Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi – Mehmet Kanar

“İran edebiyatı denilince Türkiye?de karşımıza çıkan ilk isim Prof. Dr. Mehmet Kanar. İran?da modern roman ve hikâyeciliğin kurucusu Sadık Hidayet?in eserlerini Türkçeye kazandırmış olan Mehmet Kanar?ın Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi isimli kitabı bu alanda Türkiye?deki neredeyse tek kaynak. Kanar?ın aynı zamanda doktora tezi olan bu incelemesi, İran edebiyatı tarihini 1979 yılına kadar getiriyor.” (*)

Profesör Mehmet Kanar?ın bu çalışması, İran?daki toplumsal ve kültürel alanlardaki yenileşme hareketleri ile filizlenen modern İran edebiyatının doğuşundan günümüze kadar gelişmesinin kapsamlı bir panoramasını veriyor. Kitap bu kapsamıyla, bir ilke de imza atıyor. Çünkü, bugüne kadar İran edebiyatına ilişkin yapılan çalışmalar, hep ?eski?yi konu almış, Firdevsi, Hafız, Cami gibi şairlerin yaşam öyküleri ve eserleri ile Türk edebiyatına etkilerinden öteye geçmemişti. Bu kapsamlı eser, temel bir başvuru kitabı niteliği de taşıyor.

“İran’da şiir ve edebiyat geleneğinin İ.Ö. VI.-V. yüzyıllara kadar uzandığını günümüze ulaşan belgeler kanıtlar. Hatta bu gelenek daha da eski tarihlere taşınarak, Zerdüşt dininin kutsal kitabı olan Avesta’nın iran edebiyatının en eski örneklerinden biri olduğu ileri sürülür. Böylesine köklü bir edebiyatın dili olan Farsça da, XII. Yüzyıldan başlayarak Anadolu’dan Hindistan’a kadar birçok halkın ortak kültür dili olmuştur. İran edebiyatının firdevsîsi, Ömer Hayyam’ı, Sadî’si, Hafız’ı yabancısı olmadığımız adlardır. Türkçe’den Farsça’ya, Farsça’dan Türkçe’ye giren yüzlerce sözcük her iki kültürün arasındaki yakınlığın en önemli kanıtlarını oluşturur. İran’a Batı’dan daha çok yakın olan ve hem İran hem de Batı ile yakın ilişkiler kuran Türkiye, birçok açıdan olduğu gibi, edebiyat alanında da İran’ı etkilemiş ve bu ülke için bir kapı ve köprü konumunu üstlenmiştir. Bu çalışmada İran’daki toplumsal ve kültürel alanlardaki yenileşme hareketlerine koşut bir biçimde filizlenen modern İran edebiyatı ele alınmış ve bu dönemin en özgün adları (Sadık Hidayet, Fürûğ-i Ferruhzâd, Sâdık Çûbek, Bozorg Alevî, Mehdî Ehevân-i Sâlis, Celâl Âl-i Ahmed, Samet Behrengi, Sahrab vb. ) ve yapıtları tanıtılmıştır.” Tanıtım yazısı

