Küresel İktisadi Tarihçe, 1980-2009 – Oktar Türel

Elinizdeki kitap, küresel iktisadın neoliberal ideoloji güdümünde geçen 1980-2009 dönemini betimlemek ve irdelemek amacı ile yazılmış olup, giriş ve sonuç bölümleri dışında, başlıca üç kısımdan oluşmaktadır.
Bu üç kısımda, anılan dönemdeki küresel iktisadi yönetişim mekanizması, uygulanan belli başlı iktisat politikaları ve dönemin iktisadi başarımı sırayla incelenmiştir.

Birinci kısmın ilk bölümünde neoliberalizmin gelişmiş ve gelişmekte olan ülke gruplarında ekonomiyi dönüştürme patikaları özetlenmekte, küresel iktisadi yönetişimin kurumsal çerçevesi tanıtılmaktadır. Bu kurumsal çerçevenin iki önemli bileşeni olan uluslararası para ve finans sistemi ile dünya ticaretini düzenleyen ve yönlendiren örgütlenmeler, izleyen bölümlerde ele alınmıştır.

İkinci kısım, kaynak tahsisini etkileyen iktisat politikalarının (bu bağlamda sanayi, tarım ve çevre politikalarının) incelenmesiyle başlamakta, bunu dış ticaret, talep yönetimi ve bölüşüm politikaları üzerindeki değerlendirmeler ve ödemeler dengesi sermaye hesabının yönetimine ilişkin tartışmalar izlemektedir. Bu kısımda iktisat politikalarının ülke grupları ve/veya ülkeler itibarıyla nasıl farklılaştığına ve politika önceliklerinin zaman içinde nasıl evrildiğine de değinilmiştir.

Küresel iktisadi başarımın incelenmesine ayrılan üçüncü ve son kısmın ilk iki bölümünde iktisadi gelişmenin genel görünümü ve küresel gelir bölüşümü öncelikle ele alınmıştır. Üçüncü kısmı ve kitabı sonlandıran bölümde dünya ekonomisinin finansallaşması ve “Neoliberal Çağ”daki finansal krizler üzerinde durulmuştur. Görece ayrıntılı olan bu bölüm, yazarın şu kanısını yansıtmaktadır: Geçmişten artakalan söylem ve uygulamalar kısmen sürdürülse bile, 2007-9 finansal krizinden sonraki dünya, artık başka bir dünya olacaktır.


Okurlara Not

Küresel Tarihçe, 1945-79’un başına eklediğim “Okurlara Not”ta şunları
yazmıştım: “1980 sonrasındaki gelişmeleri ele alacak ve büyük bir olasılıkla Küresel Tarihçe, 1980-2009 başlığını taşıyacak … olan yeni çalışmayı …
2019’un ilk yarısında tamamlamak niyetindeyim”. Yeni çalışma, bir buçuk
yıla yakın bir gecikme ile, sizlere ulaşmış bulunuyor.
1945-79 tarihçesindeki anlatı, iki ana kısımdan oluşuyordu: Siyasal Arka
Plan ve Küresel İktisat. Yeni çalışmada Siyasal Arka Plan yer almadı; dolayısıyla kitaba Küresel İktisadi Tarihçe, 1980-2009 adını vermek daha uygun
düştü.
Bu ciddi eksikliğin başlıca nedeni şu: 1980-2009 döneminde gerçekleşen ve dünya siyasetini (ve onunla birlikte, dünya ekonomisini) derinden
etkileyen gelişmeleri yeterince iyi kavrayamamış olmaktan kaygı duydum.
Açıkçası, kendimi (i) Doğu Avrupa Sosyalizmi’nin çöküşü ve SSCB’nin dağılmasını; (ii) Çin’in sosyalizmden epeyce uzak bir patikada hızla yükselişini; (iii) AB’nin siyasal bütünleşme adımlarını ve (iv) “Üçüncü Dünya”nın
çok farklılaşıp dünya siyasetine anlamlı bir ağırlık koyamayacak duruma
gelişini, nedenleri ve sonuçlarıyla sunabilecek yetkinlikte göremedim. Daha
iyi bildiğim (ya da, öyle sandığım) iktisat alanına odaklandım; söz konusu
siyasal gelişmelere iktisadi süreçlerin incelenmesinde anlam taşıyan olgular
olarak atıft a bulunmakla yetindim. Bir bakıma, “zorluklardan kaçma refleksi” olarak nitelenebilecek bu tercihim için okurlarımın beni bağışlamalarını dilerim.
Bu kitabın okurlarının ülkemizdeki iktisadi ve idari bilimler fakültelerinde verilen “İktisada Giriş” derslerinin kazandırdığı düzeye yakın iktisat bilgisine sahip bulunduklarını varsaydım; aksi takdirde metin, içereceği çok sayıda açıklayıcı eklenti yüzünden daha güç okunur hâle gelecekti.
Eğitim yıllarında “İktisada Giriş” benzeri bir dersi izlememiş olanlar,
kitabın bazı paragrafl arını anlamakta zorlandıkları takdirde, tercih ettikleri herhangi bir başvuru kitabından yararlanabilirler; kanımca, Prof.
16 Küresel İktisadi Tarihçe, 1980-2009
Dr. Cem Somel’in Makroiktisada Giriş (Yordam Kitap, 2014) adlı eseri bu
amaçla kullanılabilecek mükemmel bir kaynaktır. İnternet’e alışık olanlar,
bu ortamlarda erişilebilen ansiklopedik sözlüklere de başvurabilirler.
En iyi dileklerim ve saygılarımla,
O. T.


Başlangıç

Bu çalışmanın amacı, bundan böyle kısaca “Neoliberal Çağ” olarak adlandıracağımız 1980-2009 dönemindeki küresel iktisadi gelişmeleri egemen
iktisat anlayışı, yönlendirici kurumlar ve iktisat politikaları ile iktisadi başarım bağlamında betimlemek ve irdelemektir.
Dönemi karakterize eden düşünce ve pratiğin öncülleri, 1960’lı yılların
ortalarından itibaren filizlenmekte; 1970’li yıllarda altın-dolar standardına
dayalı dünya para sisteminin çöküşü, makroekonomik politika başarısızlıkları ve petrol şokları, Keynesgil Altın Çağ’ın sona erdiğini duyumsatmaktaydı. Ağustos 1979’da Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) uygulamaya
başladığı ve Mart 1980’e kadar temel yönelimini belirlediği para politikası ile
Kasım 1980’de ABD başkanlığına seçilen Reagan’ın bunu tamamlayan maliye, ticaret ve kur politikası kararları, yeni bir iktisadi paradigmanın ABD
yönetimince benimsendiğini tescil etti. 1980’i yeni bir “çağ”ın başlangıcı saymamız, bu gözlemlere dayanıyor. Diğer gelişmiş ülkeler (GÜ) fazla gecikmeden ABD’yi izlediler; yeni iktisadi paradigma 1980’li yıllarda gelişmekte olan
ülkelere (GOÜ), daha sonra da (bu çalışmada yükselen piyasa ekonomileri
(YPE) olarak atıft a bulunacağımız) eski sosyalist ülkelere dayatıldı.
“Neoliberal Çağ”da kapitalizmin “merkez”inde patlak veren en ağır kriz
olan ve büyük küresel yansımalara yol açan Kuzey Atlantik Finansal Krizi
(2007-9)’nin Ağustos 2009’dan itibaren yatıştığı söylenebilir. Çalışmamızda
açıkça izleneceği gibi, söz konusu krizden sonra dünya ekonomisi, 1980-
2009 dönemindekinden farklı patikalara yönelmiştir. Geçmiş yıllardan artakalan söylem ve uygulamalar kısmen sürdürülse bile, 2009 sonrası dünya
artık başka bir dünyadır. Bu saptama, dönem sonu olarak niye 2009’u seçtiğimizi açıklar.
İncelemelerimiz 1980-2009 üzerinde yoğunlaşmakla birlikte, yer yer
1980 öncesine, ama daha çok 2009 sonrasına ait gözlem ve değerlendirmeler
de çalışmamızda yer almaktadır. 2009 sonrası yıllar, Gramsci’nin deyişi ile,
“eskinin ölmekte olduğu, ama yeninin henüz doğamadığı, …bu arada çok
çeşitli hastalık belirtilerinin ortaya çıktığı” bir interregnum’dur (aktaran:
Hoare ve Smith, 1971: 275-6). Sözü geçen interregnum’u ayrıntılarıyla incelemek ve yorumlamak, ya da dünyanın gelecekteki toplumsal ve ekonomik
düzeni için tasarımlar geliştirmek, çalışmamızın kapsamı dışında kalmaktadır. Ayrıca, dünya ekonomisinde hâlen yaşanmakta olan ciddi sorunları
aşmayı hedefl eyen teknik egzersizlerin (örneğin, UNCTAD (2019: Bölüm
III-V)) ayrıntılarına da bu çalışmada yer verilmemiştir. Bu tür egzersizlerin
“ekonomik yapılabilirlikler”i somutlaştırmakta çok öğretici ve yararlı olduğu aşikârdır; ancak ilgimizi bunlar üzerinde yoğunlaştıramadık.
