Dostoyevski’nin hapishane yaşamından notlar

Bütün Rus mahpusları, kendilerine en çok acıyan, en çok merhamet edenlerin doktorlar olduğunu bilirler. Doktorlar; bir de basit halk tabakası, diğerlerinin elde olmayarak yaptığı gibi, mahpuslar arasında fark gözetmezler. Halk, suçu ne kadar ağır da olsa, mahpusu küçümsemez, çektiği ceza ile başına gelen felaketi, onu ayıplamamak için az çok bir sebep sayar. Hatta Rusyada cinayete felaket, suçluya zavallı denir. Manası derin bir adlandırma, değil mi?… Bundaki asıl önem, tamamıyla şuursuz, sadece içgüdüyle yapılmış olmasındadır.

Doktorlar çok defa, özellikle henüz hüküm giymemiş olup çekilmez şartlar altında yaşayan mahpuslara karşı gerçekten birer koruyucudurlar. Bazan da mahkum yaklaşan ceza gününü hesapladıktan sonra bu korkunç anı kısa zaman için olsun geriye atabilmek masadıyla hastaneye yatar.
Taburcu olurken de ertesi gün cezalandırılacağını bildiğinden çoğu zaman büyük bir heyecan içindedir. Bazıları, yiğitliğine yediremediğinden, duygularını saklamaya çalışır. Ama beceriksizce takındıkları sahte cesaret maskesiyle arkadaşlarını aldatmazlar. Hepsi işin farkındadır, ama, büyüklük göstererek anlamazlıktan gelirler.
Askerlerden genç bir katil mahpusumuz, sıra dayağına çekilerek cezalandırılacaktı. Suçunun ağırlığından ötürü yiyeceği sopa sayısı, vurulması adet olanın en fazlası idi. Delikanlının gözü cezadan o kadar korkmuştu ki, bir gün önce içine enfiye kattığı bir tas şarabı dikmişti. Bu arada şunu da söyleyelim ki, cezaya, çarptırılan mahkum mahpuslar, mutlaka yanlarında, şarap bulundururlar. Bu şarap genel olarak ceza gününden çok önce avuç dolusu para verilerek bulunurdu. Mahkum, beş altı ay dişinden tırnağından artırarak aldığı şarabı, cezanın uygulanışından bir çeyrek, saat önce içer. çünkü mahpusların inanışına göre kafa dumanlı olunca, kırbacın ya da sopanın tesiri pek duyulmaz…
Ama hikayemizden ayrılmayalım.
Zavallı çocuk enfiyeli şarabı içer içmez, derhal hastalandı, kan kusmaya başladı. Yarı baygın halde hastaneye götürüldü. Bu kan kusma, onu o kadar harabetmişti ki, birkaç gün içinde verem belirtileri görülmeğe başladı. Genç adam altı ay sonra da veremden gidiverdi.Tedavisine çalışan doktorlar, hastalığının: sebebini bir türlü anlayamadılar.
Dediğimiz gibi mahpuslar cezadan son derece kor-karlarsa da, görünüşte harikulade bir cesaretleri vardır. Hissizliğe varan kabadayılıklarının birkaç misali hatırımdadır. Bu örneklerin sayısı pek de az değildir… Mesela tanıdıklarımdan müthiş bir cani hiç hatırımdan çıkmaz.

Bir yaz günüydü. Koğuşlarda, asker kaçağı, meş-ur haydut Orlov’un cezalandırılacağı, cezadan sonra da hastaneye götürüleceği hakkında bazı söylentiler dolaşmaya başladı. Herkes Orlov’un yiyeceği cezanın çok ağır olacağı kanaatindeydi. Hepsi bir nevi heyecan geçiriyor, ben bile bu meşhur haydutu görmeği pek merak ediyordum. Hakkında, çoktan beri epey şey işitmiştim. Orlov, çoluk çocuk, kadın, ihtiyar dinlenmeden büyük bir soğukkanlılıkla bıçağı vuran merhametsizin biriydi. Kuvvetine güvenen, olağanüstü iradeli bir adamdı. Katil vakalarının çoğunu itiraf etmiş, sıra dayağına çekilmesi kararlaşmıştı.
