Çizgiyi Aşmak – D. H. Lawrence

Çizgiyi Aşmak“Dışarıdaki her şey gerçekdışıydı, bir gösteri gibi, küçük bir delikten izlenen bir gösteri… Sadece kendisi uymuyordu buraya. Omuzlarını ağrıyormuş gibi geriye iterek hırçın hırçın iç geçirdi. Kolları bir tahriş hissiyle sızlıyor, kafasından adeta bir tıslama geliyordu. Uzun bir müddet sadece kendini dizginlemeye çalışarak, dişleri sıkılı, oturdu… Onu memnun edebilecek ya da zihnini rahatlatacak hiçbir şey olmadığından, geriye kalan tek şey bu rahatsızlığa katlanmaktı. Kendisini hayatın bedeninde yerinden oynamış bir eklem gibi hissediyordu: Zihninde çıkık bir parmak görüyordu, şişmiş, morarmış, acılar içinde. Mesele, kendini nasıl tekrar eklemine oturtacağıydı.”

Öğrencisine âşık olan evli ve çocuklu bir müzisyen, onun aşkına karşılık veren romantik bir genç kadın, tutkuyla arzulanan ama koşulların imkânsız kıldığı bir birliktelik… Konu hiçbirimize yabancı olmamakla birlikte, Lawrence’ın edebi ustalığı romanı basit bir aşk hikâyesinin çok ötesine taşıyor. Ruhsal çözümlemelerdeki derinlik ve özellikle de yaratıcı tasvirler edebiyatseverlere etkileyici bir okuma sunuyor. Çizgiyi Aşmak, yıllanmış şarap gibi, zamanla tadından hiçbir şey yitirmeyen o ender eserlerden…

Kitabın Künyesi
Çizgiyi Aşmak
Özgün adı: The Trespasser
D. H. Lawrence
Çeviri: Aslı Biçen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2016

D. H. Lawrence
İngiliz yazar, eleştirmen, şair ve ressam. 1885’te Nottinghamshire’da doğdu. Çocukluğu yoksulluk ve aile kavgaları içinde geçti. Nottingham Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra öğretmenliğe başladı; ilk romanı Ak Tavuskuşu’nun (1911) yayımlanmasının ardından kariyer olarak yazarlığa yöneldi. 1912 yılında, evli ve çocuklu bir kadın olan Frieda von Richthofen’a âşık oldu ve birlikte Bavyera’ya kaçıp iki yıl sonra evlendiler. 1914’te Lawrence’ın romanı Oğullar ve Sevgililer, ertesi yıl da Gökkuşağı yayımlandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Lawrence ve eşi Almanlar için casusluk yapmakla suçlanıp 1917’de Cornwall’dan sürüldüler. İltica etmelerine ancak 1919 yılında izin verildi ve o tarihten sonra çift, daha ziyade göçebe bir hayata başladı. Dolaştıkları yerler yazarın gezi kitaplarında ölümsüzleşti. Lawrence’ın en ünlü eseri Lady Chatterley’nin Sevgilisi 1928 yılında Floransa’da yayımlandı. Kitap bir süre hem İngiltere’de hem de ABD’de pornografik olduğu gerekçesiyle yasaklandı. Yazarın diğer kurmaca eserleri arasında Âşık Kadınlar (1920), Kayıp Kız (1920), Aaron’ın Asası (1922), Ölen Adam (1929), Bakire ve Çingene (1930) sayılabilir. Lawrence 1930 yılında Venedik’te tüberkülozdan öldü.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 7-11

