genel bütçeyle yapılanması mı doğru yoksa daha farklı daha dinamik biraz daha bu işleri bağımsız yapan bir kurum mu olması lazım bunu sorgulamak lazım.1
Benim açımdan bulunmaz kıymette olan bu görüşler, Hazine’nin 2001 krizi sonrası yeniden yapılandırılmasının
uluslararası standartlar uyarınca borç yönetimi anlayışının
pekişmesini beraberinde getirdiği argümanımı birinci ağızdan destekliyordu. Bütün risk çalışmasının Hazine uzmanları tarafından yürütülmesine karşın son kararı verenin Müsteşar ya da Bakan olması dahi Daire Başkanı’nı rahatsız ediyordu. Dolayısıyla görüştüğüm uzman borç yönetiminin siyaset dışı olduğuna yönelik bütün vurgusuna karşın, siyasetin her zaman orada sırıttığının farkındaydı. Benim açım

1 Hazine Müsteşarlığı Strateji Geliştirme Daire Başkanı’yla Görüşme, 28.11.2011.
Bu ve benzeri görüşmeler ve Hazine Müsteşarlığı’nın devlet aygıtı içindeki konumuna ilişkin ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. Güngen, A. R. (2014),
“Hazine Müsteşarlığı ve Borç Yönetimi: Finansallaşma Sürecinde Bir Kurumun
Dönüşümü”, Amme İdaresi Dergisi, 47 (1): 1-21.

dansa anlatılanlar, “operasyonel, günlük işlere hiç bulaşmamış adamlar”, yani teknokratlar, finans profesörleri ve uzmanlar eliyle yürütülecek borç yönetiminin “daha sağlıklı”
olduğunu düşünenlerin, aslında borç yönetimini siyaset dışı olan (olması gereken) bir faaliyet biçiminde gördüklerini
daha iyi açıklamama olanak sunuyordu.
Devletin borcunun bu şekilde yönetilmesi isteği ortak çıkarın ne olduğuna ayrıcalıklı bir kurulun karar verebildiği
bir siyasetsizleştirme arzusuydu. Devletin vergi toplayarak
ve borç alarak ne kadar gelir elde edeceği, gelirin nasıl harcanacağı, devletin gelecekteki yükümlülüklerini nasıl yöneteceği sorusu halen açıktan siyasal niteliğini koruyordu ama
hangi piyasalarda, hangi araçlarla, hangi vadeyle borçlanılacağı konusunda görüş bildirmek herkesin harcı değildi.
Bu pozisyonun o zamanlarda iyi ifade edemediğim iki
uzantısı vardı: Birincisi klasik liberalizmin birey temelli toplum ve devlet kavrayışıyla ortaklaşmaya karşın yine de varlığını sürdüren gerilimdi. Türkiye’de devletin ekonomi yönetiminden sorumlu kurumlarda 1980’lerden bu yana serbest piyasaya amentü şeklinde okunabilecek resmî belgelere
hâkim olmuş tonlama Hazine gibi kritik bir kurumda farklılaştırılarak da olsa tekrarlanmaktaydı. Hazine’nin başarısı
Türkiye’de finansal piyasaların derinleşmesine, borç verilebilir fonlar piyasasında serbest piyasa aktörlerine daha fazla para bırakacak şekilde bir borçlanma temposuna bağlıydı.
Kendi çıkarı peşinde yatırım amacı güden bireyler ve şirketlerin daha uygun ve öngörülebilir koşullarda yatırım yapabilmesi için devletin piyasaya borçlanma yoluyla müdahalesinin sınırlanması gerekliydi ve borç araçlarının çeşitlenmesi, vade kompozisyonunun belirlenmesi gibi teknik detaylar
bu amacın gerçekleşmesi için kritik önem taşımaktaydı. Burada bireyler için ve bireylerin toplamı olarak kavranan piyasa için devreye sokulması gereken “kolektif akıl”a ihtiyaç


Künye
Borçlandırma Siyaseti
Türkiye’de Finansal İçerilme / ANKARA DAYANIŞMA AKADEMİSİ KİTAPLIĞI
Ali Rıza Güngen
İletişim Yayınları
1. baskı – Nisan 2021
206 sayfa


