Döngel Dünya – Ethem Baran “Yeşilçam melodramlarının sıcaklığına sığınan gariplerin öyküleri”

Mahallede, evde dikiş diken bir erkek yadırganmazdı, öyle hatırlıyorum. Para veren de olmazdı. Bu işi para için yapmazdı babam… Babam yokken, dikiş makinesinin küçük çekmecesindeki terzi yüksüğünü alır, parmak parmak dolaştırırdık. Parmağımıza bol gelen o yüksükle, iğneli iğnesiz, dikişli dikişsiz nice oyunlar uydurur, kaybedeceğimizden korkan annemizden ne azarlar işitirdik. Bir masal oyuncağını andıran bu yüksük, bizim parmağımızda sıradan bir nesneye benzerken, babamın parmağında bir mücevhere dönüşürdü.

Küçücük anlarda mutluluğu bulan yoksullar, yağız elektrosazcılar, keklik avcıları, taklacı güvercin hayranları, baba olmayı beceremeyen adamlar, şu yalan dünyayla vedalaşmak isteyen aceleci ihtiyarlar, kalabalıklardan ürküp içine kapananlar… Küfür gibi pis pis yağanyağmurlar…

Angara, Yozgat, Kırşehir’in Kaman’ı…

66. Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı ödülünü kazanan Döngel Dünya, Türkan Şoray’lı, Ediz Hun’lu Yeşilçam melodramlarının sıcaklığına sığınan gariplerin öyküleri.

Ethem Baran, dünyanın gürültüsünden kaçıp bozkırın ortasında bir parça deniz arayanları anlatıyor.


Ethem Baran: Nostalji tehlikeli bir kavram – Nida Dinçtürk (Söyleşi)
29 Ağu 2019 gazeteduvar

Ödüllü yazar Ethem Baran’ın son öykü kitabı Döngel Dünya, İletişim Yayınları’ndan çıktı. 15 öykünün okurla buluştuğu bu kitapta Baran, Anadolu kentlerinde ve Ankara sokaklarında dolaşıyor, satır aralarından güvercinler havalandırıyor. O güvercinlerin ürkekliği Baran’ın neredeyse tüm öykülerinin sinesinde saklı. Zira Baran, bu gezinti sırasında hayat yorgunlarına, ümidini yitirmeyenlere, dünya sancısını bir gölge gibi peşinden sürükleyenlere, hafızasında kaybolmuşlara temas ediyor. Kimi zaman Yeşilçam’dan bir kuple fısıldarken okuruna, an geliyor, hayatta tutunacak tek dalından olmuşların öfkesine bir bakış atıyor. O tutunacak tek dala tutkunların hevesine de ortak oluyor Baran, bilginin aşağılandığı topraklara sövgüsünü de sakınmıyor. Gözlemledikleri kadar kendi yaşamından süzdüğü ögelerle de bezediği öykülerinde, edebiyatını besleyen yazarlara da selam duruyor.

Evet, Baran öykülerinde birçok ögeden beslenen bir yazar. Gel gelelim, azla yetinmeyi bilenlerin mütevazı anlatısına aracılık ederken dilde takip ettiği sadelikle öykülerinin atmosferini kuvvetlendiriyor. Baran, öykülerine serpiştirdiği ögeler ve karakterlerine kattığı içtenlikle okurunu adeta bir sobanın başına yanaştırıp eline demli bir çay tutuşturuyor. Burası hem huzurlu hem de zorlu bir köşe. Kim payına ne düşerse, onunla kalkacak sobanın yanından. Anımsadıklarınız ve hissettikleriniz de sizin gözlemlediklerinizin ve yaşamınızdan süzdüklerinizin bir dökümü olacak.

Ethem Baran, Döngel Dünya‘yı, karakterlerini, şehirlerini ve öykülerini zenginleştiren ögeleri anlattı.

Döngel Dünya‘da baskınlığıyla dikkat çeken bazı öğeler var. Bunların başında kuşlar ve terzilik mesleği geliyor. Bu imgelerin sizin için anlamını, kaynağını ve öykülerinize nasıl sızdığını anlatır mısınız?