Orayı susturmalı çalma!” diye bağırdı Louise, ellerini piyanonun tuşlarından kaldırıp aniden kemancıya dönerek. Helena başını notalardan ağır ağır çevirdi.
“Sevgili Louisa,” dedi, “o şekilde çalarsam katlanılmaz bir hal alır.” Lakayt bir hoşgörüyle kemanın yayını beyaz eteğine vuruyordu.
“Ama anlayamıyorum,” diye bağırdı Louisa, sevdiğine içerlemiş birinin abartılı kızgınlığıyla yerinden sıçrayarak. “Zaten susturmalı çalmaya daha yeni razı oldun. Eskiden olsa daha en başta reddederdin kesin.”
“Daha yeni razı olduğum çok şeyler var,” dedi Helena, bitkin ve sersemlemiş görünse de lafı gediğine koyabiliyordu. Louisa’ nın öfkeli isyanı diniverdi.
“Ne dersen de,” diye azarladı arkadaşını, sevgisi çırılçıplak bir ses tonuyla, “böylesi hiç hoşuma gitmiyor.”
“Allegro’dan devam edelim,” dedi Helena, Louisa’nın önündeki Mozart sonatında istediği yeri yayıyla göstererek. Louisa uysalca akorları basmaya başladı ve müzik devam etti.
Ateşin yanındaki hasır koltuklardan birine oturmuş olan genç bir adam, alevlerin müzik eşliğinde kâh durup kâh dans edişlerini seyretmek için bakışlarını keyifle kızlardan şömineye çevirdi. Rahat olduğu her halinden belliydi ama odada yabancı gibi duruyordu.
Güney Londra’daki geniş caddelerden birinde, kendine benzeyen yüzlerce başka evle aynı hizaya dizilmiş, sıradan bir evin oturma odasıydı bu. Zaman zaman tramvaylar uğuldayarak geçiyordu ama oda hem tramvaylara hem de Londra trafiğinin sesine yabancıydı.
Burası Helena’nın odasıydı ve onun sorumluluğundaydı. Duvarlar ağustos yapraklarının ölü yeşiline boyanmıştı; cilalı zeminin ortasına serili yeşil halı, koyu renkli toprağın ortasında kare şeklinde bir çimenlik gibiydi. Tavan, kartonpiyerler ve şömine düz beyazdı. Başka renk yoktu.
Piyano dışındaki mobilyaların geçici bir görünümü vardı: Şöminenin yanındaki iki hafif, hasır koltuğun, koyu renk cilalı tahtadan iki sarsak askılığın, duvarın oyuğundaki kitaplığın eğreti bir hali vardı, sanki yeşil zemini ve duvarları, beyaz süpürgelikleriyle odayı dinginliğe kavuşturmak için her an dışarı atılmayı bekliyorlardı.
Şömine rafında beyaz şamdanlar ve Çin’den gelme, feragati içinde kendini dışarıya kapatmış, kayıtsız, gri sabuntaşından küçük bir Budha heykeli vardı. Bunların yanı sıra pembe ve kırmızı damarlarla bulutlanmış, üzerlerine Çin harfleri kazınmış iki şeffaf taş, ayrıca türlü türlü hatıralıklar, kaya kristalleri, deniz kabukları ve yosun parçaları vardı.
İçeri giren bir yabancı biraz şaşalardı. Koyu yeşil, boş duvarlara, az sayıda mobilyaya bakar ve burada pek istenmediği sonucunu çıkarırdı. Odadaki yegâne sevimli nesneler, duvar dibindeki bir sehpa üzerinde duran beyaz abajur ve pencere girintisinin loşluğunu yeşil bir bulut gibi kaplayan, ince yapraklı, kocaman, güzel eğreltiydi. Sadece bu ikisinin ve ateşin dostane bir hali vardı.