1945-79 dönemini inceleyen Türel (2017)’dekinden farklı olarak, bu çalışmada “siyasal arka plan”ı betimleyen bir kısım yer almamaktadır. Kuşkusuz, böyle bir tercih önemli bir eksikliğe yol açmış, ama “Okurlara Not”da
açıklandığı gibi, yazarı çok iyi bilmediği konular üzerinde geçersiz çıkarsamalar yapmaktan alıkoymuştur. “Siyasal arka plan”ın yokluğuna rağmen,
çalışmanın tümüne uluslararası siyasal iktisat yaklaşımının yön verdiğini
söyleyebiliriz.
O’ Brien ve Williams (2016) küresel siyasal iktisat perspektifl erini üç ana
grupta kümelendirir: (i) ekonomik ulusalcılık (Hamilton-List çizgisi); (ii)
liberalizm (Smith-Ricardo çizgisi); (iii) eleştirel okul (Marx-Lenin çizgisi).
Hangi grupta yer alırsa alsın, uluslararası siyasal iktisat yazınına önemli
katkılarda bulunan düşünür ve yazarların ortak paydası, tekil ülke örneğinden yola çıkmış olsalar bile, geliştirdikleri analizin küresel bir içerik
taşımasıdır. Gerçekten, küreselleşme son yarım yüzyıla özgü bir olgu sayılamaz; sınai kapitalizm, XVIII. yüzyıldan bu yana bir dünya sistemi olmuş,
sadece sınırları zamanla genişlemiş ve Neoliberal Çağ’da dünyanın hemen
hemen tüm bölgelerine yayılmıştır.
Çalışma üç kısımdan oluşmaktadır. Bu kısımlarda Neoliberal Çağ’ın (i)
küresel iktisadi yönetişim mekanizması; (ii) iktisat politikaları ve (iii) iktisadi başarımı sırayla incelenmiştir.
Birinci kısmın ilk bölümü, günlük kullanımda epey farklı içerik ve anlamlarla yüklenen “neoliberalizm” sözcüğü ile siyasal iktisatçıların neyi
kastettiklerini açıklayarak başlamakta, neoliberalizmin çeşitli ülke gruplarındaki dönüştürücü izleklerinin betimlenmesiyle devam etmektedir. Bu
izleklerin YPE’ye ilişkin olanları sistemik, GOÜ’ye ilişkin olanları ise yeniden yapılandırıcı niteliktedir. GOÜ+YPE’de uygulanan neoliberal “reform”
paketlerinin önce Washington Mutabakatı (WM), daha sonra Washington
Mutabakatı Sonrası Uzlaşı (WMSU)’da ifadesini bulan başlıca öğeleriyle
açıklanmasından sonra, bu bölüm Neoliberal Çağ’da küresel iktisadi yönetişimin kurumsal çerçevesi özetlenerek sonlandırılmıştır.
Söz konusu kurumsal çerçevenin iki önemli bileşeni, uluslararası para
ve finans sistemi ile dünya ticaretini düzenleyen ve yönlendiren örgütlenmelerdir; bunlar birinci kısmın ikinci ve üçüncü bölümlerinde ele alındı.
İkinci bölümde Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB) üzerinde öncelikle durduk. 1
Dünya kapitalizmi için düşünce üretim merkezleri
olarak da işlev gören bu iki kuruluşun zamanla değişen uluslararası şartlara
nasıl uyum gösterdiklerini, kendi kural ve önceliklerini nasıl yenilediklerini ayrıntıları ile gözden geçirdik; ödünçlerinin türü, şartlılığı, reel büyüklüğü ve bölgesel dağılımındaki değişmeleri saptamaya ve yorumlamaya
çalıştık. İkinci bölümdeki anlatıdan açıkça anlaşılacağı gibi, IMF ve DB’nin
geçirdiği evrim, uluslararası finans sistemindeki yapısal sorunları giderecek
reformlarla sonuçlanmadı; yürürlükteki “dolar standardı”na ilişkin zaaf ve
yetersizlikler süregeldi; DB’nin küresel gelişmenin finansmanındaki göreli
payı daraldı.
İkinci bölümde Uluslararası Hesaplaşmalar Bankası’nın (BIS) ve içinde
uluslararası yatırım bankalarının ağırlıklı yer tuttuğu bölgesel örgütlerin
dünya finansal mimarisi içindeki konum ve işlevleri de vurgulandı.
Bu bölümde ele alınan konular arasında Avrupa Birliği’nin (AB) ekonomik ve parasal birliğe (EMU) doğru attığı adımlar da bulunuyor. Büyük
tarihsel önem taşıyan EMU sürecinin hangi aşamalardan geçerek Avrupa
Merkez Bankaları Sistemi (ESCB) ile Avrupa Merkez Bankası (ECB) kuruluşuna ve Avro’nun ihracına ulaştığı özetlendi. AB’nin Kuzey Atlantik Finansal Krizi’nin Avro bölgesine yansıması ile ortaya çıkan meydan okumayı
nasıl yönettiğine ayrıntılarıyla değinildi.
Birinci kısmın üçüncü bölümündeki anlatıda, uzun ve çetin Uruguay
Turu (1986-93) müzakerelerinin ardından, Marakeş Anlaşması (Nisan 1994)
ile kurulan Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) merkezî bir yeri var. DTÖ’ye
vücut veren anlaşmalar, mal ticareti üzerindeki tarifeler ve tarife dışı engelleri azaltma taahhütleri ile sınırlı kalmamış, Ticaretle Bağlantılı Yanları
ile Fikrî Mülkiyet Hakları (TRIPS), Ticaretle Bağlantılı Yatırım Önlemleri
(TRIMs) ve Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) da Marakeş Anlaşması ile birlikte yürürlüğe girmiştir. DTÖ’nün inşasında kilit rol oynayan
ABD ve ona kendi çıkarlarını korumaya çalışarak katılan GÜ, anılan bu üç
anlaşma ile 1995 öncesinde GOÜ’nün gelişme politikasında kullanageldiği

1 Sıradan yurttaşımızın IMF harfl eriyle tanıdığı Uluslararası Para Fonu’nu UPF yerine IMF kısaltmasıyla anmayı yeğledik; okurumuzun hoş görmesini dileriz.

korumacı ve piyasa dışı araçları uluslararası hukuk açısından illegal duruma
getirerek GOÜ’nün “gelişme uzayı”nı daraltmıştır. GOÜ, Uruguay Turu’nda
GÜ’nün taleplerine karşı ortak bir tavır belirleyememiş, GOÜ içinde Yeni
Sanayileşen Ülkeler (NICs), yeni bir dış ticaret anlaşmasının kendilerine dış
pazarlar kazandıracağı umudu ile davranmış; sömürgecilik karşıtı siyasal
hareketlerin güç yitirdiği, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve
Doğu Avrupa’daki pazar seçeneklerinin gerilediği bir konjonktürde diğer
GOÜ’nün direnci giderek kırılmıştır. 1990’lı yılların ikinci yarısından sonra eski sosyalist ülkeler de birer birer DTÖ ailesine katılmışlardır.
Marakeş Anlaşması ile DTÖ’nün karar alma, ticaret anlaşmazlıklarını çözme ve ülkelerin ticaret politikalarını gözden geçirme süreçleri de
belirlenmiştir. Bu süreçler, biçimsel olarak oydaşmaya ve kurallara dayalı
görünmekle birlikte, uygulama güce dayalı pazarlık biçimleri altında yürütülmüştür. DTÖ pazarlıklarının somut görüntüsü GÜ’nün başlattığı ve
ileri aşamalarında bazı GOÜ+YPE’nin de katıldığı eş-merkezli kulis halkalarıdır. Değişen dünya siyasal ve ekonomik dengeleri, 2000’li yıllarda bazı
GOÜ+YPE’nin pazarlık gücünü artırmış olsa da, DTÖ – içi ilişkilerin güce
dayalı niteliği süregelmiştir.