Kuşları ve bu sözcüğü imge olarak kullanmayı seviyorum. Yazar olarak elimi güçlendiren bir yönü var her şeyden önce. Zengin bir imge dünyası sunuyor. Diğer taraftan, bahçemizdeki ağaçları cıvıl cıvıl yapraklandıran, balkonlarımızda gurul gurul gezinen bu dünya güzellerini yazı evreninin dışında tutmak mümkün mü? Döngel Dünya ve diğer kitaplarımda özellikle güvercinler sayfalar arasında gezinir durur; bunun en başta gelen nedeni, sanırım, çocukluk ve ilk gençliğimde güvercin beslemiş olmam. Bu hevesimin bana armağan ettiği pek çok hikâye var elbette. Ve güvercinlerin dünyasında yaşayanları çevreleyen dil. Döngel Dünya’da da söylediğim gibi, bir kuş uçtuğunda gökyüzü yeni baştan yaratılır. Ayrıca kuşlar yeryüzünü yeniden tanımlar bize. Terzilere gelince: Terzihaneleri taşranın misafir odaları olarak görürüm. Terziler çok iyi ev sahibidirler. Bir yandan işlerini yapar, bir yandan sizi en iyi şekilde ağırlarlar. Aynı zamanda dikiş makinesinin her tıkırtısında yeni bir hikâyeye doğru yol alırlar. Terzihanelerin dingin, kumaş yumuşaklığında sessizleşmiş, ütü sıcaklığında ılınmış aydınlık odalarında çoğalmaya, derinleşmeye müsait hikâyeler yazarını arar gibidir. Günümüzde alışveriş merkezlerinin alt katlarında daracık dükkânlara sığınmak zorunda kalan bu mesleğin erbaplarının edebiyatımızda yeterince işlenmediğini düşünüyorum.

Öykülerinizde dikkat çeken bir başka detay da dede ve nine karakterleri. Kuşak çatışmasından bu kadar muzdarip bir toplumda çocukların ailelerde aslında en iyi ilişkileri büyükanne ve büyükbabaları ile kurmalarını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Torun sevgisinin evlat sevgisini aşan bir boyutu var. Tecrübeyle harmanlanmış, sakinlemiş, kılçıklarından kurtulmuş bir sevgi bu. Hataların, pişmanlıkların, kaçırılmış, aceleye gelmiş şeylerin giderilebileceği bir hareket alanı. Affın, özgürlüğün, nazlanmanın, hoşgörünün tartışmayı dışlayan özel iletişim hâli. Dedem ve ninemle bir arada yaşadık gençlik yıllarıma kadar. Dedemin, ben ilkokuldayken hep aynı teneffüs saatinde gelip bahçe duvarının gerisinden beni izlemesini ve aldığı simitleri hâlâ hatırlarım. O yüzden kendimi onlara karşı borçlu hissederim ve metinlerimde dedelere, ninelere rol vermeyi severim.

Aile ilişkilerine değinmişken öykülerinizdeki baba figürlerini de konuşalım isterim. Döngel Dünya‘da babalar kendi varlıklarıyla yüzleşemeyen, dünyada olmayı reddeden karakterler olarak karşımıza çıkıyorlar. Dünya edebiyatında da çok irdelenmesine rağmen aşındıramadığımız bir figür baba. Baba figürleri için neler söylemek istersiniz?‘BABA, EVLERE SIĞMAYAN BİR KELİME’

Baba figürü insanlığın ve edebiyatın en büyük yaralarından. Evlere sığmayan bir kelime. Yaralı ve yaralayan. Dediğiniz gibi edebiyatta çok işlendi, işlenecek de bundan sonra. Babalar kendilerini anlatmaz da birilerinin onları anlatmasını bekler sanki. Ve her anlatış, eksikliğini kendi içinde taşır. Benim bu kitapta derdim, babaları hırpalamak değil, kendi hikâyeleri içinde nasıl durduklarını göstermekti. Kendi yaralarını saklamaya çalışırken başka yaralar açtıklarının farkında olmayan, nereden geldiğini anlamadıkları dalgalarda çırpındıkça yalnızlaşan, hayatın kıyısına düşmüş tiplerdi anlattığım.