Siyah piyano üzerindeki üç mum usul usul yanıyor, müzik uyuşmuş kelebekler gibi sersemce çırpınmaya devam ediyordu. Helena mekanik çalıyordu. Yayının altında kırdığı müzik cansız, dinlerken insanın canını acıtan bir şeye dönüşüyordu. Genç adam kaşlarını çatarak düşündü. Huzursuzca tekrar müzisyenlere döndü. Kemancı yirmi sekiz yaşında bir kızdı. Bedeni bir metronomun beyaz ibresiymiş gibi kararlı bir şekilde tempoyu zorlayarak sallandıkça, yüksek belli beyaz elbisesi de onunla birlikte salınıyordu. Genç adam onu seyrederken kaşları çatıldı. Yine de seyretmeye devam etti. Çok güçlü, canlı bir vücudu vardı. Bembeyaz boynu, kemanı dayadığı omuzlarının arasındaki güzel çukurdan kuvvetli bir kavisle uzanıyordu. Elbisesinin kolundan sarkan uzun beyaz dantel, yayın peşi sıra süzülüyordu.
Byrne, yanağının dolgun eğrisi dışında yüzünü göremiyordu. Arkada, neredeyse sabuntaşı heykelcikle aynı renkte görünen saçları, önde canlı bir hürriyetle mum ışığını yakalıyor ve alnının üzerinde parlıyordu.
Helena aniden çalmayı bırakıp sıkıntılı bir teslimiyetle kolunu indirdi. Louisa piyanonun başından şaşkın şaşkın ona bakıyordu.
“Neden,” diye bağırdı, “olmadı mı?” Helena bezgince güldü. “Hiç olmadı,” dedi, kemanını şefkatle dinlenmeye bırakarak. “Kusura bakma, ben kötü çaldım,” dedi Louisa puflayarak.
Helena’yı tutkuyla severdi.
“Sen kötü çalmadın,” dedi arkadaşı aynı yorgun, duygusuz ses tonuyla. “Ben kötüydüm.”
Keman kutusunun siyah kapağını kapattığında bir an ne yapacağını bilemiyormuş gibi durdu. Louisa, sevdiği kişinin yanına gitmeye cesaret edemeyen bir köpek gibi gözlerinde büyük bir şefkatle ona baktı. Bu bakışa karşılık alamayınca piyanonun üzerine eğildi. Helena neden sonra arkadaşına baktı ve gözlerini yavaşça kapadı. Bu aşırı şefkatin ağırlığı ona fazla geliyordu. Belli belirsiz bir gülüşle, çocuk kandırır gibi konuştu:
“Biraz Chopin çalsana Louisa.”
“Onu da beceremem, zaten neyi beceriyorum ki,” dedi Louisa. Otuz beş yaşındaydı. Helena’yla arkadaşlığı yıllar öncesine dayanıyordu.
“Mazurkaları çal,” dedi Helena sükûnetle.
Louisa notaları karıştırmaya başladı. Helena keman mumunu söndürdükten sonra ateşin yanına gelip Byrne’ın karşısına oturdu. Müzik başladı. Helena ellerini kollarına bastırmış, dalıp gitmişti.
“Hâlâ yanıyor mu kolların?” dedi genç adam.
Genelde çok ağır ve yorgun görünen mavi gözlerinde küçük bir gülücükle aniden ona baktı Helena.
“Evet,” dedi ve kolunu sıvayarak, yanık vurmuş uzun, kızıl bir meyveye benzeyen, omuzdan bileğe kadar kızarmış, biçimli, güçlü kolunu gösterdi. Yanağını, yanan, yumuşak teninin üzerine koydu okşar gibi.
“Çok sıcak,” dedi gülümseyerek, tuhaf bir neşeyle güneşte kavrulmuş kolunu tekrar okşadı.
“Kışın ortasında böyle bir güneş yanığı görmek çok komik,” dedi Byrne kaşlarını çatarak. “Aylardır neden geçmediğini anlamıyorum. İlaç filan sürmüyor musun iyileşsin diye?”
Helena neredeyse ona acır gibi tekrar gülümsedi ve dudaklarını sevgiyle yanığın üzerine koydu.
“Her akşam böyle oluyor,” dedi alçak sesle ve garip bir sevinçle.