Cezasını çektikten sonra Orlov’u hastane koğuşuna akşam, geç vakit, getirdiler. Ortalık iyice kararmıştı. Mumlar yakıldı. Orlov hemen hemen kendini kaybetmiş gibiydi. Beti benzi atmış, simsiyah saçları biri-birine karışmıştı. Sırtı adamakıllı şişmiş, kırmızıyla mor arası bir renk almıştı. Koğuştaki bütün mahpuslar sabaha kadar onunla meşgul oldular, pansumanlarını değiştirdiler, yatağının içinde çevirdiler, ilacını verdiler. Adeta kan kardeşleri ya da velinimetleri imiş gibi ona baktılar. Orlov ertesi gün tamamıyla kendine geldi, kalktı, koğuşun içinde bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Hastaneye gelişindeki o bitkin, harap halinden sonra bu diriliği beni hayrete düşürdü doğrusu… Bir defasında Orlov, tayin edilen sopa adedinin ancak yarısına dayanabildi. Doktor, adamın, dövmeğe biraz daha devam edilirse yolcu olduğunu anladıktan sonradır ki dayağı durdurtmuştu. Zaten pek de sağlam yapılı olmayan Orlov, yakalandığı sırada büsbütün halden düşmüştü. Yargılanmaları sırasında mahpusların zayıf, .bitkin, solgun yüzleriyle hummalı bakışlarına dikkat edenler, bunları kolay kolay hatırdan çı-karmazlar. Ama Orlov, her şeye rağmen, çabucak iyileşiyordu. İhtimal, kuvvetli iradesi vücudunun büsbütün güçten düşmemesini sağlıyordu.
Orlov gerçekten öyle pek de basit insan değildi. Beni pek meraklandırdığı için onunla sıkı fıkı oldum ve tam bir hafta boyuna gözden . geçirdim onu. Orlov kadar güvenilir, onun kadar erkek ruhlu bir adama hayatımda rastlamadığımı açıkça söyliyebilirim. Tobolsk’ta iken, meşhur bir haydut elebaşısı görmüştüm, tam manasıyla vahşi bir hayvandı. Görür görmez, tanımadığınız halde, karşınızda korkunç bir yaratık bulundurduğunu derhal anlardınız. Onun için ruh alemi diye bir şeyin olmayışı, insanı adeta ürkütüyordu… Bu adamda beden ruhu o derece sindirmişti ki, ilk bakışta, kendisinde hayvanca zevklere karşı doyulmaz bir hırsla korkunç derecede şehvetin yüzde yüz hakimi/eti sezilirdi.
Eminim ki bu haydut Korenev, insanları kılı kıpırdamadan doğradığı halde, ceza karşısında pek tabansızlaşan korkağın biriydi. Orlov ise, onun tam zıddıydı Bu adam, ruhun beden üzerinde kazandığı zaferin timsaliydi. Onun, kendinden başka kimseyi dinlemediği, her türlü cefayı, cezayı küçümsediği, dünyada hiçbir şeyden korkmadığı belliydi. Onda ancak bitmek bilmiyen enerji, sürekli bir faaliyet, intikam, gayesine varmak için müthiş bir hırs görebilirdiniz. Yalnız onda her zaman görülen garip bir azamet çok tuhafıma gitmişti. Orlov, her şeye gayet yüksekten bakıyordu. Hem bunu gayret sarf ederek, kendini zorlıyarak değil, gayet tabii olarak yapıyordu. Bana öyle geliyor Kİ, Orlov’a sadece şahsi üstünliğiyle hakim olabilecek dünyada bir kuvvet yoktu. Her şeye sükunetle bakıyor, dünyada onu hayrete düşürecek bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Başka mahpusların ona saygı besledigini anladığı halde kendisi onlara pek yüksekten bakardı. Ama, kibir ve küstahlık, hemen hemen bütün mahpusların bir vasfıdır, Orlov, zeki, konuşkan olmamakla beraber, garip bir şekilde tok sözlüydü.

