Cayır cayır bir yaşayışın öyküleri: Yetersiz Bakiye

Karin Karakaşlı, ‘Yetersiz Bakiye’yi kentin kaldırımlarında yazmış gibi, kalemle değil, adımlarla yazılmış gibi. Yaşamın, yaşama hakkının ve hatta birini herhangi bir sebepten ötürü sevebilme hakkının özüne ayakkabılarıyla giren bir kitap bu.

İstanbul bu; kederli griliğiyle bizi her yandan kuşatan, yeniden kuşatan; mantar gibi biten bir alacakaranlıkla gelen uzun ve kaba kış geceleri vardır. Bir zamanlar mutlu bir yasaksızlık yaşamış, gökyüzünde binbir renkte kuş uçuşuna yol açmış, kenarlarından kıvrılıp katlanan ama bir o kadar da ölümsüz, insanlığın acı monologlarının sıradanlığı içine hapsolan bir kent… Hiçbir sesin, hiçbir notanın delme-sine izin verilmeyen geceleri var bu şehrin. Türlü yeşili, türlü mavisi var her adımda… Dev ve hakiki adımlara ihtiyaç duyulan bu şehirde, ortak bir şiirde, öylesine bir dizede karşılaştım Karin’le…

‘Başka Dillerin Şarkısı’ndan bu yana…

1998’de Yaşar Nabi Nayır Ödülü’ne layık görülen ve 1999’da yayımlanan ilk öykü kitabı ‘Başka Dillerin Şarkısı’, şiir kokan, şiirle yaşatan, kaldırımlarına küfürler, isyanlar ve şükranlar bırakılan İstanbul’u kucaklamıştı. Karin Karakaşlı, aidiyete ve yurt imgesine tepki olarak girmişti hayatıma, edebiyat evrenime, kalbime…

O zamandan bu yana roman, şiir, öykü, deneme ve gazete yazılarının yanı sıra çocuk ve gençlik edebiyatında da verimini artırarak sürdürdü Karakaşlı. Bugünse elimde yeni bir öykü kitabı var, on iki öyküye kapısını açan bir eser ‘Yetersiz Bakiye’. Yılların getirdiği bir öykü deneyimi, bolca insan hikâyesi, sahipsiz bir dünyada inadına ve cayır cayır bir yaşayış… Nasıl sahici bir yanışsa bu dünyada yaşayış, bir o kadar soğukkanlılık var kaleminde yazarın. Gördükleriyle, acısıyla, hüznüyle, umudu ve coşkusuyla anlatıyor ‘Yetersiz Bakiye’de. On iki yıl aradan sonra gelen bu öykü derlemesi, betimlemelerde daha sert çizgilerin kullanımı, çizgilerin kalınlığına karşın okura nefes aldıran cümleler, konu ve dil bağlamında uzun zamandır kimselerin varamadığı sınırları zorlayan bir kalem tadında.

Veni Vidi Vici

Kitap 12 öyküden oluşuyor. ‘Veni Vidi Vici İstanbul’da, unuttuğumuz ya da bir yerlerde bıraktığımız rollerimizin hesabını soran, şerefine kaldırılacak bir kadeh için İstanbul’un gözlerinin içine bakan, onunla kavgası bitmemiş, bitmiş de sözü bitmemiş bir kalem var. O kalem bizi 1955’e, Varlık Vergisi yıllarına, insanlara kendi ülkesinde yabancı hissettiren zamanlara götürüyor.

‘An-Bul-İst’ hiç unutulmayacak bir dosta, bir arkadaşa, bir insana ve sadece insana yazılmış bir öykü. Hrant’la olan yoldaşlığın, dostluğun ve bir dostla yürünen kaldırımda onu koruma mecburiyetinin anlatısı bu. Dostları uzak kılan, bizi tedirginliğe sürükleyen, hiç bir olamayan bir “biz”in hikâyesi… Karakaşlı’nın o karanlık günü anlatışıysa sonsuz bir tanıklık, ülkenin tüm karanlık kaldırımlarında var olan bir tanıklık:

“Güzelim yazından cımbızladıkları cümleyi ucubeye çevirip de saldırıyorlar sana, Türklüğe hakaret ettin diye. Sana ve kurduğun dünyaya. Dahil olduğum dünyaya. Her Allahın günü en temiz sözlerle yeni baştan kurduğumuz, yoktan var ettiğimiz bakir dünyaya. Sıkıntılı utangaç yüz halin hep gözümün önünde. “Esnafa da ayıp oldu, huzursuz ettik herkesi…”

Sevmeye, sevişmeye koşmak…

Sevişmek için Arnavutköy’e doğru koşan bir çift, kendini otogardaki bir çay ocağında bulan bir firari ve Berlin’de Soykırım Anıtı’ndaki sütunlar arasında saklambaç oynayan çocuklar… Kitap, Harabati Çay Bahçesi’nde, Xezal’in kendini doğuyu o dışlayan merkezlerden biri haline getirir-ken buluşunu ve acıyla yoğrulan dostlukların insan hayatında nasıl birer pusula olabileceğini de anlatıyor.