MEHMET KANAR’LA SÖYLEŞİ
(*) Irmak Zileli, 03/07/2009 Tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki
Tüm dünya İran?a bakıyor bugünlerde. Fakat İran denilince insanın kafasında canlanan imaj maalesef şöyle bir genelleme: Kara çarşaflı kadınlar, sakallı adamlar, geri ve cahil bir ülke. Yoksulluk çok büyük. Teknoloji, sanayi vs. gelişmemiş… Bu bakışımız tabii kültürüne, sanatına ve edebiyatına ilişkin de kimi önyargılar yaratıyor. Bu açıdan İran edebiyatının durumu hakkında neler söylersiniz?
İranlılar ile bizim aramızda çok belirgin bir fark var. Biz Türkler konuşarak işimizi görürüz. Dışa dönük insanlarız. Bizde iletişim kahvede olur. İranlılar öyle değildir. İran?da kahve göremezsiniz. Mistik insanlardır, kendi içlerine dönüktür, evlerine çekildikleri zaman orada kendi iç dünyalarına gömülürler ve kitap okurlar. Bu yüzden İran?da bir kitap beş bin adet basılır. Bu rakam bizde bin adettir. Çok kitap okurlar. Aydınları çoktur. Yerleşik kültüre sahiptirler. Yazılı gelenekleri çok iyi oturmuştur. Destanları çok zengindir. Biz Türkler İranlıların bu özelliklerini takip ettik ve örnek aldık kendimize. Bir zamanlar Batı?da nasıl Fransız edebiyatı örnek alınıyorduysa geçmişte bizim için tek örnek İran, Fars edebiyatı olmuştur. Böylesine köklü şehir geleneği olan, medeniyet geleneği olan İran?da son otuz-kırk sene içinde kendi iç yönetimlerinden veya dışarıdan kaynaklanan siyasi gelişmeler nedeniyle yapı birden değişti. Doktoramı 1975 yılında yazmaya başladım, 1979?da bitirdim. 1979 yılında Humeyni daha Paris?teyken, Şah zamanında İran?a gittik. Tahran?ı gördük. En büyük şehirlerine gittik, güneyde Şiraz şehrine gittik, İsfahan şehrini gördük, sizin şu anki kıyafetiniz nasılsa bütün İran öyleydi. Geleneksel örtüleri vardı köylerinde, bizim Anadolu?da olduğu gibi, her köyün kendine özgü kıyafeti vardı ama şehirlerinde, modern insanlar örtünmüyordu. Bu yapılanma sonradan oldu. Yoksa İran, edebiyatıyla, kültürleriyle çok mazbut bir ülkedir. Bize hiç uzak olmayan bir ülkedir. İran edebiyatı Türkiye?de sadece klasikleriyle tanınıyor, klasik eserler çevrilmiş. Daha sonra modern edebiyat ihmal edilmiş. Oysa biz nasıl klasik edebiyattan modern edebiyata Tanzimat döneminde geçtik, Batı?ya açıldık, yeni türleri gördük, romanı gördük, tiyatroyu gördük, yeni şiiri gördük, serbest şiiri gördük ve biz bunları almaya başladık, kendimiz üretmeye başladık, İranlılar da uzun bir uyuma döneminden sonra bizim izlediğimiz yolu takip ettiler.

1979?u gördünüz. İran için önemli bir dönemeç bu. Bu tarihten sonra İslam Cumhuriyeti kuruldu. Dinin egemenliği edebiyata nasıl yansıdı?
Özgür edipler o şartlara uyamadılar ve yurtdışına gittiler. Ya gönderildiler ya da gönüllü sürgün oldular. Çok büyük bir kısmı Amerika, Kanada, İskandinav ülkeleri ve Avrupa şehirlerine gittiler, bir daha da dönmediler. Oralarda bir sürgün edebiyatı oluşturdular. Üzerinde doktora tezi hazırlanması gerekli bir konudur bu. Ama aynı edebiyat geleneğini oraya da taşıdılar; tabii konuları değişti. Devrime kadar İran?daki konular daha çok sosyal ağırlıklı konulardı. Devrimle birlikte yeni bir edebiyat gelişti. Konular sınırlandı. Sadece Humeyni?nin mesajlarına ağırlık veren eserler kaleme alınmaya başlandı. Bu da ayrı bir çalışma konusudur, o dönemin eserlerini tanıyıp inceleme yapmak gerekir. Yine de büyük isimler çıktı, bana göre son elli-altmış yılın en büyük şairini örnek verebilirim size, üstelik bu da bir kadın şairdir: Furug-i Ferruhzad. Doğu?da bir yıldız. Hem de bir kadın! Kimsenin girmediği tabuları konu yaptı şiirine. Cinselliği attı ortaya. Cinselliğin sömürülmesini son derece sade bir tarzda ama son derece etkili işledi. Daha önce İran?da kadın şairler çıkmıştı ama hiçbiri bu konulara girmemişti. Bırakın bu konulara girmeyi, erkek ağzından konuşurlardı şiirlerinde. Erkek ağzıyla sevgiliye şiirler yazıyorlardı.

Bildiğim kadarıyla Furug-i Ferruhzad (bizde bilinen adıyla Füruğ) da sürgün edilmiş şairlerden, değil mi?
Evet doğru. O da sürgün edebiyatının içinde incelenmesi gereken bir şair.

Göç edenler bir yana, 1979?dan sonra ülkenin kendi içinden yeni edebiyatçıların çıkması ve özgürce yazmaları mümkün oldu mu?
Hayır, olmadı ne yazık ki. Sansür hâlâ devam ediyor. İran filmleri insanın iç dünyasını çok başarılı olarak anlatırlar. Hep kapalı mekânlarda çekilir bu filmler. Bütün olay diyelim bir taksinin içinde geçer. Dört duvarın içindedir. Sokakları göremezsiniz. Bu da rejimle ilgili bir şey sanıyorum. Rejim rahatladıkça o da değişecektir.