Benim sormam üzerine, cezanın kalan kısmını bir an önce tamamlamak için nasıl iyileşmek istediğini, önceleri dayağa dayanamayacağından ne kadar korktuğunu açıkça söyledi. Gözünü kırparak:
— Ama artık bir şeyim kalmadı! diye ilave etti. Cezanın kalan kısmını da bitiriveririz. Sonra da Nerçinsk’e giden gurupa katılacağım. Yarı yolda da Kırı-veririm… Muhakkak kaçacağım canım! Hele şu sırtım bir iyi olsun…
Orlov, taburcu oluncaya kadar hastanede sabırsızlık içinde beş gün geçirdi. Beklerken bazan çok neşelenirdi, gülerdi. Sözü maceralarına getirerek, onu yoklardım. Hafifçe kaşlarını çatardı; ama yine de daima açık olarak cevap verirdi. Vicdanına hitab edip pişmanlık duygusu uyandırma niyetimi sezince, bana azametle yukardan aşağı öyle bir baktı ki, sanki onun gözünde birdenbire konuşmaya değmez, küçük ve aptal bir çocuk oluvermiştim. Hatta yüzünde bana karşı bir nevi merhamet ifadesi belirdi. Kısa zaman sonra da güldü, hem de alaysız, saf bir gülüşle… Eminim ki yalnız kalıp, sözlerimi hatırlayınca birkaç kere daha gülmüştür.

Nihayet, sırtı tamamıyla iyileşmeden taburcu oldu. Ben de hastaneden ayrıldım. Birlikte çıktık. Ben hapishaneye gittim. Orlov ise, hapishaneye gitmeden bulunduğu karakola döndü. Vedalaşırken bana elini uzattı. Bu, ona göre bana olan sonsuz güvenini gösteren bir hareketti.
Zannettiğime göre bunu, kendinden ve o andan memnun olduğu için yapmıştı. Aslına bakılırsa Orlov’un beni küçümsememesine imkan yoktu. Bani, mutlaka boynu bükük, aciz, zavallı, kendi yanında her bakımdan aşağı bir yaratık sayıyordu. Ertesi gün cezanın kalan kısmını tamamladı.
Kışlamız, kapıları kapandıktan sonra, birden bire, başka bir görünüm, bir ev, bir aile ocağı görünümü alıverdi. Ancak o vakit mahpus arkadaşlarımı tabii halleriyle görebildim.
Gündüzleri, çavuşların, nöbetçilerin ve diğer amirlerin hapishaneye her an gelebilmeleri mümkün olduğundan mahpusların hali bambaşka oluyor. Hepsinde bir huzursuzluk sezilir;
dikkat kesilmiş, hep bir şey bekliyormuş gibi bir halleri vardır. Ama kapılar kapanır kapanmaz herkes rahat rahat yerine yerleşir, hemen işiyle meşgul olmaya başlar çok defa tahta şamdanlar içindeki mumlar koğuşu birden- bire aydınlatıverir. İşte şimdi de bütün mahpusların kimi kundura yapmakla, kimi de elbise dikmekle meşgul…
Koğuşun zaten bozuk havası gitgide ağırlaşıyordu. Birkaç kumarbaz, bir köşeye çömelmiş, yere serili kilim üzerinde kağıt oyunu çeviriyorlardı. Hemen hemen her kışlada; yanında, bir arşın boyunda kötü bir kilim parçası, mum ve ele alınmayacak kadar yağlı iskambil kağıtları bulunduran bir mahpus vardı.
Bunların hepsine birden “meydan” denirdi. Meydan sahibi, oynayanlardan bir gece için on beş köpek kadar bir kira alırdı. Zaten geçimi de bu yüzdendi… En çok “üç kağıt”, “kümecik” v. s. gibi kağıt oyunları oynarlardı. Her oyuncu önce, cebindeki bütün metelikleri önüne yığardı, bu parayı tamamıyla elden çıkarmadıktan ya da arkadaşlarının önündekini temizlemedikten sonra kilimden kalkmazdı. Oyun, gecenin geç vaktine kadar sürer, hatta bazan gün ağarırken, kışla kapısının açılmasıyla sona ererdi.
Hapishanenin başka kışlalarında olduğu gibi, bizim kışlamızda da meteliksiz zibidiler, varını yoğunu kumara, içkiye verenler bulunduğu gibi, “anadan doğma” yoksullar da vardı. “Anadan doğma” tabirine dikkatinizi çekerim. Gerçekten, halkımızın, birbirinden gerek durum, gerek yaşayış bakımından farklı olan çeşitli kısımlarının her birinde pek tuhaf bazı insanlar vardır.