DTÖ’nün en üst düzeydeki karar alma organı olan ve üye ülkelerin ticaret bakanlarından oluşan Bakanlar Konferansı’nın 1996-2017 dönemindeki
toplantıları, Üçüncü Bölüm’de ayrıntılarıyla gözden geçirilmiştir. Bunlar
içinde neoliberal paradigmanın zirvede olduğu bir evreye rastlayan Doha
Konferansı (Kasım 2001), bu toplantıda kabul edilen çok geniş kapsamlı ve
iddialı “Doha Kalkınma Gündemi” dolayısıyla büyük önem taşır. Doha Kalkınma Gündemi üzerindeki müzakereler beklentilerin çok altında, mütevazı sonuçlara ulaşabilmiş, bunda pazarlık güçleri yükselen GOÜ+YPE kümelerinin GÜ taleplerine karşı artan duyarlılık ve dirençleri rol oynamıştır.
Trump yönetimi altında ABD’nin sadece Doha Gündemi’ne değil, bizatihi
DTÖ’ye de dönük olumsuz tavrı, “Neoliberal Çağ”ın tükenişinin tezahürleri
arasında yer alan tarihsel bir ironidir.
DTÖ, neoliberal iktisat vizyonu uyarınca küresel ölçekte kurulmasına
çalışılan çok-tarafl ı serbest ticaret sisteminin temsilcisi ve yürütücüsü idi.
Çok-tarafl ılık hem GÜ’nün, hem GOÜ+YPE’nin manevra imkânlarını ciddi
olarak kısıtladığından, ülkeler buna karşı DTÖ sistemi dışına çıkmak yerine, (DTÖ kurallarının cevaz verdiği) bölgesel ticaret örgütlenmeleriyle ve/
veya ikili ticaret anlaşmalarıyla çareler aradılar. Sayıları geçmiş iki onyılda
büyük bir hızla artan bu tür anlaşmaların yarattığı meydan okuma önünde
DTÖ’nün geleceğini kestirmek güç görünüyor.

Sanayi sektörünün dünya ekonomisi için kilit önem taşıdığı inancı ile,
kaynak tahsisi sorunlarının ele alındığı ikinci kısmın ilk bölümüne sanayi
politikalarını inceleyerek başladık. Ana akım iktisadına göre, sanayi politikaları, piyasa başarısızlıklarına yol açan dışsallıklarla (externalities) gerekçelendirilebilir; bunların başında teknolojik dışsallıklar gelir. Böyle bir
analiz çerçevesi, GOÜ+YPE için fazlasıyla kısıtlayıcıdır; bu ülkelerde ekonomiyi yeniden yapılandırma, çeşitlendirme ve dinamikleştirme ihtiyacı,
sanayi politikalarının enformasyon ve eşgüdüm dışsallıklarını da gözetecek
biçimde tasarlanmasını ve uygulanmasını gerektirir.
İncelememizde hem GÜ, hem GOÜ+YPE’den örnekler seçerek, bu ülkelerde sanayi politikalarının amaç ve araçları ile zaman içinde değişen önceliklerini açıklamaya çaba harcadık. Örneklenen ülkeler arasında geç sanayileşenlerin yer alması, “kalkınmacı devlet” ve “stratejik” sanayi politikaları
üzerinde bir tartışma açmamızı da zorunlu kıldı. Bazı Doğu Asya ülkelerinin kalkınmacı devlet modelinin başatlığı altında elde ettikleri ekonomik
başarılar, bu modelin bütünüyle terk edilmesinin söz konusu olamayacağını, ama aynı modelin başka coğrafyalarda kolaylıkla kopyalanamayacağını
düşündürüyor.
Neoliberal söylem, 1980’li ve 1990’lı yıllarda sanayi politikalarını itibarsızlaştırmakta etkili olmuştu. Günümüzde iyi tasarlanmış sanayi politikalarının yararlı sonuçlar doğurabileceği üzerinde oydaşmaya doğru gidildiği
söylenebilir. Ancak yararlılık, yapılabilirlik anlamına gelmez. Neoliberal
Çağ’da ulusal sanayi politikalarının manevra alanı, bir yandan kurumsal
engeller (DTÖ sınırlamaları, IMF ve DB şartlılıkları, v.b.), öte yandan küresel değer zincirlerinin (KDZ) oluşturduğu yapısal engellerle karşı karşıya
kalmıştır. 2007-9 küresel krizinin sonrasında ortaya çıkan şartlar, bu engellerin aşılması için imkân ve fırsatlar yaratabilecektir.
Tarım politikaları, dünya toplumunun geleceği için hayati önemdedir.
Pek çok GOÜ’de kapitalist gelişme bağlamında tarımsal dönüşüm, henüz
tamamlanamamıştır. GÜ’nün XIX. ve XX. yüzyılda izlediği tarımsal gelişme patikaları, değişen uluslararası ve ulusal şartlar altında GOÜ’nün çoğu
için anlamlı seçenekler olamaz; tarım sorununun kollektifl eştirmeye dayalı sosyo-ekonomik çözümü ise gündem dışıdır. Öte yandan, Neoliberal
Çağ’ın karakteristik tarım yapılanması olan Üçüncü Gıda Rejimi (ÜGR), (i)
teknoloji seçimi, (ii) ürün deseni, (iii) doğal kaynakları yozlaştırıcı etkileri
açısından ciddi sakıncalarla yüklüdür. ÜGR’nin ima ettiği tarımsal gelişme stratejisi, GOÜ’de geçimlik tarımla uğraşan, verimliliği ve rekabet gücü
çok düşük hanehalklarını ya çok yüksek oranlı sömürü altında uluslararası tarım girişimlerinin, sanayinin ve süpermarket zincirlerinin talep ettiği
ürünleri üretmeye, ya da tarımdan uzaklaşmaya itmektedir. 2000’li yılların
başında 3 milyar kişi dolayında olduğu tahmin edilen bu işgücü rezervine
görünebilir gelecekte tarım dışı istihdam sağlanması mümkün değildir; dahası, tarımdan kitlesel kopuş dünya halklarını bir gıda güvenliği sorunu ile
karşı karşıya getirecektir. Bu nedenle hem toplumsal adalet, hem de ulusal
gıda güvenliği açılarından GOÜ’de küçük köylü üreticiliğini yaşatabilecek
tarımsal fiyat ve ücret düzeylerini gözetmek, toplumsal bakımdan dengeli
yurtiçi piyasaları geliştirmek söz konusu olacak, ulusal düzeydeki bu politikaların uluslararası yardım ve dayanışma ile desteklenmesi gerekecektir.
Neoliberalizmin özellikle GÜ’de benimsediği “serbest piyasa çevreciliği”, kamu yetkesi eliyle gerçekleştirilecek düzenleme ve kısıtlamalardan
(bunları etkinsiz saydığı için) olabildiğince kaçındı; kirletici atık salımlarını vergilendirme yerine, alınıp satılan kirletme izinlerini yeğledi. Müşterek
varlıkların (commons) serbest erişim nedeniyle yozlaşmasını önlemek üzere,
bu varlıkları (yapabildiği ölçüde) özel mülkiyet konusu haline getirerek korumaya çalıştı.
Ancak 1980’li yılların ortalarından bu yana sayıları hızla artan ve içeriği
zenginleşen teknik çalışmalar, madde-enerji kullanımının yol açtığı kirletici atık salımlarının dünyanın çevresel sınırlarını zorlamaya başladığını
gösteriyordu. 2009’da bu sınırlardan üçünde (iklim değişikliği, genetik çeşitliliğin azalması ve azotun biyo-kimyasal dönüşüm çevriminde) çevresel
risk eşikleri aşılmış bulunuyordu. Başka bir deyişle, çevre sorunu ekonomik
etkinlik sorunu olmanın ötesine geçerek, bir varoluş sorunu olmaya doğru
evrilmekteydi.
