Doğanın Yorumlanmasına ve İnsanın Krallığına Dair Vecizeler* – Francis Bacon

Sör Francis Bacon (daha sonra Verulam Baronu ve St. Albans viskontu), 1561’de, Londra’da doğar. Cambridge’de hukuk ve bilimsel konularında eğitim alan Bacon, Kraliçe I. Elizabeth ve halefi Kral I. James dönemlerinde, avukat olarak parladı. 1603’te tahta çıktıktan sonra Bacon’u şövalye ilan eden I. James, 1618’de asalet tevdi ederek, Lortlar Kamarası’na girmesini sağladı, ardından İngiltere Lortlar Kamarası Başkanı ve Adalet Bakanı olarak atadı. Ne ki, kariyerinin zirvesindeyken, 1621’de rüşvet almaktan tutuklandı. Yargılandı, suçlu bulundu, Londra Kulesi’nde hapis cezasına çarptırıldı. Hapishanede fazla kalmadıysa da ne parlamentoda ne de herhangi bir siyasi görevde kalması imkânsız hale geldi. Böylece siyasetten kopan Bacon, hayatının geri kalan yıllarını felsefi düşüncelerine adadı.

Olaylı ve bazı açılardan trajik kariyeri boyunca Bacon, bilimsel çalışmalara karşı duyduğu ilgiyi kaybetmedi. Hatta bilimsel araştırmaları yeniden düzenleme şeklinde bir düşüncesi de vardı. 1626’da zatürree olduğu varsayılan bir hastalıktan vefat etti.

Aşağıdaki vecizeleri içeren Novum Organum (Bilimsel İncelemeler için Yeni Yöntem) adlı kitabı 1620 basımıdır.

I. Doğanın hizmetkârı ve yorumlayıcısı olan insan, gözlemler ve akıl yoluyla doğa düzenine dair topladığı bilgiler kadar uygulama yapabilir ve anlayabilir, gücü veya bilgisi daha fazlasına yetmez.

(…)

VII. Zihnin ve elin ürettiği çok sayıda kitap ve mamul vardır. Ancak tüm bu çeşitlilik aşırı bir kurnazlığın ve bilinen birkaç şeyden yapılan çıkarsamaların eseridir; bir dizi aksiyomun değil.

VIII. Keşfedilmiş olan sonuçlar dahi bilimden çok şansa ve deneyimlere dayanır, çünkü bugünkü haliyle bilimler sadece önceden keşfedilmiş şeylerin düzgün bir şekilde tanzim edilmesinden oluşur; keşif yöntemleri veya yeni sonuçlar elde etmek için kullanılacak şemalar değildir.

IX. Ancak bilimlerdeki neredeyse tüm kötülüklerin tek sebebi ve kökü, insan zihninin gücüne yanlış biçimde hayran olup ve bu gücü överken onun gerçek katkılarını elde etmeye çalışmıyor olmamızdır.

X. Doğanın kurnazlığı duyuların ve zekânın kurnazlığından çok daha üstündür. Bu nedenle, insanların ince düşünceleri, spekülasyonları ve akıl yürütmeleri bir tür deliliktir; ancak buna işaret edebilecek kimse yoktur.

XI. Şu anda mevcut bilimler yeni eserler oluşturmamıza yardım etmiyorsa, şu anda sahip olduğumuz mantık da yeni bilimler oluşturmamıza yardım etmez.

XII. Şu anda kullanılan mantık, temeli yaygın biçimde alınan nosyonlarda bulunan hataları düzeltmemize ve onları stabil hale getirmemize yarıyor, gerçeği aramamıza değil. Yani iyilikten çok kötülüğü dokunuyor.

XIV. Kıyas yöntemi önermelerden, önermeler kelimelerden oluşuyor, kelimeler ise nosyonların sembolü. Bu yüzden eğer nosyonlar (yani meselenin kökü) karmaşık ve olgulardan alelacele soyutlayarak oluşturulmuşsa üst yapının sağlam olması mümkün değil. Bu yüzden tek umudumuz gerçek bir tümevarım.

(…)

XVIII. Bugüne kadar bilimlerde yapılan keşifler genelde, yaygın olarak bilinen kavramlara komşu ama doğanın daha içerideki ve daha uzak parçalarına girebilmemiz için hem kavramların hem de aksiyomların daha kesin ve iyi yapılandırılmış şeylerden çıkarsanması ve daha iyi ve kesin bir zekânın kullanılması gerekir.