“Ta ağustosta yanmıştın, şimdi şubattayız!” dedi hayretle. “Psikolojik bir şey herhalde. Bu yanığı sen çağırıyorsun, sen yapıyorsun.”
Helena ona aniden soğumuş gibi baktı.
“Ben mi! Hiç düşünmüyorum bile,” dedi fazla uzatmadan, küçümser bir hali vardı.
Genç adam bu acı ses tonunu duyunca kanı çekilmiş gibi oldu.
Ama bu his sadece fizikseldi. Hemen nezaketle gülümsedi. “Hiç?” diye onun sözünü tekrar etti.
Louisa onlar için piyano çalmaya devam ederken aralarında uzunca bir sessizlik oldu. Nihayet, “Ay yeter!” diye bağırdı, taburenin üzerinde zıplayarak. İkisi birden ona baktılar.
“İyi gidiyordun – neden durdun?” dedi Byrne gülerek.
“Siz!” diye bağırdı Louisa. “Artık daha fazla çalamayacağım,” diye ekledi, acıklı bir hareketle kollarını eteğinin üzerine bırakarak. Helena da gülmekte gecikmedi.
“Yapamayacağım, Helen!” diye sızlandı Louisa.
“Canım,” dedi Helena gülerek, “zaten herhangi bir mecburiyetin yok ki.”
Kendine duyduğu saygıyı sarsan bir arzuya teslim olan birinin hafif iniltisiyle Louisa kendini Helena’nın ayakları dibine bıraktı ve koluyla başını mahzunca arkadaşının dizleri üzerine koydu. Helena hiç tepkisiz ateşe bakmaya devam ediyordu. Şöminenin öteki tarafında duran Byrne koltuğa iyice yayılmış, düşünceli düşünceli sigarasını içiyordu.
Oda çok sessizdi, bir saatin tiktaklarından bile yoksun. Dışarıda trafik akıyor, kaldırımdan adım pıtırtıları geliyordu. Ama bu bayağı hayat fırtınası, Helena’nın bir kilise gibi kayıtsızlığını koruyan odasının dışında bırakılmış gibiydi. Mihraplardaki mumlar gibi cansız yanan iki mumun sarı ışığı, siyah piyanonun üzerine vuruyordu. Lamba yanmıyordu ve kırmızı bir moloza dönüşmüş olan alevsiz ateş ızgaranın üzerinde iyice küçülmüş, mumların sarı ışıltısı adeta korları bile aydınlatıyordu. Hâlâ kimse konuşmuyordu.
Nihayet Helena koltuğunda hafifçe titredi ama konumunu değiştirmedi. Hareketsizce oturmaya devam etti.
“Kahve yapabilir misin Louisa?” diye sordu. Louisa doğrulup arkadaşına baktı ve hafifçe gerindi.
“Oh!” diye homurdandı keyifle. “Burası çok rahatmış!”
“Sen hiç kalkma o zaman, kahveyi ben yaparım. Yok yok otur,” dedi Helena kendini kurtarmaya çalışarak. Louisa uzanıp onu bileklerinden yakaladı.
“Ben yaparım,” dedi uzata uzata, keyiften ve sevgi açlığından inleyecek gibiydi.
Sonra Helena hâlâ kalkmaya çabaladığından, bütün ağırlığını arkadaşının üzerine vererek kendisi ağır ağır doğruldu.
“Kahve nerede?” diye sordu, üzerinde bir miskinlik varmış gibi yaparak. Karşılık görmeyen sevgisinin verdiği rahatsızlıkla hep böyle küçük yapmacıklara başvururdu.
“Herhalde,” dedi Helena, “her zamanki yerindedir, canım.” “Hı-hııı!” Louisa esneyerek kendini odadan dışarı sürükledi.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Krizalitler – John Wyndham “Bağnazlığı ustalıkla işleyen bir eser”

John Wyndham'ın "Krizalitler" romanı, bugünün pek çok distopyasının önüne geçmeyi başaran, hoşgörüsüzlüğü ve bağnazlığı ustalıkla işleyen bir eser. Bilimkurgunun altın...

Kapat