İlk kadın yazarlar ne zaman çıkmaya başlamış?
Şah zamanında edebiyat tarihine girebilmiş kimse yok. Devrimden sonra olmuş bu. Onu da göçmen edebiyatında görüyoruz. Ama şimdiler de bu da değişmeye başladı. Yani İran?da yaşayan kadın yazarlar, hikâyeciler var, son derece de başarılılar. Sinemada bile çok güçlü kadın sanatçılar yetişiyor.

İran?ın toplumsal tarihinde kimi köşe taşları görüyoruz. Meşrutiyet var, 1921 Rıza Şah?ın iktidarı ele geçirmesi var. Onun devrilmesi var, 1953 var, 1979 var… Bu dönüm noktalarında, değişim zamanlarında edebiyatçıların tutumu nasıl olmuş genel olarak?
Edebiyat içinde muhalif kesim çok. Ama bu muhalif kesim özellikle şah zamanında çok feci şekilde cezalandırılmışlar. En azından sürgüne gönderilmişler. Bunların içinde biri Sadık Hidayet?le birlikte roman ve hikâye geleneğini kuran ve geliştiren kişidir, Sadık Çûbek. Bir roman yazmıştır bu kişi, Tengsîr. İran?ın güneyinde Basra Körfezi?ndeki Müslüman şehrindeki bir aşireti anlatmıştır. Bizim Yaşar Kemal?imiz gibidir o da. Oradaki işçilerin durumun anlatır romanı. Onun gibi yazarlar ya sürgün edilmiştir, ya bu eserlerini el altından ya da dışarıda bastırmıştır. Muhalif sesler her zaman tepki görmüşlerdir. Yönetime karşı olanlar çok meşhur olmuşlardır. Ama bir de şaha yakın olan yazarlar vardır. Bunların bir tanesi Muhammed-i Hicâzî?dir. O da zamanında kadın sorunlarına el atmıştır ama yumuşak bir dille, filozofça bir dille yaklaştığı için tepki gören bir yazar değildir. Kitapları da çok satar. Hükümet tarafından desteklenmiştir. Zararsız görüldüğü için engellenmemiştir.

Kitabın Künyesi
Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi,
Mehmet Kanar,
1.Baskı Mart 1999,
İstanbul, 250 Sayfa

Mehmet Kanar’ın Hayatı
01.01.1954 tarihinde Konya’da doğdu. İlkokulu Konya Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nda, ortaokulu İstanbul Kartal Maltepe Ortaokulu ve liseyi Vefa Lisesi’nde tamamladıktan sonra 1970-1971 öğrenim yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’ne girdi. 1974-1975 akademik yılında bu bölümü bitirdikten sonra 1975 Kasım’ında aynı bölümün Fars Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nde doktora tahsiline başladı. 1976 Nisan’ında da adı geçen kürsüye asistan olarak atandı. Kasım 1979’da “Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi” adlı teziyle Doktor ünvanını aldı. Nisan 1980-Ağustos 1981 tarihleri arasında yerine getirdiği vatanî görevini müteakiben tekrar Üniversite’deki görevine “Dr. Araştırma Görevlisi” olarak döndü. 24.01.l986 tarihinde Yardımcı Doçent oldu. 11.10.1990 tarihinde Fars Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı’nda doçentliğe, 10.10.1996 tarihinde de Profesörlüğe yükseltildi. 01.08.1998 tarihinden bu yana Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı başkanlığı ve 24. 02.1999 tarihinden beri İ.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü yönetim kurulu üyeliği görevini sürdürmektedir. 18. 10.2000 tarihinden itibaren iki dönem İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yönetim Kurulu üyeliği görevinde bulundu. Öte yandan, 30.09.2002-9.5.2003 tarihleri arasında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı yaptı. 27.02.2007 tarihinde Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Başkanlığına tayin edildi. Evli ve bir çocuk babasıdır.

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme
Din Savaşları – Fatma Mansur Coşar

Fatma Mansur Coşar?ın ?Din Savaşları? isimli bu kitabı, dinler ve mezhepler arasındaki hoşgörüsüzlüğün kaynağını, gelişimini ve sonuçlarını anlatıyor. Konuyu tarihsel...

Kapat