Çalışmamızın ikinci kısmının ilk bölümünde bu risklerden iklim değişikliği ve onun başlıca tezahürlerinden biri olan küresel ısınma üzerinde
öncelikle durduk; çünkü söz konusu değişikliğin yaşadığımız jeolojik çağdaki “dış” kaynaklı doğal etmenlerin değil, insan kaynaklı edimlerin bir
sonucu olduğu savı güçlü bilimsel bulgularla destekleniyor. Teknik ve sayısal ayrıntılara girmeden, şunları belirtmekle yetinebiliriz: Sanayi devriminin ardından fosil yakıtların kullanımındaki hızlı artış, arazi kullanım
biçimindeki değişiklikler ve ormansızlaşma, atmosfere (başta CO2 olmak
üzere) sera gazı salımlarını ve atmosferdeki sera gazı yoğunluklarını çok
yüksek düzeylere çıkarmıştır. Bu gelişmelerin sonucu, küresel ısınma ve
onun eşliğinde iklim değişikliğidir. İklim değişikliğinin etkileri, artan küresel sıcaklığın buzulları ve arktik buz kütlelerini eritmesi yüzünden deniz
seviyesinin yükselmesiyle sınırlı kalmamakta, rüzgâr desenleri ve okyanus
tuzluluğu değişmekte, yağışların, sıcak hava dalgalarının ve tropikal siklonların düzensizliği ve şiddeti artmakta, kuraklık tehlikesine maruz alanlar
genişlemektedir.
Okurumuz, bilimden uluslararası eyleme giden ince-uzun yolun öyküsünü ikinci kısmın ilk bölümünde bulacaktır. Burada, yolun belli başlı kilometre taşlarını anımsatalım:
(1) Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler (BM) Çevre Programı’nın (UNEP) inisiyatifi ile, dünyanın pek çok ülkesinden bilim
insanlarını bir araya getiren Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin
(IPCC) kuruluşu (Aralık 1988).
(2) Rio de Janeiro’da toplanan BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda BM
İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesi’nin (UNFCCC) kabulü ve Sözleşme’yi
yürütecek Tarafl ar Konferansı (COP) mekanizmasının oluşturulması (Mayıs 1992). Temel ilkeler: (i) çevreyi koruma taahhüdü; (ii) ihtiyat; (iii) sürdürülebilirlik; (iv) ülkelerin ortak, fakat farklılaştırılmış sorumluluklar üstlenmesi.
(3) Kyoto Protokolu’nun kabulü (Aralık 1997), yukarıdan aşağıya işleyen,
merkezî, esas itibarıyla GÜ’nün salım azaltma taahhüt ve hedefl erine dayanan bir sürecin benimsenmesi.
(4) Paris Anlaşması (Aralık 2015); aşağıdan yukarıya işleyen,
ademimerkezî, tüm ülkelerin ulusal planlarına içerilmiş atık azaltma
“katkı”larına dayalı bir sürecin benimsenmesi.
BM’nin gözetim ve desteği ile yürütülen bu çabaların karşılaştığı ve yakın gelecekte karşılaşacağı meydan okumalar, çalışmamızda belirtilmiştir.
İklim değişikliği ve toplumsal tercihler arasında ne tür eşleştirmelerin yapılabileceğine de kısaca değinilmiştir.
İkinci kısmın ikinci bölümünde ticaret, talep yönetimi ve bölüşüm politikalarını sırayla ele alıyoruz.
Ticaret politikalarının en etkili aracı sayılabilecek kur politikasında izlenen gelişmeleri GÜ ve GOÜ+YPE bağlamında ayrı ayrı irdelemeyi daha
uygun bulduk. GÜ’deki gelişmeler iki evrede incelenebilir: (i) 1980-99 dönemi; (ii) 2000’li yıllar ve sonrası. Birinci evrede Avrupa Para Alanı adım
adım oluşurken, yaygın uluslararası kullanımı olan üç ülke parası (dolar,
Alman markı ve yen) arasındaki kurlar yüzmeye bırakılmıştır. İkinci evre
(2000-…), esas itibarıyla dolar ve avroya dayalı bir uluslararası para sistemi
ile karakterize edilir. Her iki dönemde, anılan para birimlerinin nominal
ve reel kurları, ciddi ölçülere varan savrulmalar göstermiştir. “Oynaklık”ın
30 Küresel İktisadi Tarihçe, 1980-2009
ötesine geçen ve ilgili yazında “ayarsızlık” olarak nitelendirilen bu soruna
GÜ kur politikalarının ad hoc eşgüdümü ile çözüm aranmıştır.
Neoliberal Çağ’da GOÜ+YPE’nin seçebileceği kur rejimleri üç ana kategoride toplanmaktaydı: (i) katı sabitleme (hard pegs); (ii) gevşek sabitleme
(soft pegs) ve (iii) kurun yüzmeye bırakılması. GOÜ+YPE’nin 1991-2018 dönemindeki rejim tercihleri ile ilgili olarak şu gözlemler yapılabilmektedir:
(1) Başat bir ticaret ortağına ve onun finansal ağlarına bağımlı küçük
ekonomiler dışındaki GOÜ+YPE için katı sabitleme, fazla tercih edilmeyen
bir rejim olmuştur.
(2) 1990’lı yılların başında epey yüksek sayıda GOÜ+YPE, gevşek sabitlemeyi denemiş, bu onyılın sonuna gelindiğinde yüzen kur rejimi uygulaması (gevşek sabitleme aleyhine) genişlemiştir. 1999-2006 döneminde temel
kategorilerin göreli payında kayda değer bir değişiklik izlenmemiştir.
(3) 2007-9 finansal krizi sonrasında gevşek sabitleme payının arttığı,
kurlarını yüzdüren daha az sayıda GOÜ+YPE’nin “yönlendirilmiş” yüzme
türünü tercih ettiği görülmüştür. Döviz kuru rejimi seçilirken hangi hususlar üzerinde durulacağı, ya da hangi kur rejimlerinin krize daha yatkın
olduğu üzerindeki tartışmalara çalışmamızda değinilmiştir. Burada tüm
ülkeler için, her zaman en iyi sonuçlar verecek tek bir döviz kuru rejimi
bulunamayacağına işaret etmekle yetinelim. Para (currency) krizlerini açıklamaya dönük kuramsal modellerin betimlenmesine de ikinci bölümde yer
verilmiştir.
Neoliberal Çağ’da para politikasının uzun dönemli temel amacı, enfl asyonu düşük düzeylerde tutmaktı; parasal yetkenin fiyatlar genel seviyesini
kontrol etmek için güçlü bir nominal çapaya ihtiyaç duyacağı kabul ediliyordu. Nominal çapa olarak şu seçenekler denendi: (i) parasal hedefl eme; (ii)
enflasyon hedefl emesi ve (iii) döviz kurunu sabitleme. 1980’li yıllardaki parasal hedeflemelerin uğradığı başarısızlıklardan sonra, özellikle Latin Amerika’daki bazı GOÜ’de sabit döviz kurunu nominal çapa olarak kullanma
eğilimleri güçlenmişti.
Ancak döviz kuru sabitlemesi de ciddi sakıncalar doğurdu ve bu tür rejimlerin GOÜ+YPE’deki para politikası rejimleri içindeki payı, 1990’lı yıllar
ve sonrasında kayda değer ölçülerde daraldı. Bu başarısızlıklar nedeniyle,
para politikasında çok amaçlı, “eklektik” rejim arayışları 1990’lı yıllardan
itibaren ön plana çıkmaya başladı. 2000’li ilk onyılın başlarında GÜ’de
parasal hedefl eme ve nominal çapa olarak döviz kuru sabitlemeleri hemen
hemen terk edilmiş, ABD ve Japonya eklektik rejimler kurmuş, AB Avro
Sistemi’ni kurumsallaştırmıştı. Enfl asyon hedefl emesi ise sayıca ve oran olarak artma eğilimine girmişti. 2007-9 küresel finans krizi sonrasında merkez
bankalarının (adını koymasalar bile) esnek enfl asyon hedefl emesine yakın
bir yaklaşımı benimsediklerini söyleyebiliriz. Bu yaklaşım uyarınca, “politika faizi”nin yönetimi ve gelecek bekleyişlerinin yönlendirilmesi, başlıca
para politikası araçları olmuştur.
Neoliberal Çağ’ın para politikasını biçimlendiren parasalcı + yeni klasik
tutuculuk, şu stratejik tercihlerden yana idi:
(1) Kurala bağlı / takdire bağlı para politikası ikileminde kurala bağlılığı
yeğlemek.
(2) Fiyat istikrarı yolu ile, finansal istikrar için de elverişli bir ortam sağlamak (bu beklentinin geçersiz ve finansal istikrar için ayrı düzenleyici önlemler almanın gerekli olduğu, 2007-9 küresel finans krizi ile ortaya çıkmış
bulunuyor).
(3) Enfl asyon kontrolüne ve reel sektördeki gelişmelerin kestirilmesine
yardımcı olmak üzere, döviz de dâhil, varlık fiyatlarını dikkatle izlemek,
gerektiğinde varlık piyasalarına müdahale etmek.
