Ceza Kanunu, 353. Madde – Tanguy Viel ” bizi suçun tanımını yeniden düşünmeye iten bir kara-roman”

Tanguy Viel, bir cinayetin altında yatan kişisel ve toplumsal sorunları, bunların nasıl kesiştiğini masaya yatırıyor.

Bir hâkimin önünde, Martial Kermeur, kazanma umudu olmadan, emekliye ayrılmadan önce son kez masaya oturmuş bir krupiye gibi dağıtıyor kartları ve kendisini cinayet ânına getiren olaylar zincirini anlatıyor: biten evliliği, oğlunun velayeti, mesleki sorunlar…

Bunlardan daha önemlisi, kendi halindeki bir Fransa kasabasını Saint-Tropez’e, lüks bir tatil merkezine dönüştüreceğini söyleyerek insanlara umut veren Antoine Lazenec’in gelişi… Bir insanın tüm birikimini deniz manzaralı güzel bir ev projesine yatırması makul görünebilir. Peki ya proje bir türlü tamamlanmazsa?

Ceza Kanunu, 353. Madde bizi suçun tanımını yeniden düşünmeye iten bir kara-roman.

“Her şey bulanık; kasabayı sarıp sarmalayan ve romanın her yanına sinen bir sis var gibi. Ama sonra, cinayetin rotası bir kapkaralığın içinden ağır ağır, bizi meraktan kıvrandırarak beliriyor ve sebepler anlaşılıyor.” The Minneapolis Star Tribune