“Kuşlar” ve “Üç İyidir” öykülerinizde isimlerini andığınız yazarlara değinelim biraz da. Sanki okurunuza onların da varlığını anımsatmak istiyormuşsunuz gibi hissettim ben bu isimlerle karşılaştığımda. Bir edebiyatçı olarak bu isimlerle kurduğunuz ilişkiyi, söz konusu isimlerin sizin edebiyatla bağınızla nasıl bir rol oynadığını merak ediyorum.

“Kuşlar” öyküsündeki yazar, aynı zamanda bu öyküye ilham veren kişidir. O da gölgesiyle de olsa bu kitabın içinde gezinsin istedim. Edebiyatımızın önde gelen isimlerinden biri olan bu yazarla ilişkimiz, bağımız, yol arkadaşlığımız edebiyat dünyasının bilgisi dâhilindedir. Fakir Baykurt’un adının geçtiği öykü ise geçmişten bugüne bu ülkede değişmeyen anlayışın, nobranlığın, cehaletin, baskının, kısacası faşizmin bir kez daha hatırlatılmasını amaçlar. Çorum, Maraş, Sivas olaylarının yanına eklemlenecek, hafızalarda yerini koruyan başka bir olayın öykü kahramanının bakışından farklı bir görüntüsünü sunar okura.

‘NOSTALJİ TEHLİKELİ BİR KAVRAM’

Anadolu şehirlerinin esintileri kadar Ankara sokaklarının rüzgârları da dolaşıyor öykülerinizde. Son yıllarda Türkçe edebiyatta “Ankara edebiyatı” diye bir alan oluştu. Siz bu alanı nasıl değerlendiriyorsunuz, kendinizi buraya ait hissediyor musunuz?

Ankara’da yaşadığım için bu kent ister istemez sızıyor öykülerime. Daha doğrusu şöyle ifade edeyim: Ankara’yı, sokakları, caddeleri, semtleri ve çeşitli mekânlarıyla özellikle sokuyorum öykülerime. Bu ülkenin başkenti edebiyatta da hak ettiği yeri almalı diye düşünüyorum. “Ankara edebiyatı” diye bir alan oluştuğunu, böyle bir söylem geliştirildiğini görüyoruz sizin de söylediğiniz gibi. Sorunlu bir yaklaşım bu. Ankara’nın birtakım kültürel unsurlarının, söyleyiş farklılıklarının, yaşam alışkanlıkları ve mekânlarının edebiyata yansıtılmasının böyle adlandırılması edebiyatı sınırlamak ve dar bir alana hapsetmekten öte bir işe yaramaz. Yapılan iş en kaba söyleyişle ya edebiyattır ya da değildir. Bu anlayışı sürdürecek olursak her ilimiz veya bölgemiz için de yeni bir edebiyat alanı açmak zorunda mı kalacağız? Bu anlamda kendimi buraya ait hissetmiyorum. Ankara’da yaşayan, yazılarında Ankara’ya da yer veren bir yazar olarak iyi öykü ve romanın peşindeyim.

‘Yamaçta Yağmur Var’ öykünüzde “Yazmaya hevesli tek bir gencin bile dünyasında küçücük bir iz bırakabilirsem, bunun benim için yeterli olduğunu söyledim” diyorsunuz. Yazarların topluma karşı sorumluluklar alıp almaması kendi inisiyatiflerinde görünüyor. Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yazarın bağlı olduğu dilin edebiyatına eser vermenin dışında bir sorumluluğu var mıdır?

Yazarın pek çok sorumluluğu var elbette. Yazdığı dile, o dilin içinden çıktığı topluma, o toplumun sorunlarına ve geleceğine ilişkin sırtlanması gereken bir hayli yük var. Söz konusu öyküdeki o cümle yazar-okur ilişkisi ve yazar-yazar adayı bağlamında edebiyatın iç alanını, bir bakıma yazarın kişisel tercihini işaret ediyor. Yazarlıktaki ilk yıllarım tek bir yazarla tanışmadan, sohbet etmeden, yazdıklarımı gösteremeden geçti. Yazarlar, kitapların kapağındaki isimlerden, varsa fotoğraflarından ibaretti. Nasıl insandırlar, ne konuşurlar, nasıl yaşarlar, tüm bunlar bana çok uzaktı. Bu yüzden, yazmaya heves etmiş, yola yeni çıkmış insanların elinden tutmak, deneyimlerimi aktarmak, en azından neleri, kimleri okumaları gerektiğini söylemek isterim.