(4) Para politikasının yürütülmesinde anahtar kuruluşlar haline gelen
merkez bankalarının göreli özerkliğini, saydamlığını ve hesap verilebilirliğini korumak.
İkincisi hariç, bu stratejik tercihler bugün de parasal yetkelerin kararlarında etkisini sürdürüyor.
Keynesgil Altın Çağ’da devlet, kapitalistler ve emekçi sınıfl ar arasında
varılan örtük sözleşme, 1980 sonrasında kapitalistler kayırılarak yeniden
formüle edildi. Yeni sözleşme ile piyasa adaleti (yani, üretim faktörlerinin
marjinal verimliliklerine göre ödüllendirilmesi ilkesi) sosyal adaletin önüne geçmekteydi. Piyasanın biçimsel akılcılığını savunan neoliberal öğreti,
sosyal adaleti amaçlayan siyasal süreçlerin (bunların akıl dışı, keyfî ve belirsizliklere açık olduğu gerekçesiyle) dışlanmasını öngörüyordu (Streeck,
2014). Bu yaklaşım, maliye politikalarına işsizlik ödemelerini ve bölüşüm
amaçlı gelir transferlerini kısma, kamu yatırımlarını azaltma, kamusal
hizmetler sunumunu daraltma ve bu hizmetleri metalaştırma çabaları ile
yansıdı.
Neoliberal söylemin başatlığına rağmen, 1980-2007 döneminde kamu
harcamaları / GSYH oranı GÜ’de de, GOÜ’de de kalıcı bir biçimde geriletilemedi. Hükümetler (başta sermaye sınıfl arının direnci nedeniyle) vergi
hasılatını artırmakta güçlük çektiklerinden, kamu açıkları kronik bir hâl
aldı. Bu açıklar senyorajla sürgit kapatılamayacağından, borçlanmaya başvuruldu ve “vergi devleti”, giderek “borç devleti”ne dönüştü.
Kamu maliyesi açısından kritik gösterge, kamu açıklarının yıllık değerlerinden çok, kamu borç yükünün (yani kamu borcu / Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) oranının) zaman içindeki seyridir; borç yükünün sürekli artış
göstermesi, maliye politikasının sürdürülemezliğine işaret sayılır. Devletin
ödeme taahhütlerine güven yitirilirse açık bir ekonomide salt kamu kesiminin değil, ödemeler dengesinin finansmanı da risk altına girer. 1980-2007
döneminde GÜ, sürdürülemezlik sınırını aşmamayı genellikle başarmıştır.
GOÜ+YPE’de 1980’li ve 1990’lı yıllardaki kamu borç krizlerinden dersler
çıkarılmış, bu tür krizler yaşayan ülkeler, 2000’li yıllarda “evlerine çeki-düzen vermeye” özen göstermişlerdir.
2007-9 finansal krizi ardından GÜ’de ve bazı büyük GOÜ+YPE ekonomilerinde kamu borç yükünün çarpıcı bir biçimde yükselmesi hükümetleri
kaygılandırmıştır. 2012-3 sonrasında AB’de kamu borç yükünün tedricen
azaltılmasına, ABD ve Japonya’da ise istikrarlandırılmasına gidilmiştir.
Streeck’e (2014) göre bu yönelim, GÜ’de “borç devleti”nden “konsolidasyon
devleti”ne geçişi simgeler. GOÜ+YPE genelinde yükselme eğilimine giren
kamu borçluluğunun nasıl yönetileceği, zamanla görülecektir.
Neoliberal öğretiyi benimseyenler, (i) maliye politikasının orta dönemde
çevrim karşıtı (countercyclical) bir tarzda uygulanmasına ve (ii) ekonominin otomatik istikrarlandırıcılarla cihazlanmasına köklü bir itirazda bulunmamaktadır. Ama, tıpkı para politikalarında olduğu gibi, maliye politikalarında da “takdire bağlılık”a karşı çıkmakta, bunun (i) siyasal fırsatçılığa
yol açarak ekonomi yönetimini istikrarsızlaştıracağını; (ii) çevrim-yanlılığı
pekiştirebileceğini, (iii) karar alma ataletinin belirsizlikleri artıracağını ileri sürmektedirler. Böyle sakıncaların üstesinden gelebilmek için fiskal kurallar konulması önerilmiş; maliye politikasının esnekliğini azaltan, fakat
politikanın inanılırlığını artıracağı varsayılan bu tür uygulamalar (başta
AB olmak üzere) GÜ’de ve bazı GOÜ+YPE’de denenmiştir.
Çalışmamızda sosyal yardım programları, maliye politikalarına ayrılan
alt-bölümde değil, bir sonraki alt-bölümde irdelenmiş; karakteristik özellikleri itibarıyla sınıfl andırılan sosyal yardım türleri, topluca incelenmekle
birlikte, az sayıda GOÜ+YPE’nin deneyimleri de örneklenmiştir.
Başat neoliberal öğreti sosyal yardımları işlevsiz bulmakta, hanehalklarına doğrudan gelir transferi yapılmasının toplam özel tasarrufl arı ve
yatırımları gerileteceğini, sonuçta ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyeceğini ve büyümenin nimetlerinin yoksullara “süzülemeyeceğini” ileri sürmekteydi. Ancak çoğunluğu GÜ’den oluşan Ekonomik İşbirliği ve Gelişme
Teşkilatı (OECD) ülkelerindeki ortalama (gayrisafi kamusal sosyal harcama / GSYH) oranı, 1980’de % 14.4 iken 2010’da % 20.6’ya yükseldi. Sosyal
harcamaların üç büyük bileşeni olan (i) emeklilik ödemeleri, (ii) sağlık ve
tedavi destekleri ile (iii) çalışma çağındaki nüfusa yapılan gelir transferleri,
toplamın yaklaşık % 90’ını oluşturmaktaydı; diğer sosyal amaçlar için yapılan ödemeler ise epey sınırlı ölçülerde kaldı. Artış eğilimi ve sosyal harcama bileşimi, bir yandan GÜ’deki yaşlı nüfus oranını yükselten demografik
dönüşümü, öte yandan neoliberalizmin “refah devleti”nden artakalan bazı
güvenceleri yok edemediğini yansıtıyordu.
GOÜ’de (gayrisafi kamusal sosyal harcama / GSYH) oranları, 1980-
2015 döneminde artış eğilimi göstermekle birlikte, söz konusu oranlar
GÜ’dekilere kıyasla epey düşük düzeylerde kaldı. 1990’lı yıllardan itibaren
GOÜ’de sosyal yardım programlarına dönük algılarda önemli değişmeler
oldu: (i) GOÜ’de yükselen demokratikleşme hareketleri, yoksulların taleplerini siyasal düzleme taşıdı; (ii) kamu finansmanına çeki-düzen verilmesi,
sosyal transferlere daha fazla kaynak ayrılmasını mümkün kıldı; (iii) uluslararası politika iklimindeki değişme, BM ve DB’yi yoksulluk sorunlarına daha duyarlı olmaya yöneltti; (iv) yoksulluğun nedenlerini teşhiste ve
yoksulluğu giderici önlemlerin tasarlanmasında GOÜ hükümetleri bilgi ve
deneyim kazandılar. DB tahminlerine göre, 1990’da % 43 dolaylarındaki
GOÜ+YPE mutlak yoksulluk oranı ortalamasının 2008’de % 22’ye gerilemesi, bu faktörlerin etkili olduğunu sezdirmektedir.
Ödemeler dengesinde sermaye hesabını serbestleştirmenin neoliberal iktisat politikası rejimindeki merkezî konumunu göz önünde tutarak, ikinci
kısmın üçüncü bölümünü sadece bu konuya ayırmayı uygun bulduk.
Sermaye akımlarını serbestleştirme girişimleri 1974’te ilkin ABD tarafından başlatılmış, ABD’yi kısa bir süre sonra diğer GÜ izlemişti. GÜ’nün
tedrici, fakat kararlı bir biçimde ilerleyen bu süreci 1990’lı yılların başında
tamamladığı söylenebilir. 1980’li yıllarda ciddi ödemeler dengesi sorunlarıyla uğraşan GOÜ+YPE, sermaye hareketlerine açılmakta ilkin fazla istekli davranmadı. Serbestleşme 1990’lı yıllarda Latin Amerika ülkelerinin
önderliğinde hızlandı, ama GÜ’dekinden daha yavaş bir tempoda ilerledi.
Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi GOÜ+YPE’yi iki büyük sorunla karşı
karşıya bırakıyordu: (i) net dış kaynak girişinin gösterdiği büyük ve çevrimsel savrulmalar; (ii) bununla yakından bağlantılı olarak ortaya çıkan makroekonomik istikrarsızlıklar. Bu risklerin ne kadar ağır sonuçlar yaratabileceği Meksika (1994), Doğu Asya (1997-8), Rusya (1998), 2000’li yıllardaki
Türkiye ve Latin Amerika krizleriyle görüldü. Dahası, uygulamalı araştırmalar, sermaye hesabının serbestleştirilmesi ile GOÜ+YPE’nin ekonomik
büyümesi arasında muhkem bir ilişkinin kurulamadığını da gösterdi.
Sonuç olarak, GOÜ+YPE’de (i) finansal istikrarı artırmak; (ii) arzu
edilen finansman ve yatırım biçimlerini özendirmek; (iii) çevrime karşı
makroekonomik politikaları desteklemek; (iv) rekabetçi ve istikrarlı döviz
kurlarının tesisine yardımcı olmak gibi amaçlarla sermaye hesabını yönetmenin makul ve meşru bir istikrar politikası uğraşı olduğu anlaşılmış bulunuyor. Burada iki yönde işleyen bir nedensellik söz konusudur: Sermaye
hesabı yönetimi, sağlıklı bir iktisat politikası ortamında başarılı olabilir;
başarılı bir sermaye hesabı yönetimi de temel ekonomik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlar. Sermaye hesabı yönetiminde hangi araç ve tekniklerin
kullanılabileceği, üçüncü bölümde özetlenmiştir.
Çalışmamızın küresel iktisadi başarımın incelenmesine ayrılan üçüncü
kısmı, üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde sırasıyla, (i) iktisadi gelişmenin genel görünümü, (ii) gelir bölüşümü eşitsizliği ve yoksulluk, (iii)
finansallaşma ve Neoliberal Çağ’ın finansal krizleri ele alınmıştır.
İlk bölümde önce ülke grupları ve alt-grupları itibarıyla GSYH, kişi başına GSYH ve fiyatlar genel düzeyinin artış hızları ile işsizlik ve yatırım
oranları gözden geçirilmiştir. Erişebildiğimiz veri kaynaklarının elverdiği
ölçüde bu gözden geçirme, Neoliberal Çağ’ın dışına da taşmış, dünya ekonomisinin 1976-2013 dönemini kapsayan dört orta dönemli çevrimi, ana
hatları ile sergilenmiştir.
1976-2013 döneminde küresel GSYH ve kişi başına GSYH’nin artış hızının yıllık ortalamaları, sırasıyla % 3.5 ve % 2.0 dolayındadır. Bu hızlar
Keynesgil Altın Çağda gerçekleşenlerden düşük, ama sınai kapitalizmin
tarihsel ortalamasına kıyasla yüksektir. Ekonomik büyüme ile birlikte dünya ekonomik coğrafyası da değişmiştir. Bu değişiklik, 1976-2001 dönemini
kapsayan ilk üç orta dönemli çevrimde sınırlı ölçülerde kalmış, daha sonra
alabildiğine hızlanmıştır. Dünya hasılası içinde GOÜ+YPE’nin payı 1975,
2001 ve 2013’te sırasıyla % 40, % 44 ve % 57 dolaylarındaydı. 2002-13 dönemindeki pay artışının neredeyse tümü Doğu ve Güney Asya’daki ülkelerin
kazanımlarına eşitti, bu durum Çin ve Hindistan’ın dünyanın büyük üretim işliklerine dönüşmesinin bir sonucuydu.
Dünya hasılasında çarpıcı yapısal değişiklikler izlendi: 1975’ten 2013’e
tarımın oransal payı yaklaşık 4 puan, sanayinin oransal payı 7 puan geriledi; hizmetler sektörünün payı 11 puan arttı. Yapısal değişme bölgeler ve
ülkeler itibarıyla farklılaştı; Doğu ve Güney Asya, (özellikle Çin ve Hindistan), diğer ülke gruplarındaki sanayisizleşme eğiliminin dışında kaldılar.
Ülke gruplarının fiyatlar genel düzeyini kontrol etmekteki başarımı da epey
farklıydı. GOÜ+YPE’nin Latin Amerika, Doğu Avrupa ve Afrika (Sahra’nın
Güneyi) alt-gruplarındaki ülkelerde hükümetler, enfl asyonu dizginlemekte
1990’lı yılların ortalarına kadar genellikle başarısızdılar; daha sonra dünya
ekonomisindeki tüm ülke gruplarında enfl asyon oranları geriledi.
GÜ’deki yatırım / GSYH oranları, 1980-2013 döneminde belirgin bir azalma eğilimi gösterdi. Kâr hacmindeki artışlara ve işlevsel gelir bölüşümünün
sermaye lehine değişmesine rağmen yatırım başarımının gerilemesini (i) kâr
oranlarındaki uzun dönemli düşüş eğilimleri ve (ii) özel şirketler kesiminde değişen davranış biçimleriyle açıklamaya çalıştık. GOÜ+YPE bütününde
yatırım oranları, başta Çin ve Hindistan olmak üzere, Asya alt-grubunun
diğerlerinden pozitif olarak ayrışması nedeniyle artış eğilimi sergiledi; diğer
alt-gruplarda belirgin bir artış, ya da azalış eğilimi gözlenmedi.
Üçüncü kısmın ilk bölümünü teknolojik değişme ve ekonomik gelişme
arasındaki etkileşimi vurgulayarak sürdürdük. 1980’li-1990’lı yıllarda başladığı kabul edilen, enformasyon ve telekomünikasyon ağırlıklı Beşinci Teknolojik Devrim, (i) esnek / yalın üretim sistemlerini ön plana çıkarmış; (ii)
firmaların ağ yapılar içinde yer alma eğilimlerini güçlendirmiş; (iii) vasıfsız
emeğin sermaye ile ikamesini hızlandırmış; (iv) standard-dışı / güvencesiz
istihdam ve ödüllendirme biçimlerinin yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur. Teknolojik kökenli verimlilik artışları büyük gecikmelerle ve beklentinin
altında gerçekleşmektedir; çünkü bu tür kazanımlar için köklü yeniliklerin
ortaya çıkması yeterli olmamakta; yeniliklerin yayılması ve bunlara eşlik edecek kurumsal ve örgütsel düzenlemelerin de yapılması gerekmektedir. Nitekim, teknolojik gelişmeye öncülük eden GÜ’de emek verimliliğindeki artış
hızı, Beşinci Teknolojik Devrim’in pozitif katkılarıyla ara sıra yükselse de,
1960’lı yıllardan 2010’lu yılların ortasına kadar düşüş eğilimi göstermiştir.
Buna karşılık GOÜ+YPE’nin Doğu ve Güney Asya alt-grubunda emek verimliliği artış hızı, 1970’li yılların ortalarından itibaren kayda değer biçimde
yükselmiştir. Diğer GOÜ+YPE alt-gruplarında 1980’li yıllardan sonra emek
verimliliğinde gözlenen artış ise, sınırlı ölçülerde kalmıştır.
36 Küresel İktisadi Tarihçe, 1980-2009
Üçüncü kısmın ilk bölümü, uluslararası işlemlerin şu konular çevresinde irdelenmesiyle tamamlanmaktadır: (i) uluslararası ticaret; (ii) reel efektif
kurlar, (iii) belli başlı ülke gruplarının cari işlem dengeleri; (iv) doğrudan
yabancı yatırımlar (DYY); (v) dış borçlar ve (vi) ticaret hadleri.
Uluslararası mal ihracat hacminin 1983-2001 dönemini kapsayan iki
orta dönemli çevrimdeki yıllık ortalama artış hızı, dünya hasıla artış hızının 1.9 katıydı ve söz konusu dönemde GÜ ve GOÜ+YPE’nin mal ihracat
hacmi artış hızları birbirine yakındı. 2002-13 orta dönemli çevriminin çıkış
evresinde epey yüksek olan ihracat artış hızı, çevrimin iniş evresinde yavaşladı. Bu çevrimin bütünü itibarıyla GOÜ+YPE ihracatı, GÜ ihracatından
daha hızlı arttı; bu başarımın ardındaki temel itiş, Asya alt-grubundan ve
özellikle Çin’den geldi.
1980-2015 döneminde tarım ürünleri ve madenler+yakıtlar’ın toplam
mal ihracatı değeri içindeki yüzde payı, sırasıyla 5 ve 12 puan azalırken,
imalat sanayii ürünlerinin payı 16 puan arttı. Göreli fiyat hareketleri dolayısıyla, bu kaymalar ihtiyatla yorumlanmalıdır; yine de ihracat değeri bileşiminin bu doğrultularda değiştiği kuşkusuzdur.