ROMANDAN OKUMA PARÇASI

Dünyanın hiçbir denizinde, kıyıya yakın bile olsa, hiçbir insan giyinik olarak kendini suyun içinde bulmak istemez –
ilk şaşkınlığı, kendini birdenbire başka bir elementin içinde bulan vücut yaşar, işte, daha bir iki saniye önce, teknenin havuzluğunda oturmuş, bir yandan gevezelik edip bir
yandan da oltalarını hazırlayan aynı adam ve şimdi, bir anda
bambaşka bir dünya… Litrelerce tuzlu su, vücudu uyuşturan
soğuk ve yüzmeye engel olan giysilerin ağırlığı.
Rölantide çalışan motorun gürültüsü ve gövdeye hafif hafif çarpan dalgalar vardı, uzakta denizin birazdan kısmen üstünü örteceği kayalık kıyılar ve sonra, sürtme ağı teknelerinin etrafında hep olduğu gibi, balıkçı teknelerimize o anda
ne çektiğimizi görme alışkanlıkları yüzünden gelip tepemde uçuşan denizkırlangıçları ya da martılar vardı: Sepeti yukarı çektiğimizde içinde bir ıstakoz ve iki yengeç duruyordu, küpeştenin üstünden ikimiz çekmiştik – çünkü o sırada, sanılacağı üzere iki eski dost gibi sepeti birlikte yukarı
alırken, ağır sepeti kabinin dibine koymamızla birlikte çırpına çırpına tellere çarpan yengeçlere bakarken hâlâ iki kişiydik. Istakozu o çıkardı ve kovaya attı, kıskaçlarından korunacak kadar becerikliydi, kıskaçlar plastik kova içinde debelenip duruyordu, o ise ıstakoz avladığı için Artaban gibi gururluydu, bana: Kermeur, bu benim ilk ıstakozum, bunu size veriyorum, dedi.
Söylediği cümle bu muydu yoksa başkası mıydı, bunu
şimdi anımsamıyorum, ama bildiğim bir şey varsa o da kısa
süre sonra ağırlaşmış kollarıyla, çıkardığı köpüklere hiç aldırış etmeden suda çırpınışını izlediğimdi. Belki bunun kötü bir şaka olduğunu düşündü. Belki de deniz çekildiğinde ortaya çıkıverecek herhangi bir kayalığa tutunabileceğini. Denizkırlangıçları bile kahkahaları arasında bunu düşünüyor gibiydiler – uzaklarda, ufku yırtan sivri uçlu kayalıklara konmuş bu kuşlara göre, olup biten her şey, yani soğuk
suya düşmüş olan ve giyinik halde yüzmek için yırtınan bu
herifin durumu normaldi sanki, hızlı hızlı nefes alıp veriyor, bir yandan da yardım etmem için adımı tekrarlıyordu:
Kermeur, lanet olası, yardım edin, Kermeur, ne bekliyorsunuz. Ve “lanet herif”, “Allah’ın belası” ya da “yeter artık” gibi sözler söylüyor, bu sayede beni harekete geçirebileceğini
sanıyordu. Ama hayır, söz konusu bile değildi. Ben şimdiden, hemşireler gibi beyaz ve soğuk martıların, evet martıların bile, gözlerini hiç kırpmamak suretiyle beni onayladıklarını hissediyordum.
Belki, o andan beri düşünüyorum da, o sırada neler olduğunu gerçekten öğrenmenin yolu bir martıya sormaktı.
Sonra kabine girdim, vites kolunu ittim, artık dokuz metrelik bir Merry Fisher’ın dümeninde, tuz lekeli camın ardındaki deri koltuğa oturmuş, kaderlerine boyun eğmiş yengeçler ayaklarımın dibinde, sanki bu kullandığım tekne bana
aitmiş gibi tek başımaydım. Dışarıdan gören, her gün balığa çıkmaya alışık, doğası gereği sessiz ve ne yaptığını bilen,
yaşlı bir balıkçı olduğumu sanırdı, arkamda onun çığlıklarını örten gürültülü dümen suyu. O zaman vites kolunu biraz
daha ileri ittim, bizi, tekneyi ve beni götüren dört yüz beygirlik motor sayesinde limanla aramızdaki beş mili on beş
dakikaya kalmadan kat ettik. Beş mil, yüzerek aşılacak bir
mesafe değil, bu kesin, hele bizim kıyılarda haziran ayında
soğuk olan denizde hiç değil, hem beş deniz mili yaklaşık
dokuz kilometre eder.
Tekneyi bir saat önce çıktığımız yere, A pontonu, 93 numaraya bağladım. Limanda o sabah hemen hemen hiç kimse
yoktu ve hiçbir şey olmamış gibi davrandım, tekneyi kendi
teknemmiş gibi demirledim, metal pasarellayı rıhtıma uzattım ve park yerindeki arabama atladım. Hiç kuşkusuz bir
camın ardından ya da bir perdenin arasından, hiç kuşkusuz
bütün bu sahneyi izleyen olmuştur. Arabada o anların bir
başkasının gözlerine siyah mürekkeple yazıldığını aklımdan
geçirdiğimi hatırlıyorum.
Birkaç saat sonra polis kapımı çaldığında, hayır, şaşırmadım. Jandarma mıydı, polis miydi bilmiyorum, ama dört kişi olduklarını, üniformalı olan ikisinin kapımda durduğunu,