Bunlar, kendi hallerinde, çok defa tembel olmayan kimselerdir. Ama nedense kader onları son günlerine kadar yoksulluk içinde yaşamaya mahkum etmiştir. Aileleri yoktur. üstleri başları perişan; daima boynu bükük ve kederlidirler. Ya bir sefihin ya da bir sonradan görmenin eline bakarlar. Teşebbüs ve şerefi koruma onlar için bir külfettir, hatta ıstırap verici bir şeydir.
Sanki dünyaya, asla başolmak veya idare etmek için değil, sadece başkalarının iradesine boyun eğmek, yahut şuna buna uşaklık etmek için gelmişlerdir. Böylelerinin para sahibi olmasına imkan yoktur. Daima meteliksizdirler. Bu gibi insanların yalnızca basit halk arasında değil, her türlü toplulukta, mesela, partilerde, basında ve türlü derneklerde de bulunduğunun farkına vardım. Bu durum her hapishanede, her kışlada da vardır.

“Meydan” hazırlanır hazırlanmaz, bu gibilerden biri o geceki hizmeti üzerine alırdı. Zaten her meydanda muhakkak bir de uşak bulunurdu. Bu uşak, umumiyetle, beş gümüş köpek karşılığında oynayanlar tarafından tutulurdu. Tek ödevi, bütün gece nöbet beklemekti. Adamcağız, kışlanın dehlizinde, karanlıkta, sıfırın altında otuz derece soğukta, altı saat titreyerek, her çıtırtıdan, her tıkırtıdan, avludan gelen her ayak sesinden mana çıkarmaya uğraşır dururdu. Mevki komutanı binbaşı veya nöbetçiler, bazan gecenin, geç vaktinde,hapishaneye sessizce girerler, oynayanları, çalışanları bastırıverirler, ta avludan görünen fazla mumlan da alırlardı.
Nöbetçi, gelenleri dehliz kapısına varıncaya kadar duyamazsa, sonradan kapıdaki kilit zincirinin şıngırtısından geldiklerinin farkına varsa bile, iş işten geçmiş oluyordu. çünkü mumları söndürüp ranzalara uzanmak o kadar kısa zamana sığmıyordu. Ama nöbetçi hatası yüzünden “meydan” tarafından nasıl cezalandırılacağını pek iyi bildiğinden böyle aksaklıklar binde bir olurdu. Nöbetçinin bu ağır işe karşılık aldığı beş köpek, hapishanede bile gülünç sayılacak bir paradır. Hapishanede şu veya bu iş için tutulan hizmetkarlara gösterilen merhametsizlik beni daima hayrete düşürmüştür. “Para verdik; iş isteriz…” düsturiyle her türlü itiraz önlenir. Parayı veren, umumiyetle, verdiği paranın çok daha fazlası nispetinde fayda sağladığı halde, yine de tuttuğu adama bir lütufta bulunduğu kanaatindedir. Birçokları, eğlencelerde, içki alemlerinde sağa sola hesapsız para sarf etmelerine rağmen, kendilerine hizmet edenleri muhakkak aldatırlar. Hem bunu yalnız hapishanede, “meydan” da değil, her yerde gördüm.
Demin de anlatmaya bağladığım gibi, kapılar kapandıktan sonra koğuşta herkes eline bir iş almıştı. Kağıt oynayanlar bir yana, elinde işi olmayan ancak beş kişi kadardı. Onlar da hemen yattılar. Ranzalardaki yerim kapının yanındaydı. Benim yattığım sıranın tam karşısında, baş başa gelmek üzere, Akim Akimiç yatıyordu. Saat ona, on bire kadar renkli bir çin fenerini yapıştırmak için çalıştı. Bu fener, ona hayli pahalıya sipariş edilmişti.
Akim Akimiç, fener yapmakta pek ustaydı, intizamlı çalışır, eline aldığı parçayı bitirene kadar bırakmazdı. İşini bitirdikten sonra, her şeyi derleyip topladı, döşeğini serdi, duasını okudu ve sakin sakin yattı. Ağırbaşlılığı, intizamseverliği yanında ukalalığı da son derece fazlaydı.