Reel efektif kur değişmeleri, ülkelerin cari işlemler dengesi / GSYH oranındaki değişmeyi yönlendiren önemli etmenlerden biridir. Uluslararası
işlemlerde yaygın olarak kullanılan paraların reel kurlarında ciddi “ayarsızlıklar” görüldüğüne ve bu soruna arızi müdahaleler dışında çözüm aranmadığına yukarıda değinmiştik.
Belli başlı ülke gruplarının cari işlem dengeleri ve dış ödeme bilançolarındaki net gelir akımları toplamı, dünya sisteminin “merkez”i ve “çevre”si
arasındaki net kaynak transferlerinin göstergesidir. Bu akımlarla ilgili
gözlemler, yakıt ihracatçıları dışındaki GOÜ+YPE’nin 1980-96 döneminde GÜ’den net kaynak transfer ettiklerini ima etmektedir. 1997-2007 döneminde ise kaynak transferinin yönü değişmiş, Çin ve diğer GOÜ+YPE
“merkez”e net kaynak transfer eder duruma gelmişlerdir. XX. yüzyıl ve sonrası kapitalizmi için olağandışı sayılabilecek bu durum, 2007-9 finansal krizi sonrasında kalıcı olmayabilir.
Reel tutarı 2007 yılında 1980’dekinin 20 katına hızla ulaşan toplam
DYY, dünya ekonomisinin uluslararasılaşmasına büyük katkı sağlamıştır.
2007-9 küresel krizinin DYY’de yarattığı şok, henüz atlatılmış görünmemektedir. 2000’li yıllarda GOÜ+YPE çıkışlı DYY akımlarının hızla artması, bu ülkelerin dünya finans sistemi ile giderek daha fazla bütünleştiğinin
işareti sayılmalıdır.
GOÜ+YPE dış borç yüklerindeki nicel değişmelerin tek açıklayıcısı cari
açıklar değildir; ama Latin Amerika’nın 1980’li yılların başındaki, Orta
Doğu ve Merkezî Asya’nın 1983 sonrasındaki, Asya, Avrupa ve Afrika’nın
tüm 1980’li yıllara yaygın cari açıkları, anılan ülke gruplarında dış borç
yüklerini 1989-94 döneminde çok yüksek düzeye çıkartan başlıca etken
olmuştur. Karşıt olarak, GOÜ+YPE’nin 1999-2009 döneminde çoğunlukla
cari fazla vermesi, borç yüklerinin gerilemesine katkı sağlamıştır. Ancak
bu durumun 2009’dan sonra değişmeye başladığı, bazı GOÜ+YPE’de dış
borç yükünün artma eğilimine girdiği görülmektedir; böyle bir eğilimin
sürmesi, yakın gelecekte borç krizleri doğurabilir. 1980-2013 döneminde
GOÜ+YPE dış borçlanması, önemli nitel değişikliklere de uğramış; dış kredilerin giderek artan bir payı özel bankalar ve finans kuruluşlarından sağlanır hâle gelmiş, elde edilen kaynağın özel girişimler tarafından kullanılan
kısmı genişlemiştir.
Birincil meta fiyat endeksleri, XIX. yüzyıl ortalarından bu yana, uzun
dönem boyunca sürekli bir azalma eğilimi göstermemiştir. Söz konusu fiyatlar, bazı dönemlerde az çok istikrarlı bir düzey etrafında salınmakta ve
bir yapısal kırılma ile yeni bir düzeye geçilmektedir. Petrol dışındaki birincil metaların reel fiyatlarında gözlenen durum, uzun dönemli 1921-73 düzlüğünün 1973-86 döneminde kırılması ve 1986-2003 dönemindeki yeni ve
daha düşük düzlüğe varılmasıdır. 2013 yılı sonrası veriler, fiyatlarda 2003-
12 döneminde yaşanan canlılığın kalıcı olmayacağını düşündürmektedir;
ama tam bir analiz için daha fazla gözleme ihtiyaç vardır. Birincil meta fiyatlarının dinamiği ile ilgili araştırmalarda petrol ile madenler+metaller
grubu çoğu kez ayrı ayrı incelenmektedir; çünkü bu kategorilerdeki fiyat
hareketlerinin belirleyici etmenleri farklıdır.
Üçüncü kısmın ikinci bölümünde ortak teması gelir eşitsizliği olan üç
ana konu üzerinde durulmuştur: küresel eşitsizlik, işlevsel gelir bölüşümü
ve yoksulluk. Servet dağılımındaki eşitsizliğin gelir dağılımındaki eşitsizlikten çok daha büyük ve “müstehcen” olduğu konusunda güçlü bulgular
mevcuttur; ama bu çalışma bağlamında ilgimizi gelir bölüşümü ile sınırlandırmayı yeğledik.
Küresel gelir dağılımındaki eşitsizlik iki bileşenin toplamıdır: (i) ülkeler
arasındaki ortalama gelir farklılığından kaynaklanan eşitsizlik ve (ii) her
bir ülke içindeki kişisel gelir farklılığından kaynaklanan eşitsizlik. Tarihsel
araştırmalar, bu bileşenlerin zaman içinde aykırı yönlerde hareket edebildiğini göstermektedir.
1980’li yıllar ve sonrasında küresel gelir eşitsizliği üzerine şu saptamalar
yapılabilir:
(1) Neoliberal Çağ’da toplam küresel gelir eşitsizliğinin en yüksek düzeyine, büyük bir olasılıkla, 1980’li yıllarda varılmıştır.
(2) 1988-2005 döneminde küresel eşitsizliğin ülkelerarası bileşeni gerilemiş; ülke içi bileşeni ise, genel bir eğilim olarak, yükselmiştir. Ülkelerarası
bileşenin gerilemesi 1994-2001 orta dönemli çevriminde GOÜ+YPE’deki
kişi başına gelir artış hızlarının GÜ’dekine önce yetişip, daha sonra onu
da aşmasıyla ilgilidir. İki bileşenin toplamı olarak küresel eşitsizlik, az çok
sabit kalmıştır.
(3) Özellikle 2002-13 çevrimi ve sonrasında toplam küresel eşitsizliğin azaldığı savını destekleyen bulgular vardır. Bunun temel nedeni, GOÜ+YPE’de ve özellikle Asya alt-grubunda kişi başına GSYH’nin
GÜ’dekine kıyasla epey yüksek bir hızla artmasıdır. Bu eğilim sürdüğü takdirde, küresel gelir eşitsizliğinde ülke içi eşitsizlik bileşeni ön plana çıkacak;
ama bir birey için GÜ’de doğmanın kazandırdığı “yurttaşlık primi”, görünebilir gelecekte ortadan kalkmayacaktır.
Neoliberal Çağ’da işlevsel gelir bölüşümünün hem GÜ’de, hem de
GOÜ+YPE’de emek aleyhine değiştiğini gösteren çeşitli araştırmalar vardır.
Yukarıdaki açıklamalarımızda teknolojik değişmenin istihdamı ve ücretleri baskılayıcı etkilerine değinmiştik. Ama bölüşüm dengesini değiştiren tek
neden, teknolojik değişme değildir; (i) küreselleşme; (ii) finansallaşma; (iii)
toplumsal sınıf yapılarının dönüşümü ve (iv) emek örgütlerinin gerileyen
gücü de açıklayıcı etmenler arasına katılmalıdır. Çalışmamızda bu etmenlerin bölüşümü neden ve nasıl etkilediğini belirtmeye çaba harcadık.
Gelir dağılımındaki eşitsizlik ve yoksulluk, birbiriyle yakından ilişkili
olgulardır ve çoğu kez aynı temel etmenler sonucunda ortaya çıkarlar. Gelir
eşitsizliği de, yoksulluk da mutlak veya göreli olarak tanımlanabilir. DB kökenli çalışmalarda mutlak yoksulluk sınır çizgisi, 1991’de 1 dolar/gün olarak
belirlenmiş, bu çizgi daha sonra birkaç kez revize edilerek 2015’de 1.90 dolar
/ gün’e çıkarılmıştır. İstatistik açıdan kusurları olsa da, DB’nin dolarla saptanmış sayısal sınırları, basitliği dolayısıyla yaygın biçimde kullanılmaktadır. Daha önce de kaydettiğimiz gibi, DB kaynaklı araştırmalar, özellikle
1990’lı yıllardan bu yana GOÜ+YPE’de mutlak yoksulluğun önemli ölçüde
gerilediğini göstermektedir. Bu başarımda ülke yönetimlerinin katkılarına
ve uluslararası düzlemde artan duyarlılıklara yukarıda işaret etmiştik.