diğer ikisinin ağaçlı yolun başındaki arabanın içinde zar zor
seçilebildiğini biliyordum. Kuşkusuz kanunun alıcı kuş gibi
tepeme binmesine ve pençelerini enseme geçirmesine şaşırmayacak kadar suçlu hissediyordum kendimi. Böyle hissettiğim için, uzakta belirdiklerini fark etmiş olsam bile, ağaçlı
yolda ilerleyişlerini dürbünle izleyip benim için geldiklerini
anlamış olsam bile, başka bir şey yapacak değildim. Şafaktan
beri beni takip etmiş olsalar dahi aynı şeyi yapardım, yine
Antoine Lazenec’i suya atar, yine tekneyi aynı yerine bağlar,
marinaya giden kanalı izler, demiryolu sinyali gibi yeşil ve
kırmızı ışıklara dikkat ederdim ve teknenin arkasında, muhtemelen gitmesi için ona ödeme yapmamı bekleyen martı
olurdu yine. İşte o, martı, kirpiksiz yuvarlak gözleriyle, dünyanın bütün mahkemelerinde tanık sandalyesine oturtulabilecek kararlı bir tanıkmış gibi, hikâyenin bir parçası olmak
için ısrar ediyordu sanki. Ve içimden, ona mahkemeye kendi isteğimle gideceğimi, kanundan kaçmak gibi bir niyetimin olmadığını söylemek geçiyordu. Ona şunu söylemek istiyordum: Ben de bir martıyım, ben de suların üstünde süzülüyorum, artık bir bedenim olmadığını hissediyorum, o zaman ben de denizin üstünde ve limandaki gemilerin üstünde uçuyorum ve ben de bir martıyım, işte budur, bir martıyım ben, limanın puslu havasında beliren kenti görüyorum
ve bu kent anlamadığım bir dilde yazılmış gibi, restorasyondan geçmiş binalardan ve açık pencerelerden oluşan bir alfabe bu, anlamıyorum, sadece pencere kenarlarındaki ekmek
kırıntılarını görebiliyorum. Evet, ben de bir martıyım ve şafağı bekliyorum, insanların çöplerini sokağa bırakmalarını,
çünkü burada insanlar çöplerin dışarı gece çıkarılmayacağını bilirler, bir poşete konulup dışarı atmak varken bunu
yapmamak gerektiğini bilirler, hayır, çöpler bütün gece evde
kalmalı, hiçbir martının gelip deşmeyeceğinden emin olmak
için yatağın yanında saklanmalıdır. Çöp kokusuyla, yenmiş,
sindirilmiş, ama şafağa kadar yanı başında çürümeye devam
eden atıkların kokusuyla yaşamak zorundadırlar – buralarda martıların bedeli budur.
Her neyse, polis, tutuklama, her şey sakince olup bitti.
Böyle durumlarda ne yapılması gerekiyorsa onu yaptılar. Girişteki paltomu aldım ve hiçbir şey söylemeden onları takip
ettim. Sanırım tam o sırada hafif bir yağmur yağmaya başladı, rüzgârsız, yere çarptığında ses çıkarmayan ve hatta sanki havayı yatıştırmak ister gibi içine işleyerek tuhaf bir tatlılıkla onu sarmalayan çok hafif bir yağmur. Orada, sanki eski bir alışkanlığımmış gibi bileklerimi polislere uzatırken
çevreme son bir kez göz attım, kazılmış toprağa, daha aşağıda, denize. Bundan böyle ona, denize, hücremin parmaklıkları arasından bakacağımı geçirdim içimden. Sonra iki polis
beni nakil arabasının arkasına itip saca yapıştırılmış plastik
banka oturttular. Orada, hatırlıyorum, römorklarla on tonluk teknelerin yorduğu yolun üstündeki her çukurda zıplayan kamyonetin rahatsızlığı içinde köprüyü geçerken, orada, yağmuru karşılayan arka pencereden, gökyüzünün de
parmaklıkları aşıp içeri sığınmaya çalıştığını sanırdınız ve
bu kentin üstüne örtülmüş bir tül perdeye ve bizim hikâyemize benziyordu, evet, bizim hikâyemize benziyor, dedim
hâkime, bu sis değildi, rüzgâr da değildi, bizi eşyadan ayıran
yırtılmaz bir perdeydi sadece.


KÜNYE
Ceza Kanunu, 353. Madde
Tanguy Viel
İletişim Yayınları
Çeviri: Mehmet Emin Özcan
1. baskı – Eylül 2020
132 sayfa


Tanguy Viel
1973’te Fransa’nın Brest kentinde doğdu. İlk kitabı Le Black Note 1998’de yayımlandı. Cinéma (1999), L’Absolue perfection du crime (2001), Paris-Brest (2009) ve La Disparition de Jim Sullivan (2013) gibi kitaplarıyla tanındı. Fénéon ve Edebi Yetenek ödüllerini kazandı. Ceza Kanunu, 353. Madde RTL-Okuma büyük ödülü ve François Mauriac ödüllerine değer görüldü.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here