‘Alamadım Eyvah’ta karşımıza çıkan Murat 124 ve özellikle Essahtan Değil’de Türkan Şoray’la kurulan bağdan yola çıkarak sormak istiyorum: Nostalji duygusu neden insanın içini ısıtır? Sizin karakterleriniz bu duygudan ne kadar etkileniyor?

‘Alamadım Eyvah’taki gencin hayali ancak eski model, en ucuz arabaya sahip olabilmenin sınırlarında geziniyordu. Hayali bile gerçeğin, hayatın acı hakikatlerinin yanında yöresinde dolaşacak kadardı. Hayaline bir bütün olarak değil parça parça ulaşabileceğinin farkındaydı. Essahtan Değil öyküsündeki karakter ise bize geçmiş zaman gibi gelen kendi şimdiki zamanını yaşıyor. Hasta ninesini oyalamak için ona filmler anlatan gencin yanına gidiyoruz bu öyküde. ‘Nostalji’ kulağa hoş gelse, göze şık görünse de tehlikeli bir kavram. Bu öykülerde içimizi ısıtan şey, o karakterlerin içtenliği ve masum, kırılgan hayalleri bana kalırsa.


Nida Dinçtürk kimdir?İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. 2008 yılında Dünya gazetesinde editörlük ve muhabirlik yaptıktan sonra TRT Türk’te yayınlanan Açık Şehir programında program asistanı olarak yer aldı. Bu sırada İyi Kitap’ın yanı sıra Milliyet Kitap Eki ve Milliyet Sanat Dergisi için kitap tanıtımları yazıp söyleşiler yapmaya başladı. Son olarak Sputnik Türkiye’de yine muhabir ve editör olarak görev yaptı. Londra’da bağımsız gazeteci olarak çalışıyor. insideturkey.news, NewsLabTurkey, gazeteduvar ve NeHaber UK’ye katkıda bulunuyor. Medyapod’da Anlatsam Roman Olur adında bir podcast serisi yapıyor.