Bütün aklı kıt kimseler gibi, kendini fevkalade zeki insan sanırdı. Akim Akimiçe ta ilk günden beri ısınamamıştım. Ama, daha o gün bile beni üzerinde epey düşündürmüştü. Nasıl olur da onun gibi bir adam, hayatta başarısızlığa uğrar ve hapishaneye düşer?
Şimdi kısaca, kışladaki arkadaşlarımı biraz tarif edeyim. Aralarında, beraberce uzun yıllar geçireceğimiz bütün bu arkadaşları tabiidir ki, derin bir merakla inceliyordum. Ranzadaki. bir Kafkasyalı dağlı gurupu bulunuyordu. çoğu hırsızlık suçiyle, çeşitli sürelerle sürülmüşlerdi. Bunların ikisi Lezgin, biri çeçen, üçü de Dağıstanlıydı. çeçen, çatık kaşlı,asık suratlının biriydi. Hemen hemen kimseyle konuşmaz, alaylı ve adeta rahatsız edici bir tebessüm dudaklarından hiç eksik olmazdı. Kaşlarının altından sinsi, nefret dolu bakışları vardı. Lezginler-den biri, haydut görünüşlü uzun, ince, gaga burunlu bir ihtiyardı.
Ama ikinci Lezgin, Nurağa, ilk günden beri üzerimde çok iyi, çok hoş bir tesir bırakmıştı.
Pek ihtiyar değildi. Orta boylu, dev yapılı, çok sarışın, açık mavi gözlü, kalkık burunluydu. Yüzü, Fin kadınlarının yüzlerine benzerdi. Ayakları, eskiden çok ata bindiğinden çarpıktı… Vücudunun her yanında kılıç, süngü, kurşun izleri vardı.
Kafkasya’da çarlıkla anlaşmış olanlar arasında görünmesine rağmen, daima asi dağlılarla gizlice birleşerek Ruslara karşı yapılan baskınlara katılırmış. Hapishanede onu herkes severdi.
Daima neşeli, güler yüzlüydü. Asla şikayet etmeden çalışırdı. Sakin ve sessizdi. Bununla beraber, çok defa hapishane hayatının iğrençlik ve çirkefliğinden nefret duyduğu, hırsızlığa, dalavereciliğe, sarhoşluğa, kısacası her türlü adiliğe isyan edercesine kızdığı açıkça belli oluyordu. Lakin bunlar yüzünden hiçbir zaman kimseye çatmıyor, sadece hiddetle omuz silkmekle yetiniyordu, Sürgünde kaldığı sürece ne bir şey çalmış, me de herhangi bir fenalık yapmıştı. Fevkalade dindardı. İbadeti hiç bırakmazdı. Ramazanda oruç tutar, tam bir sofu gibi geceleri sabaha kadar dua ederdi. Onu herkes sever, namuslu tanırlardı.
Mahpuslar ona “Aslan Nurağa” diyorlardı.

Nurağa, sürgün müddetini doldurup Kafkasya’ya, evine döneceğinden emindi. Bu ümitle yaşıyordu. Bana öyle geliyordu ki, ümidini kaybettiği anda yaşayamazdı. Hapishaneye geldiğim ilk günden beri fark etmiştim bunu… Diğer mahpusların hırçın, somurtkan veya alaycı suratları arasında Nurağanın temiz, sevimli cehresi hemen göze çarpardı.
Hapishaneye gelişimden daha yarım saat geçmeden, yanımdan geçerken, gözlerimin içine bakıp güldü, sırtımı okşadı. önce bunun, manasını anlayamamıştım. Rusçayı iyi konuşamıyordu. Gülerek yanıma sokulup sırtımı okşamağı, sonraları daha sık tekrarladı.
Nihayet, bu halleriyle bana acıdığını, hapishaneye girişimin bana ne kadar ağır geldiğini hissettiğini, dostluğunu ve himayesini vadedip bana kuvvet verme arzusunda bulunduğunu ifade etmek istediğini anladım. Sağol sen, iyi kalbli ve nurlu Nurağa!
Dağıstanlı Tatarlar üç kişiydi. üçü de öz kardeşti, ikisi yaşlıydı. üçüncüleri Ali ise, yirmi iki yaşında olup daha da genç gösteren bir delikanlı idi. Ranzada tam benim yanımda yatıyordu.