İÇİNDEKİLER
ADA Kitaplığı…………………………………………………………………………………………………………………..7
ÖNSÖZ · A. ERİNÇ YELDAN……………………………………………………………………………………………………9
Giriş…………………………………………………………………………………………………………………………………………..13
BİRİNCİ BÖLÜM
Borç Siyasetine Giriş……………………………………………………………………………………………..19
İKİNCİ BÖLÜM
Finansallaşma, Borç Refahı ve Devlet………………………………………………..31
Para ve kredi…………………………………………………………………………………………………………………………..34
Hayalî sermaye……………………………………………………………………………………………………………………..41
Finansallaşma kavramı……………………………………………………………………………………………………..51
Finansallaşma patikaları ………………………………………………………………………………………………….56
Devlet müdahalesi ve borç (ya da borç refahı) sorunu…………………………………..60
Sonuç: Dönüştüren devlet ve devletin dönüşümü…………………………………………….68
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kalkınmanın Menkul Kıymetleştirilmesi
ve Finansal İçerilme……………………………………………………………………………………………….71
Elektrifikasyondan seküritizasyona…………………………………………………………………………..73
Kapsayıcı büyüme ve finansal piyasa……………………………………………………………………….79
Finansal derinleşme ve finansal içerilme……………………………………………………………….87
Ticarileşmiş mikrokredi ve bağlantılar……………………………………………………………….90
Gündelikleşmiş finansın çağrısı……………………………………………………………………………..94
Bugünün borç siyaseti ………………………………………………………………………………………………………98
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Türkiye’de Finansal İçerilme:
Arka Plan ve Politika Yapımı………………………………………………………………………103
Türkiye’de finansallaşma: Dönemlendirme sorunu………………………………………..105
2001 sonrası krediye hücum……………………………………………………………………………………..110
Krediye hücumun yansımaları……………………………………………………………………………..116
Sorumlu borçlu ve bilinçli finansal tüketici ihtiyacı……………………………………….123
BEŞİNCİ BÖLÜM
Türkiye’de Uygulamalar: Finansal Eğitim,
Kampanyalar ve Mikrokredi……………………………………………………………………….133
Muhafazakâr içerilme……………………………………………………………………………………………………..135
“Evin hesap uzmanı” kim olsun?…………………………………………………………………………143
Hane, ekonomi, vatan özdeşliği…………………………………………………………………………..149
Alaturka mikrokredi…………………………………………………………………………………………………………156
Finansın cinsiyeti olur mu? ………………………………………………………………………………………….162
Sonuç: Borçlu kapsanma………………………………………………………………………………………………165
ALTINCI BÖLÜM
Çelişkiler ve Ötelenenler………………………………………………………………………………..169
Dolaşımdan içeri………………………………………………………………………………………………………………..171
Ribâ sorunu…………………………………………………………………………………………………………………………..174
Güney’de bağımlı derinleşme……………………………………………………………………………………..181
YEDİNCİ BÖLÜM
Sonuç……………………………………………………………………………………………………………………………………185
Mümkün olanın kıyısında ……………………………………………………………………………………………..187
Varış çizgisi…………………………………………………………………………………………………………………………..191
KAYNAKÇA……………………………………………………………………………………………………………………………197


Ali Rıza Güngen
Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. Queen’s Üniversitesi Küresel Kalkınma Çalışmaları’nda doktora sonrası araştırmalarını sürdürdü. Türkiye’deki üniversitelerde çalışması 2016’da KHK ile yasaklandı. Sonraki yıllarda Off University platformunda ve Kassel Üniversitesi’nde ders verdi. Carnegie Mellon Üniversitesi’ne uzaktan araştırmacı olarak dahil oldu ve York Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Ortak yazarlarından olduğu Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. The Political Economy of Financial Transformation in Turkey kitabının editörlerindendir. New Political Economy, The Journal of Peasant Studies, Praksis, İktisat Dergisi vb. akademik dergilerde çalışmaları yayımlanmıştır. Borç yönetimi, bağımlı finansallaşma, finansal içerilme, finansal sektörün denetimi ve devlet bankaları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here