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI

Döngel Dünya

Derken, bahar geldi.
Çoktan ölmüş annesini her gün dışarı çıkarmaya, kısa sürmüş bir yağmurun ıslak gökyüzü parçacıkları bırakıp gittiği
komşu avlularından, uzak hatıraların solgun fotoğraflarına
benzeyen kederli akraba evlerine, sokaklarında kimselerin
görünmediği o mahalleden, tenha gölgelerin uyukladığı şu
mahalleye, mahmur bir sessizliğin çınladığı o dükkândan,
beklemekten eskimiş bu dükkâna, çarşı pazar gezdirmeye
başladı Zekeriya. Artık öbür dünyada yaşayan ama kendini
hâlâ burada zanneden annesini tekerlekli sandalyesine bindiriyor, kahvaltı sırasında belirledikleri adreslere doğru yola çıkıyorlardı.
Zekeriya kahvaltı masasını toplarken Afiye tekerlekli sandalyesini pencereye doğru sürdü. Pencere köpük köpük çiçek açmıştı. Kayısı ve erik ağaçları, üzerlerine kar yağmış da
ürperen dallarında öylece uyuyakalmış gibi ılık, pembebeyaz bir rüyayı sürdürüyordu hâlâ.
“Beni Iraz’a götür bugün, kaç zamandır görmedim, hasta
diyorlardı en son,” dedi oğluna. Sesi, bahar dallarının kıpırtısızlığına inat, çın çın ötmeye hazır bir canlılıktaydı. Elinde
çaydanlıkla mutfak kapısının eşiğinde durdu Zekeriya. Daha
bu sabah takma dişlerini nereye sakladığını unutup iki saat
boyunca aratan bu kadın mıydı? Çalınmasından korktuğu
için her şeyini saklıyor, sonra da bulamıyordu. Sesi de saklanıyordu o sırada bir yerlere. Ama şimdi bu ses, arkadaşlarıyla buluşmaya giden heyecanlı, hevesli bir genç kız sesiydi.
“Iraz kim anne, nerede oturuyor?”
Sesinin açtığı boşlukta döndü Afiye, hem de ne döndü.
Şimdi gözlerinde de aynı hevesli kızın gözleri, aynı parıltı…
“Dayıngilin mahallede oturuyor ya oğlum! Sen emsal kızı
vardı, Nurdane, bildin mi?”
Nereden bilecekti Zekeriya, liseyi bitirince kasabadan ayrılmış, bayramlar dışında pek yolu düşmemişti buralara. Her
geldiğinde tanıdıklarının daha da azaldığını fark ederek geçmişti yıllar. Babası ölünce emekli olmuş, karısından ayrıldıktan sonra tek başına yaşadığı evi kapatıp annesinin yanına, çocukluk ve gençliğinin karanlığına yerleşmişti. Esertepe’deki benzinlikte yağcı olarak bir ömür tüketen babası
Numan’ın her akşam yağ kokularıyla birlikte getirdiği hoyrat rüzgâr esmiyordu artık bu evde, ama kocasının ölümünü bir türlü hazmedemeyen annesinin, unutmakla hafızanın
derinlerine bir kuyuya iner gibi dalıp gitmeleri arasında geride bıraktığı rüzgâr hiç dinmiyordu. “Ben ondan önce öleyim de bir başına kalsın, sürüm sürüm sürünsün,” diye ettiği dualar kabul olmamış, adamcağız pat diye gitmişti. Afiye
de hemen her gün Numan ve diğer ölülerin peşinden gidiyor, yeni baştan doğuyor, çocuk oluyordu; sonra bakmışsın
ki henüz oyun çağında bir kızken adı geline çıkmış ve kıskançlıktan gözü dönen Numan tarafından eve hapsedilmiş,
bırak dışarı çıkmayı, perdeyi aralaması bile akşamları yenen
dayakla sonlanmış. Afiye çocukluktan anneliğe, ninelikten
dulluğa kimi zaman susup yutkunarak, kimi zaman da o kurumuş göz pınarlarından nasıl düştüğü anlaşılmayan gözyaşlarını yemenisinin ucuna emdirerek kendi sesinin izinde dolaşıp dururken, tekerlekli sandalyesinin üzerinde, daracık odaya sığdırdığı dünyayı seyre koyulmuştu. Bazen bir
iç çekiş, bazen de bitip tükenmek bilmeyen bir suskunluktu
artık Afiye. Derken Azrail’i evin çevresinde dolaşırken görmeye başladı. Ölmeden önce komşularıyla, uzak yakın akrabalarla ve şu yalan dünyayla vedalaşmak istedi işte o zaman. Belki de ne kadar çok gezerse, canını almaya gelen Azrail’in onu evde bulamayacağını, hatta zamanla unutacağını
düşündü, kim bilir.
“Kocasından boşandı. Onun da iki çocuğu var senin gibi…”
Tekerlekli sandalyesinden kalkmış da çoktan dış kapıya
varmıştı sanki. Ağaçların ağartısına karışmışçasına uzaktan,
belli belirsiz gülümsüyormuş da, bir yandan da hayal meyal
hatırlanan bir rüyanın içinden konuşuyormuş gibi geldi Zekeriya’ya ve Zekeriya bir an ne diyeceğini bilemedi. Elindeki çaydanlığı mutfak tezgâhına, bulaşıkların yanına bıraktı.
Hâlâ kışın kasvetli soğuğu vardı mutfakta; bulaşıklar yıkanacak, akşama yemek yapılacak, sonra yine bulaşık…
Eşikte bekleyen Afiye, çiçeklerin süzdüğü bahar ışığında
uzun bir aradan sonra yeniden hatırlanan kendine özgü bir
zamanı yaşıyormuş gibi huzurlu görünüyordu. Numan’dan
önce ölmeyi başaramayınca yüzüne bile bakmak istemediği
ölümle dost olmuş, onunla şaka yapmaya, birlikte öbür dünyaya gidip gelmeye başlamıştı. Zekeriya bile annesinin hangi dünyada olduğunu karıştırıyordu artık, uykudayken öldüğünü sanıp telaşlanıyor, uyanıkken burada mı orada mı
emin olamıyordu. Ölüm sayesinde hayatına canlılık gelmişti
Afiye’nin. Madem Numan ölümün kucağına yuvarlanıp gitmişti, o da hayatta kalma süresini kimseye fark ettirmeden
uzatabildiği kadar uzatacaktı. Ölünce buraları, hayatı birlikte yaşadığı insanları unutmak istemiyordu. O unutursa, bu insanlar da onu unutacaklardı. Zihnini ne kadar çok anıyla
doldurursa öbür tarafta –belki de onlarla aynı anda– tüm yaşadıklarını hatırlayacağını, canının sıkılmayacağını düşünüyordu. Böylece öbür dünyada da bu dünyadaymış gibi olacaktı.
Durup dururken, “Gülümser Teyzene götür beni,” diyordu sözgelimi.
O kimdi, nerede oturuyordu?
“Hani pırtıcı Battal vardı ya, Ramazan Kâhya’nın dünürü,
işte onun karısı, Yeşilçayır Mahallesi’nde.”
“Anne, orası dünyanın öbür ucu…”
“İyi ya, ben de oraya gitmek istiyorum işte.”
Zekeriya, önceleri annesinin karşısına oturup kasabayı,
mahalleyi anlatıyordu uzun uzun. Bir süre sonra baktı ki anlattıkları şimdinin kasabası değil, çoğu ilk gençlik yıllarında
kalmış ve yarım yamalak hatırladığı anılarla, annesinin hoşuna gideceğini düşünerek uydurduğu bölük pörçük birtakım hikâyelerden ibaretti. Çarşıya gidip geliyorken adımladığı ıssız sokakların, selam verebileceği üç beş kişiyi ancak
bulabileceği dükkânlarla, bardakları iyice küçülmüş suskun kahvelerin anlatılacak hikâyeleri kalmamıştı. Evleri ya
da dükkânlarında televizyon ve cep telefonlarının genişlettiği başka bir dünyaya taşınmıştı herkes. Bir süre sonra ikisi de sıkıldı. Annesi öyle sorular soruyor, öyle ayrıntılar istiyordu ki, Zekeriya zihnini onca yoklamasına rağmen bu sorulara cevap bulamıyor, bulduklarıysa annesine yetmiyordu. Böylece tekerlekli sandalye almaya karar verdi Zekeriya.
İşte şimdi annesi tekerlekli sandalyesine çoktan kurulmuş, eski günlere gitmek için heyecanla bekliyordu.
Karşı mahalledeymiş Iraz. Karşı mahalle yokuş… Yol gözünde büyüdü Zekeriya’nın, ama annesi ne zaman bir şey istese, bunun belki de son dileği olduğunu düşünerek mutlaka yerine getirmekten başka çaresinin olmadığını düşünü-