Güzel, zeki, saf aynı zamanda haluk yüzü ilk karşılaşmamızdan beri, beni kendisine bağlamıştı. Ranzada en yakın komşum olmasına öyle sevinmiştim ki!…
Güzel, hatta fevkalade denecek kadar güzel yüzünden bütün içini okumak mümkündü, insana güven veren gülümsemesiyle, çocuk saflığı, yumuşaklık ve muhabbet dolu iri siyah gözlerine baktıkça yalnız derin bir zevk değil, hüzün ve keder de duyardım. Bu da içime öyle tatlı bir ezginlik verirdi ki… Bütün bu söylediklerimde en ufak mübalağa bulunmadığına emin olabilirsiniz. Memleketinde iken bir gün ağabeylerinden biri (Ali’nin beş ağabeysi vardı, ikisi bir fabrikada çalışıyordu) kılıcını alıp yola çıkmak üzere atını hazırlamasını emrediyor.
Dağlı ailelerde büyükler o derece sayılır ki, çocuk, nereye gideceklerini sormayı hatırından bile geçiremiyor. Ağabeyleri de yapacaklarını küçüğe bildirmeğe lüzum görmüyorlar. Halbuki eşkıyalığa gitmektedirler. Zengin bir Ermeni tüccarının yolunu kesip soyacaklar. Planlarım tatbik ediyorlar; muhafızlariyle Ermeniyi Böldürüp bütün mallarını elde ediyorlar. Fakat yaptıkları kısa zamanda meydana çıkıyor. Altısı da yakala-nıp mahkemeye veriliyor. Suç sabit olduktan sonra Sibirya’ya ağır hizmet için sürülüyorlar. Ali’ye mahkemenin yapabildiği bütün yardım, ceza müddetinin kısaltılması olmuş.
Ağabeyleri onu çok severlerdi. Bu, kardeş sevgisinden çok bir baba muhabbetiydi. Küçük kardeşleri sürgün hayatında onlar için tek teselliydi. Ali’yle konuştukları zaman daima asık, sert yüzlerinde bir tatlılık belirirdi. Ama gene de onunla, kendisini hala ciddi konular üzerinde konuşamayacak kadar küçük saydıklarından, pekaz konuşurlardı. Ali’ye bir şey sorup cevabını aldıktan sonra bakışmalarından, şefkatli gülümseyişlerinden, onunla neşeli, çocukça şeylerden bahsettikleri anlaşılıyordu. Ali ise ağabeylerine karşı o derece saygılıydı ki, onlara herhangi bir konuda söz açmaya asla cesaret edemezdi. Bu çocuğun sürgünde kaldığı müddetçe yumuşak kalbliliğini, sevimlilik ve nezaketini nasıl muhafaza ettiği, nasıl her zaman için namuslu kalarak ahlakça asla düşmediği gerçekten kolay anlaşılabilir bir mesele değildir. Bununla beraber Ali, bütün sessizlik ve uysallığına rağmen azimkar, çelik gibi bir çocuktu. Onu sonraları daha iyi tanıyabildim. Bir bakire derecesinde iffet sahibiydi. Hapishanedeki her türlü ahlak dışı hareket veya haksızlığa duyduğu infial, güzel gözlerinin içindeki vahşi parıltıdan kolayca anlaşılırdı. Bu parıltı, gözlerini bir kat daha güzelleştirirdi. Fakat kimseyle dalaşmağı, kavga etmeği sevmezdi.
Gene de, şahsına yapılan hakaretin acısını mutlak çıkarırdı. Lakin herkes tarafından sevildiği ve korunduğu için bu hemen de hiç vuku bilmiyordu. Bana karşı ilk zamanda sadece nazikti. Sonraları, yavaş yavaş, onunla konuşmaya başladım. Birkaç ayda gayet iyi Rusça konuşmaya başladı. Ağabeyleri ise, sürgün müddetince bunu bir türlü başaramadılar.