XIX. Gerçeği aramanın ve keşfetmenin sadece iki yolu vardır. Biri duyulardan ve özel bilgilerden yola çıkarak en genel aksiyomlara ulaşır ve doğruluğundan emin olunan ve kesinleşen bu prensipler sayesinde hüküm verilir ve ara aksiyomlar keşfedilir. Şimdilerde bu yol moda. Diğer yol ise duyulardan ve özel bilgilerden yola çıkarak kademeli ve sürekli bir yukarı çıkış sağlar ve en sonunda en genel aksiyomlara ulaşır. Doğru yol budur, ancak henüz denenmemiştir.

XX. Zekâ kendi başına bırakıldığında, mantığın düzeni uyarınca takip edeceği yola girer, bu ilk yoldur. Çünkü zihin, huzur bulabileceği daha geniş genellemelerle başlamaktan zevk alır ve kısa bir süre sonra deneyimlerden bıkar ama bu kötülükler gösterişli tartışmalar yüzünden mantık tarafından abartılmıştır.

XXI. Zekâ dengeli, sabırlı ve vakur bir eğilime sahipken kendi başına bırakıldığında (özellikle de öğrenilen doktrinler tarafından engellenmezse) bazen ikinci yolu dener -yani doğru yolu- ama çok az ilerleme kaydedebilir, çünkü yönü belli olmayan ve yardımcısı olmayan akıl düzensiz davranır ve bu haliyle şeylerin muğlaklığını aşmak için pek de uygun değildir.

XXII. Her iki yol da duyularla ve belirli bazı ayrıntılarla başlar ve sonunda en genel önermelere ulaşır ama birbirlerinden çok farklıdırlar, çünkü biri sadece öylesine deneyimlere ve ayrıntılara temas eder, diğeri ise bunlarla hakkıyla ve düzenli olarak ilgilenir; yine biri daha en başta bazı soyut ve faydasız genellemeler ortaya koyar; diğeri doğaya daha aşina olan şeylere doğru adım adım yükselir (yani daha yüksek soyutlamalar yapar).

(…)

XXXI. Yeni şeylerin eskilerin üzerine eklenmesiyle veya eski bilgilere dayanan tümevarımla bilgilerde büyük bir artış elde etmeyi beklemek boştur; yeni başlangıçlar en alt düzeydeki temellerden başlamalıdır, aksi takdirde bir dairenin içinde döner dururuz, ancak önemsiz ve süfli bir ilerleme kaydedebiliriz.

(…)

XXXVIII. İnsan anlayışının şimdi sahip olduğu idollerin ve yanlış nosyonların kökleri çok derindedir, sadece gerçeğin girmesini çok zorlaştıracak biçimde insan zihnini kuşatmamıştır, gerçek içeri girse bile mevcut ve bize sorun çıkaran bilimler tarafından değiştirilmeye çalışılır, özellikle insanlar bilimlerin saldırılarının tehlikelerine karşı önlem almaları için önceden uyarılmadıysa.

XXXIX. İnsanın zihnini kuşatan idoller dört sınıfa ayrılır. Onları sınıflandırabilmek için her birine isimler verdim; ilk idol sınıfına kabile idolleri dedim, ikincisi mağara idolleri, üçüncüsü pazaryeri idolleri, dördüncüsü tiyatro idolleri.

XL. Gerçek tümevarım ile fikirlerin ve aksiyomların oluşturulması şüphesiz idolleri uzak tutmanın ve temizlemenin en doğru yoludur. Ancak önce onları işaretlemek çok faydalı olacaktır; sofizmi yalanlama doktrini yaygın mantık için neyse, idoller doktrini için doğanın yorumlanması da odur.

XLI. Kabile idollerinin temeli insanın doğasında ve insan soyunda veya kabilededir. Çünkü insanın duyularının şeylerin ölçüsü olduğu yanlış bir iddiadır. Tersine, tüm algılamalar ve zihnin duyuları bireyin ölçülerine göredir, evrenin ölçülerine göre değildir. İnsan anlayışı hatalı bir ayna gibidir, ışınları düzensiz olarak alır, kendi doğasını üzerlerine katarak şeylerin doğasının yapısını ve rengini bozar.

XLII. Mağaranın idolleri bireyin idolleridir.1 Çünkü her bir kişi (genel olarak insan doğasında yaygın olan hatalar haricinde) doğanın ışıklarını kıran ve rengini değiştiren kendi mağarasına veya sığınağına sahiptir; bu mağara, ya kişinin kendi düzgün ve özgün doğasını, ya eğitimini ve diğer insanlarla iletişimini, ya okuduğu kitapları ve saygı ve hayranlık duyduğu otoriteleri ya da önceden doldurulmuş ve düzenlenmiş bir zihnin veya kaygısız ve şekillenmiş bir zihnin farklarını ve izlenimlerini ya da benzeri şeyleri yansıtır. Bu yüzden insanın ruhu (farklı bireylere dağıtılışına göre) aslında tesadüfler tarafından yönetiliyormuşçasına değişken ve karışıktır. Bu yüzden Heraclitus’un, insanların büyük ve ortak dünyaya değil, kendi küçük dünyalarına göre bilimler aradığı yönündeki gözlemi çok doğrudur.