KÜNYE
Döngel Dünya
Ethem Baran
İletişim Yayınları
2. baskı – Nisan 2020
115 sayfa


İÇİNDEKİLER
Döngel Dünya……………………………………………………………………………….7
Yabandan Gel Yabandan………………………………………………..15
Göğün Yenisi……………………………………………………………………………….23
Kuşlar…………………………………………………………………………………………………31
Kar Yanığı……………………………………………………………………………………..39
Alamadım Eyvah…………………………………………………………………….45
Babam Terzi Ben Çocuk…………………………………………………51
Radarcı Raci………………………………………………………………………………..59
Hacı Laklak………………………………………………………………………………….69
Denizdeki Köşk………………………………………………………………………..73
Cıncık Oğlan……………………………………………………………………………….79
Pis Yağmur……………………………………………………………………………………85
Üç İyidir…………………………………………………………………………………………..91
Essahtan Değil………………………………………………………………………..103
Yamaçta Yağmur Var……………………………………………………..109


Ethem Baran
1962’de Yozgat’ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamladı.1983’te Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümü’nden mezun oldu. Çeşitli dergilerde öykü, deneme ve eleştiri yazıları yayımlandı. İlk öykü kitabı Sonrası Ayrılık 1991’de çıktı. Onu 1994’te yayımlanan Kurutulmuş Gül Mevsimi izledi. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı (2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü), Unuttuğum Bütün Akşamlar (2005), Bozkırın Uzak Bahçeleri (2006), Evlerimiz Poyraza Bakar (2009), Bulut Bulut Üstüne (2011), Zira (2015) adlı öykü kitapları ile Yarım (2008) ve Emanet Gölgeler Defteri (2013) adlı romanları vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here