Kitabın en ağır öykülerinden birindeyse Sabiha Gökçen’e, tam da adının verildiği havaalanından bir sesleniş, bir haykırış ortaya çıkıyor. Sanki tayyareden bırakılan bombalar misali düşüyor sözcükler, sürtünmeye aman vermeyen, seri bir düşüş bu. Yapılan onca kötülüğün, katliamların arkasından o düğmelere basan parmaklar adına bir kişiye, Sabiha’ya soruluyor, “Bunca kötülük nasıl edilir? Kötülük olduğuna inanmadan edilir herhal.” Karin Karakaşlı, bu coğrafyaya sorulması gereken en gerekli, en sert soruyu soruyor aslında. Katliamları hatırlamaya belleğinde yer açamayan ve haklılığına her daim inandırılmış bir topluma, özrü öncesinden hazırlanmış ve yası yasaklanmış cinayetlere bu sert ve kesif soruyu yöneltiyor. Havaalanından, onun mekânından bir kadın sesi yükseliyor:

Sabiha Gökçen’e…

“Ah be Sabiha… Böyle yazasım varmış sana. Mekânındayım, göğün ve yerin ortasında. Adınla bilinen şu havaalanında. (…) İşte karşımda duruyorsun. Siyah beyaz ölümsüzlüğünün içinde, en ışıltılı halinle duruyorsun hem de. Ölümlüler acıların çizgileriyle kaplanırken sen inadına parlıyorsun. Başında beyaz pilot kasketin, yüzünde o ışıklı gülümseyiş. Genç, güzel bir kadın olarak duruyorsun karşımda. Derken elinde, boyuna yakın bombayla görüyorum seni. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19’muş tayyaren. Onun önünde, sevdiğin birine sarılır gibi poz vermişin bombayla.”

Karakaşlı, tıpkı yıllar önce ‘Başka Dillerin Şarkısı’nda yaptığı gibi şiir dizelerinden alıntılarla, şiirin kalp atışlarıyla giriyor öykülerine. Öyle dizeler ki bunlar, öyküyü bitirdikten sonra yazarın bu dizelerle tartıştığını, onlardan ilham aldığını ya da bir nevi onaylanma girişiminde bulunduğu hissediliyor. İyi ki de yapıyor bunu, öykülerine ses veriyor bu dizeler.

İlk insan için edebiyat neyse, bugünün insanları için de edebiyat aynı ihtiyacın ürünüdür. Zaman, mekân ve yaşayış biçimleri değişse de özde değişmeyen bir şey vardır. Edebiyatın derdi bu özü yakalamaktır. Dünyanın öbür ucundaki bir şairin şiirinde anlatılan duygular tüm insanlığın yaşadığı ortak bir duyguyu pekâlâ sergileyebilir. Ülkelerinden sürgün edilmeleri ve fikirleri haricinde ortak yönü olmayan iki şairi, Pablo Neruda’yı ve Nazım Hikmet’i bir araya getiren nedir? Neruda’ya “Güz Çiçeklerinden Nâzım’a Çelenk” adlı şiiri kaleme aldıran, birbirlerine ondan söz ederken “kardeşim” dedirten nedir?

Kentin kaldırımlarında

Karin Karakaşlı, ‘Yetersiz Bakiye’yi kentin kaldırımlarında yazmış gibi, kalemle değil, adımlarla yazılmış gibi. Yaşamın, yaşama hakkının ve hatta birini herhangi bir sebepten ötürü sevebilme hakkının özüne ayakkabılarıyla giren bir kitap bu. Gözlemciliği tartışılmaz bir yazarın, sizinle beraber yürü-mekten hiç çekinmeyecek bir dostun, cesur bir aşığın, nereye gittiğini bilmediğimiz otobüsleri kaçırışımızın, sevilmek için çaba isteyen Berlin’in ve assolist İstanbul’un kitabı. Belki de onca yazılanın büyüsü kitabın adında saklıdır; bu ülkede birbirimize yetemeyişimizin, yetersizliğimizin hikâyeleri…

HALİL TÜRKDEN
Agos Kitap Eki Ocak 2015 sayısı

Yetersiz Bakiye
Karin Karakaşlı
Can Yayınları
120 sayfa.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları
Yak Gitsin – Süleyman Deveci

Her gün rastladığımız insanların aslında ne kadar komik, ne kadar kinci, ne kadar sahtekâr, ne kadar cani, ne kadar talihsiz...

Kapat