XLIII. Ayrıca insanların birbiriyle etkileşimleri ve ilişkileri sebebiyle oluşan idoller de mevcuttur; ben bunlara, insanlar arasındaki alışverişe ve arkadaşlığa dayanarak, pazaryeri idolleri diyorum. İnsanlar görüşerek ilişki kurar ve umumi anlayışa uygun kelimeler kullanırlar. Bu yüzden hastalıklı ve uygunsuz biçimde seçilen kelimeler anlamayı mükemmel biçimde engeller. Eğitimli kişilerin bazı şeylerde kendilerini korumak için kullandıkları tanımlar ve açıklamalar da meseleyi hiçbir şekilde düzeltmez. Kelimeler basit biçimde anlayışı bastırır ve geçersiz kılar, herkesi karışıklığa sürükler ve insanları sayısız boş çelişkiye ve anlamsız imgelere mahkûm eder.

XLIV. Son olarak, felsefelerin çeşitli dogmaları ve yanlış açıklamaları yüzünden insanların zihnine yerleşmiş idoller mevcuttur. Ben bu idollere tiyatro idolleri diyorum, çünkü bence alınan sistemlerin çoğu sahne oyunlarındır, kendi yarattıkları, gerçekçi olmayan ve sahnelenmeye uygun dünyalar sunarlar. Bahsettiğim sistemler sadece bugün revaçta olanlar veya antik tarikat ve felsefeler değil, çünkü bugüne kadar aynı türde başka birçok oyun kurulmuş ve yapay biçimde sergilenmiş olabilir; çok farklı bu hataların sebepleri çoğunlukla aynı. Bunu sadece komple sistemler için değil, bilim içinde gelenekler, saflık ve ihmalkârlık gibi sebeplerle bozulan birçok prensip ve aksiyom için de söyleyebilirim.

XLV. Özgün bir doğaya sahip olan insan zekâsı, şeyler arasında gerçekte mevcut olandan daha yüksek bir düzen ve eşitliği kolayca hayal eder; doğada benzersiz ve düzensiz birçok şey olmasına rağmen onları paralel, uygun ve mevcut olmayan ilişkiler içindeymiş gibi görür. Bu yüzden, “göksel cisimler tarafından gerçekleştirilen tüm hareketler mükemmel dairelerdir” masalı nedeniyle tüm spiraller ve eksantriklikler tamamen reddedilmiş olur (sadece kavramın adı kalır).

(…)

L. Ancak insan zekâsının önündeki en büyük engel ve saptırma, duyuların donukluğundan, yetersizliğinden ve yanıltmalarından kaynaklanır, çünkü duyular tarafından fark edilen şeyler, doğrudan fark edilmeyen şeylerden daha önemli hale gelebilir, doğrudan fark edilmeyenler aslında daha önemli olsa bile. Bu yüzden de tefekkür genelde bazı görüşlerle sonlanır, bu yüzden görünmez nesnelerle ilgili pek az gözlem yapılır yahut hiç yapılmaz. Böylece somut cisimlere bağlı ruhların tüm faaliyetleri gizlenir ve insanların gözünden kaçar. Üstelik kaba cisimlerin parçalarının doğalarındaki daha hassas değişiklikler de (biz bunlara genelde değişiklik deriz ama bunlar harekettir) aynı biçimde gizli kalır; yine de yukarıda bahsettiğimiz iki işlem keşfedilmez ve açığa çıkarılmazsa doğada büyük bir gelişme kaydedilemez. Yineleyelim, havanın doğası ve yoğunluğu havadan düşük olan tüm cisimler (ki bunlar gayet çoktur) neredeyse hiç bilinmez. Çünkü duyular kendi başına zayıf şeylerdir ve hataya müsaittirler; aygıtlar da duyuların gücünü artırmakta veya keskinleştirmekte çok işe yaramazlar ama doğanın tüm doğru yorumları örneklerle ve duyuların sadece deneyleri, deneylerin de doğayı ve ilgili şeyi değerlendirdiği uygun deneylerle ortaya çıkarılır.