Ali’yi çok zeki, mütevazı ve düşüncelerini pek güzel şekilde ifade edebilen bir çocuk olarak görüyordum. Şunu şimdiden söyleyim ki, Ali’ye hiçbir zaman için düpedüz bir insan göziyle bakmadım. Onunla karşılaşmamız, hayatımın en iyi tesadüflerinden biridir. İnsanlar arasında ince ve güzel yaratılmış, sahibi olduğu erdemler yönünden zengin öyleleri vardır ki, zamanla olanların da değişip bozulabilecekleri imkansız gibi görünür. Onlar için gönlünüz her bakımdan rahat olabilir. Başlarına herhangi bir kötülüğün gelmesi hatırınızdan bile geçmez, işte şu sırada ben de Ali için aynı gönül rahatlığını duyuyordum. Şimdi, kim bilir nerelerdedir bu çocuk?…
Hapishaneye geldiğimden epey sonra, bir gün, ranzama uzanmış, Ali’ye bakıyordum.
alışmayı çok sevmesine ve hiçbir zaman boş durmamasına rağmen, yatma zamanı henüz gelmediği halde bir şeyle meşgul değildi. Zaten diğer Müslüman arkadaşları da o gün bayramları olduğu için çalışmıyorlardı.
Ellerini başının altına koymuş, uzanmıştı. Bir şeyler düşünüyordu. Birdenbire:
— Burada canın çok sıkılıyor, değil mi? diye sordu.
Bana karşı her zaman hayli resmi iken şimdi pek samimi şekilde böyle bir sual sorması şaşırttı beni. Dikkatle bakınca, yüzünde öyle bir keder, hatıraların verdiği öyle bir azap gördüm ki, o sırada asıl kendi canının son derece sıkıldığını derhal anladım. Ona tahminimi söyledim. İç çekti, mahzun mahzun gülümsedi. Bu çocuğun tatlı, samimi
Gülümserken görünen iki sıra inci gibi dişi, dünya güzelini bile imrendirirdi.
— Galiba Ali, dedim, şimdi, Dağıstanda nasıl bayram ettiklerini düşünüyorsun. Kim bilir, ne
kadar güzeldir orası…
özlem taşan bir sesle:
— öyle!…
diye mırıldandı. Sonra birden gözleri parladı.
— Bunu düşündüğümü neden bildin?
— Bunu bilmiyecek ne var? Orası, buradan daha iyidir; değil mi Ali?
— Bırak şunu, Allahım seversen canım
— Kim bilir, şimdi orası nasıl cennete dönmüştür. Etraf türlü türlü çiçeklerle doludur
herhalde…
— Oof of!… İnsan dayanamıyor vallahi… Müthiş bir heyecan içindeydi.
— Bana baksan a Ali, kızkardeşin var mıydı senin?
— Vardı. Niçin sordun?
— Sana benz yorsa, kim bilir ne kadar güzeldi.
— Bana benzemesini bırak da, güzellikte Dağıstanda eşi yoktu. öyle güzel, öyle güzeldi ki kardeşin;!… Onun gibisini ömründe görmemişsindir. Annem de ‚ok güzeldi…
— Seni çok sever miydi?
— Ne diyorsun! Benim için kederinden belki ölmüştür bile. En sevdiği oğluydum.
Kızkardeşimden„ herkesten fazla beni severdi… Bu gece rüyamda gördüm onu. Başucumda ağlıyordu.
Sustu ve o akşam artık tek kelime söylemedi.

Çeviren: Nihal Yalaza Taluy
Ölü Bir Evden Hatıralar

Dostoyevski’nin canı, gözleri bağlı bir şekilde idam mangasının karşısında vurulmayı beklerken, Çar tarafından son anda bağışlanmış ve cezası hafifletilerek dört yıllık kürek mahkûmiyeti ve peşinden de beş yıllık zorunlu askerî hizmete çevrilmişti. Dostoyevski edebiyat dünyasına bu sürgün yıllarının ardından yazdığı Ezilmiş ve Aşağılanmışlar ve Ölü Bir Evden Hatıralar’la döndü. İnsani derinliği, gözlem gücü ve otobiyografik kökeniyle Ölü Bir Evden Hatıralar Dostoyevski’nin en sıradışı kitaplarından biridir.

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı
Orhan Kemal ‘in hapishane yılları

Yirmi dört yaşında, 1 Mayıs 1938'de, Niğde'de askerlik görevine başlar. Bölükteki asker arkadaşlarından çok bilgilidir. Hatta komutanlarının verdiği derslerde yanlışlar...

Kapat