Dünya ekonomisinin finansallaşmasını irdeleyen ve yorumlayan yazını
bütünleştirici temel saptama şudur: Günümüzde finans, geleneksel “üretim
faaliyetlerine sermaye sağlama” işlevinin çok ötesine geçmiş, çağdaş kapitalizmdeki yapısal bir dönüşümü temsil eder duruma gelmiştir. Bu nedenle,
üçüncü kısmın son bölümünde küresel ekonomik başarımı yakından ilgilendiren finansal krizlerin anlatımıyla yetinmedik; finansallaşma üzerine
kapsamlı açıklamaları da metne ekledik. Sırayla, (i) finansallaşmanın tanımlarını ve hangi “stilize olaylar”la temsil edildiğini tartıştık; (ii) finansallaşmayı tarihsel bağlamda algılamaya çalıştık; (iii) finansallaşmada “örnek
olay” sayılabilecek ABD’de 1970-2006 dönemindeki serbestleştirme ve kuralsızlaştırmaların seyrini anlattık; (iv) finansallaşmanın GÜ’deki anonim
şirket yönetişim felsefesini nasıl değiştirdiğini ele aldık; (v) finansallaşma
yazınındaki farklı bakışları özetledik.
Son bölüm, bu zihin alıştırmalarının ardından, finansal krizler üzerine kuramsal ve olgusal bilgilerin sunulmasıyla devam etmektedir. Finansal
krizlere (i) ana akım iktisadının; (ii) Keynes ardıllarının ve (iii) Marksist
iktisatçıların kuramsal bakışlarını kısaca özetledik; bunun ardından 1970-
2011 dönemindeki finansal krizlerin belli başlı kategoriler (yani bankacılık,
para ve ülke borç krizleri) itibarıyla genel bir dökümünü sunduk; kriz sayıları ve frekansları ile krizlerin toplumsal maliyetleri üzerindeki bulguları
sergiledik.
Çalışma, 1980-2009 dönemindeki dört kriz, ya da kriz öbeğinin öyküleriyle sona eriyor: (i) 1980’li yıllarda GOÜ’deki ülke borç krizleri; (ii) Doğu
Asya Krizleri (1997-8); (iii) Doğu Asya krizlerinin öncü ve artçıları; (iv) Kuzey Atlantik Finansal Krizi (2007-9). Bu anlatı içinde Kuzey Atlantik Finansal Krizi’nin fazlasıyla ayrıntılandırıldığı görülecektir. Kuzey Atlantik Krizi, büyük finansal çöküşlerin serbestleştirilmiş ve dışa açık ekonomilerini
yönetemeyen, kurumsallaşmayı başaramamış, ahbap-çavuş kapitalizmine
yatkın GOÜ+YPE’ye özgü bir hastalık olmadığını, sisteme içkin olduğunu,
cümle âleme, yüksek sesle duyurmuştur.
“Başlangıç”ı burada bitiriyoruz. Çalışmamızın ana parçalarına geçmeden, zamanı kıt ya da seçici okurlarımıza metnin dokuz bölümünden her birinin, ayrı bir deneme olarak okunmaya elverişli olduğunu anımsatabiliriz.


KÜNYE
Küresel İktisadi Tarihçe, 1980-2009
Oktar Türel
Yordam Kitap
Basım Tarihi : Mart 2021
Sayfa Sayısı : 480


İçindekiler
Teşekkür ……………………………………………………………….. 13
Okurlara Not ………………………………………………………….. 15
Kısaltmalar …………………………………………………………….. 17
Başlangıç ………………………………………………………………. 23
I Küresel İktisadi Yönetişim …………………………………………….. 41
I.1. Genel Saptamalar …………………………………………………… 41
I. 1. 1. Neoliberalizm Üzerine …………………………………………. 41
I. 1. 2. Neoliberal Dönüşüm Patikaları …………………………………. 44
I. 1. 3. WM …………………………………………………………. 46
I. 1. 4. Neoliberal “Reform”lar, 1980-95 ………………………………… 48
I. 1. 5. WM Sonrası (“Post-Washington Consensus”) …………………….. 50
I. 1. 6. Neoliberal Küresel İktisadi Yönetişimin Kurumsal Çerçevesi ……….. 54
I.2. Uluslararası Para ve Finans Sisteminin Dönüşümü …………………….. 56
I. 2. 1. Uluslararası Para Sistemi Üzerine Genel Gözlemler ……………….. 56
I. 2. 2. “Uluslararası Finansal Mimari”nin Önemli bir Yapıtaşı Olarak IMF …. 62
I. 2. 3. Uluslararası Para ve Finans Sisteminde Reform Üzerine Notlar ……… 80
I. 2.4. DB’nin Geçirdiği Evrim ………………………………………… 84
I. 2. 5. BIS ………………………………………………………… 101
I. 2. 6. Bölgesel Örgütlenmeler ………………………………………. 102
I. 2. 7. AB’de Parasal Birlik ………………………………………….. 105
I. 3. Dünya Ticaretinde Kurumsallaşmalar ………………………………. 120
I. 3. 1. Uruguay Turu (1986-93) ……………………………………… 120
I. 3. 2. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Üzerine …………………………. 124
I. 3. 3. DTÖ Bakanlar Konferansları, 1996-2017 ……………………….. 131
I. 3. 4. AB Dışındaki Bölgesel Ticaret Örgütlenmeleri ………………….. 148
I. 3. 5. AB’nin Uluslararası Ticaret Politikası ………………………….. 163
I. 3. 6. Küresel Ticaret Sisteminin Bugünkü Mimarisi
ve Geleceği Üzerine Notlar ……………………………………. 169
II İktisat Politikaları ………………………………………………….. 173
II. 1. Kaynak Tahsisi Sorunları ve Politikaları ……………………………. 173
II. 1. 1. Sanayi Politikaları …………………………………………… 173
II. 1. 2. Tarım Politikaları …………………………………………… 203
II. 1. 3. Çevre Sorunları …………………………………………….. 224
II. 2. Ticaret, Talep Yönetimi ve Bölüşüm Politikaları …………………….. 245
II. 2. 1. Kur Politikaları …………………………………………….. 245
II. 2. 2. Para Politikaları …………………………………………….. 259
II. 2. 3. Maliye Politikaları ………………………………………….. 269
II. 2. 4. Sosyal Yardım Programları …………………………………… 280
II. 3. Sermaye Hesabının Serbestleştirilmesi ve Yönetimi …………………. 289
II. 3. 1. Serbestleşmenin Öyküsü …………………………………….. 289
II. 3. 2. GOÜ + YPE’de Sermaye Hesabını Yönetme Teknikleri ………….. 294
II. 3. 3. IMF’nin “Değişen” Bakışı ……………………………………. 297
III İktisadi Başarım ……………………………………………………. 299
III. 1. İktisadi Gelişmenin Genel Görünümü …………………………….. 299
III. 1. 1. Büyüme ve İstihdam ……………………………………….. 299
III.1. 2. Sermaye Birikimi …………………………………………… 308
III.1. 3. Teknolojik Değişme ve Üretim Sistemleri ……………………… 315
III. 1. 4. Uluslararası İşlemler ……………………………………….. 328
III.2. Eşitsizlik ve Yoksulluk …………………………………………… 348
III. 2. 1. Küresel Gelir Dağılımında Eşitsizlik ………………………….. 348
III. 2. 2. İşlevsel Gelir Bölüşümü ve Emeğin Payı ………………………. 354
III. 2. 3. Yoksulluk …………………………………………………. 365
III.3. Finansallaşma ve Çağdaş Kapitalizmin Finansal Krizleri …………….. 369
III.3. 1. Finansallaşma: Tanım ve “Stilize Olaylar” ……………………… 369
III. 3. 2. Tarihsel Bağlamda Finansallaşma ……………………………. 371
III. 3. 3. ABD’de Finansal Serbestleşme, 1970-2006 …………………….. 375
III. 3. 4. Anonim Şirketlerde Yönetişim ………………………………. 383
III. 3. 5. Finansallaşmaya Bakışlar ……………………………………. 385
III. 3. 6. Finansal Krizler Üzerine ……………………………………. 394
III. 3. 7. Finansal Kriz Öyküleri ……………………………………… 404
Sonuçlandırmak Üzere ………………………………………………… 435
Kaynaklar …………………………………………………………….. 445

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here