LI. İnsan zekâsı kendi doğası uyarınca soyutlamalara eğilimlidir ve değişken şeyleri sabit olarak hayal eder. Ama doğayı kesip parçalara ayırmak, onu soyutlamalarla çözmeye çalışmaktan daha iyidir; Democritus2 okulu da böyle yaparak doğanın derinliklerine diğerlerinden çok daha fazla inmiştir. Bu yüzden maddeyi, maddenin düzenini ve düzendeki değişiklikleri, basit eylemlerini ve eylemlere ilişkin yasaları veya hareketi gözden geçirmeliyiz, çünkü bu eylem yasalarına biçim demediğimiz sürece, biçimler sadece insan zihninin hayalleridir.

LII. Kabile idolü dediğimiz idoller bu türdendir, bu idollerin menşei insan ruhunun özünün aynılığı veya önyargıları veya darlığı, veya huzursuzluğu veya duygulanımlarla renklenmesi veya duyuların yetersizliği veya izlenimin biçimidir.

LIII. Mağara idollerinin ortaya çıkışı bireylerin hem zihinsel hem de bedensel olarak özgün bir doğaya sahip olmasıdır; bu özgünlük eğitimden, alışkanlıklardan veya tesadüflerden de kaynaklanabilir. Bu idol sınıfı çok değişik çeşitlere sahip olsa da biz en çok dikkat edilmesi gerekenleri ve zekânın saflığını bozma konusunda en etkili olanları inceleyeceğiz.

(…)

LV. Felsefe ve bilimler açısından zihinler arasındaki en büyük ve en radikal ayrım şudur: Bazı zihinler daha güçlüdür ve şeylerin farklarını belirlemeye daha uygundur; diğerleri ise benzerlikleri tespit etmeye. Çünkü sabit ve derin yapılı zihinler fikirlerini sabitleyebilir, duraklatabilir ve en ince farklara odaklanabilirler; diğer yandan, yüce ve mantıklı zihinler en hassas ve en genel benzerlikleri tanır ve karşılaştırır; ancak ikisi de, şeyler arasındaki hoş farkları veya gölgeleri kavrayarak kolayca aşırılığa düşebilir.

LVI. Bazı zihin yapıları, eski olana aşırı bir hayranlık besler, diğeri yeni olan her şeyi kucaklamak için ateşli bir tutkuya sahiptir; ancak çok azı orta yolu tutmak için gerekli mizaca sahiptir, ne antik dönemdekiler tarafından doğru biçimde ortaya konan şeyleri reddederler ne de modernlerin haklı biçimde üzerine ekledikleri şeyleri küçümserler.

(…)

LVIII. Bu nedenle, gelin bu ihtiyatlı duruşumuzu tefekkür ederken mağara idollerinden uzak durmak ve onlardan kurtulmak için kullanalım; bu idoller genelde üstün etkilerden, aşırı birleştirmekten ve bölmekten, belirli zamanlarda taraf tutmaktan veya nesnenin büyüklüğünden veya öneminden kaynaklanır. Genel bir kural olarak, şeylerin doğası hakkında tefekkür eden herkes kendi aklını hemen ele geçiren ve tutsak hale getiren şeylerden uzak durmalı ve bu türden hükümlere varırken akıl yürütmelerinin bölünmemesi ve net olması için gereken dikkati göstermelidir.

LIX. Ancak pazaryeri idolleri en sorunlu idollerdir, çünkü kelimelerin ve isimlerin birleşmesinden ortaya çıkan anlayışın içine sızarlar. İnsanlar kendi akıllarının kelimelere hükmettiğini sanır ama kelimelerin de insan anlayışı üzerinde reflekssel bir etkisi olabilir; felsefeyi ve bilimleri bu kadar sofistçe ve atıl hale getiren de budur. Kelimeler çoğunlukla popüler kabullere uygun olarak kullanılır ve şeyleri avamın zekâsının da anlayabileceği çizgilerle tanımlar. Ama daha keskin bir zekâ veya daha gayretli bir gözlemci bu çizgileri kaydırmak ve doğaya daha uygun bir yere yerleştirmek isterse kelimeler buna isyan eder.

LX. Kelimeler vasıtasıyla akla kabul ettirilen idoller iki türlüdür; ya mevcut olmayan şeylerin adlarıdır (çünkü gözlem eksikliğinden dolayı adlandırılmamış şeyler olduğu gibi, hayali varsayımlara dayanan ve adlandırılmış şeyler de vardır) veya mevcut olan ama mevcut şeylerin muğlak veya kötü tanımlanmış ve alelacele ve kısmen soyutlanarak üretilmiş şeylerin adlarıdır.

(…)

LXII. Tiyatro yahut teoriler idolleri çok sayıdadır ve gelecekte sayıları daha da artabilir yahut artacaktır. Çünkü insanların zihinleri nesiller boyunca din ve teoloji ile meşgul olmasaydı ve sivil yönetimler (özellikle monarşiler) böylesi yeniliklere bu kadar karşı olmasalardı, tefekküre ilişkin konularda bile insanlar bu idolleri kendilerine uyguladıklarında kendi servetlerini riske atıyor; bir ödül kazanmamakla kalmayıp bir de alaylara ve kötülüklere maruz kalmasalardı, durum böyle olmasaydı, şüphesiz bir zamanlar Yunanlıların arasından çıktığı gibi birçok farklı türde filozoflar ve teoriler ortaya çıkardı. Çünkü gökyüzündeki fenomenlere dayanarak kaç gök sistemi üretilirse felsefe fenomenlerine dayanarak da aynı şekilde ama daha fazla sayıda dogma oluşturulabilirdi. Bu türdeki tiyatroların oyunlarının şimdilerde şairlerin sahnelenen oyunlarıyla şöyle de bir ortak yanı vardır: Sahne için icat edilen hikâyeler tarihin gerçek hikâyelerinden daha zarif, daha şık ve daha kabul edilebilir özelliklere sahiptir.

Ancak genel olarak felsefenin konusunu hazırlarken insanlar ufak örnekleri büyük bir mesele haline getirirler veya çok sayıda örneği küçümserler; yani her iki durumda da felsefe çok dar bir deneyim ve doğa tarihi zemini üzerine inşa edilir ve çok yetersiz delillerden dogmalar oluşturur. Filozofların “rasyonel” kanadı deneyimlerden elde edilen ve yaygın bulunan çeşitli koşulları yakalarlar ama onlardan emin olmaz, onları özenli biçimde incelemez ve önemlerini tartmazlar; işin gerisini düşünceye ve aklın faaliyetlerine bırakırlar.

Birkaç deneyde özenli ve hassas biçimde çalışmış olan ve böylece anlam çıkartmak ve bir felsefe sistemi oluşturmak için çabalayan bir grup filozof daha vardır; muhteşem bir biçimde diğer her şeyi kendi çıkardıkları sonuçlara uydurmaya çalışırlar.

Ayrıca üçüncü bir grup daha vardır ki, inançlarının etkisiyle ve saygılı bir ruh haliyle teolojiyi ve gelenekleri de işin içine sokar; bunlardan bazıları ahmaklıkları yüzünden o kadar ileri gitmiştir ki, bilimleri ruhlarında, aslında dehalarında aramaya ve bulmaya çalışırlar; bu yüzden yanlış felsefe gibi hataların da kaynağı üç türlüdür: Sofistik, ampirik ve batıl inançlara bağlı. (…)

***

CVIII. Geçmişteki hataları reddederek veya düzelterek umutsuzluğu defetmekten ve umudu getirmekten bahsettik. Gelin şimdi umut için başka bir sebep olup olmadığına bakalım. Şunu buluruz: Eğer birçok faydalı keşif şans eseri yapılmışsa, ki bu doğrudur, veya keşfetmek için uğraşmayan veya başka bir şeyi arayan kişiler tarafından şartlar neticesinde bulunmuşsa, aynı kişilerin, keşif yapmak için çalıştığında, istikrarsız dürtülerle değil de sabit bir yöntem ve düzen ile bunu iş edindikleri takdirde, çok daha fazla şey keşfedeceklerini hiç kimse inkâr edemez. Gayretli ve çalışkan çabalarına rağmen şans eseri bir veya birkaç defa keşifleri ıskalayabilirler ama uzun vadede kesinlikle bunun tersi olacaktır. Böylece, şansın, hayvani içgüdülerin ve benzerlerinin yerine, aklın ve çalışkanlığın sayesinde, insanların doğrudan ve kasıtlı eylemleriyle, şimdiye kadar yapılandan çok daha fazla sayıda ve daha iyi keşif, daha kısa aralıklarla ortaya çıkacaktır.

* Sör Francis Bacon, Novum Organum, çeviren Rahip Andrew Johnson, Londra, Bell & Daldy, 1859), s. 1, 11-16, 19-25, 28-34, 37-38, 101.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Makaleler
Kediler neden dışkılarını gömerler?

Bu davranış, kedilerin evrimsel geçmişinden kaynaklı içgüdüsel bir davranıştır. Bunun iki sebebi vardır: Vahşi kediler normalde alanlarını dışkı ve idrarlarıyla...

Kapat