Dünya dedikleri bir gölgeliktir, Fethi Naci

75 yıllık onurlu bir yaşamdan “dönüp bakılınca” hatırlananlar; zamanın solduramadığı fotoğraf kareleri, zihne kazınmış yüzler…Mehmet Ali Aybar, Yaşar Kemal, Yılmaz Güney gibi portreler…
Eleştirmen Fethi Naci’nin `Dünya Bir Gölgeliktir` adlı kitabı, yazarın yaşamının izleriyle birlikte yarım asrı aşan yazı hayatının çileli yolculuğundan önemli ayrıntılar içeriyor. ‘Dünya Bir Gölgeliktir’ bir anlamda da Fethi Naci’nin, Necatigil`in Kapalı Çarşı adlı şiir kitabı üzerine 2 Mart 1947`de `Naci Bozkır ` imzasıyla yazdığı ilk eleştirisinden bu yana, yazı hayatının bir belgeseli niteliğinde. Fakat Fethi Naci`nin anılarını asıl değerli kılan, bir edebiyat adamının (eğitimi iktisat olduğu halde) ‘yazı` için katlandığı çileyi ve ödediği bedelleri
ayrıntısıyla yansıtıyor olması. Mesleği başkalarının yazdığını `eleştirmek` olan bir yazar, elbette `yazı`nın zorlu sınavından geçecektir; ama Fethi Naci `ninki bundan farklı bir şey. Onun lise yıllarından itibaren, yoksulluğun en koyusunu yaşayarak sürdürdüğü `okuma ve yazma` çabası, edebiyata gönül veren gençlerin ve `yazı`yı bir meslek olarak benimseyen herkesin, dikkatle ve ibretle takip etmesi, üzerinde düşünmesi gereken bir örnek. Bugün Türkiye `de eleştiri deyince ilk akla gelen isimlerden biri olan ve yayımlanmış otuza yakın kitabı bulunan Fethi Naci `nin, kimi zaman köhne dergi idarehanelerinde kimi zaman yıkıntıyı andıran bekar evlerinde süren yazı hayatı, eşine az rastlanır özveri örnekleri taşıyor. Yazar, yoksulluk ve imkansızlıkları yene yene inadına tutunuyor yazıya. Lise son sınıfta, Baudelaire `in `Les fleurs du mal`ını alacağım diye tutturur. Parası yoktur. Çare olarak paltosunu bitpazarında satmaya karar verir. `İncecikten bir kar serpelerken paltoyu sattım. İstanbul `dan ödemeli olarak kitabı istedim; palto gitti, Baudelaire geldi.` Yazarın üniversite öğrenimi için geldiği İstanbul günleri ise başka çileleri getirecektir.` Erzurum Lisesi `ni bitirdikten sonra yükseköğrenim için İstanbul `a gittim. Yıl, 1945. Bir kayığa doluşarak gemiye giderken cebimde 19 lira vardı. Babam evin çamaşır teknesini yirmi liraya satmıştı, bir lirasını kayıkçıya vermiştim. İktisat fakültesine girdim. Giresunlu bir tanıdığın menteşe imalathanesinde yarım gün (sabahları fakülteye gidiyordum) çalışmaya başlamıştım…`“Değirmen deresi bölük bölüktür
İçerde cigerim delik deliktir
Dünya dedikleri bir gölgeliktir”

“1951’de Sultanahmet Cezaevi avlusunda: Aziz Nesin, Cenap Karakaya, Necdet Eker, Enver Aytekin ve Fethi Naci Askerliğimi epey geç yaptım. Daha önce de yazmıştım: İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin bütün kurucularını ve yönetim kurulu üyelerini yeni iktidar Demokrat Parti 1951 baharında tutuklatmıştı. Altmışı aşkın öğrenciyi ve öğrenimini tamamlayarak çalışmaya başlayanları tutuklamışlardı. İstanbul’da bulduklarını İstanbul’da, Anadolu’ya dağılmış olanları Anadolu’nun değişik şehirlerinde yakalayıp Sultanahmet Cezaevi’ne yolluyorlardı. Yeni iktidarın ilk amacı, 141. ve 142. maddeleri ağırlaştırmak, düşünce özgürlüğünü neredeyse ortadan kaldırmaktı. İşlenmiş tek suç yoktu. Nitekim çok ilginç bir olay yaşandı: Tutuklananlar arasında bulunan Moris Gabay, 500 lira kefalet vererek tahliye edilmişti. Bildiğim kadarıyla nakdî kefalet ödeyerek tahliye edilen ilk “komünist” Moris’ti. (Doğrusu bu tahliyeye en çok ben sevinmiştim: Moris tahliye edilince, rahmetli Vahdettin Barut Moris’in yatağının hapishaneden çıkarılmasını önlemiş, ben de “ot yatak”tan “lüks yatağa”geçmiştim. Annemin Giresun’dan yolladığı yatak hapishanede “yok”, daha doğrusu “iç” edilmişti.) Tutuklanan arkadaşların hepsi bir buçuk – iki ay içinde tahliye edilmişti. Ben de bir buçuk ay yattıktan sonra tahliye edildim. İktisat Fakültesi’ni Sümerbank’ın verdiği bursla okumuştum. Ankara’ya gittim. İlgililerle konuştum. Kimse bir şey söylemiyordu. Giresun’dan başka gidecek yer yoktu. Ama geceleyin yürürken, evine giden bir çocuğun babasına “Baba, komünist ne demek?” diye sorduğunu, ya da Suhip dayımın manifatura mağazasında çalışan Ethem âbinin “Yüzeceksen tenha yerlerde yüzme!” uyarısını duydukça bir an önce kapağı İstanbul’a atmak istiyordum. Giresun’da dört ay kalmıştım ve sınıf arkadaşım (ortaokuldan) Orhan Çulfaz’dan başka kimse benimle konuşmaya yanaşmıyordu. O günlerde ilkokuldan bir arkadaşım bana küçük bir muhasebe işi verdi, bir ay kadar çalışıp yol parasını ve biraz da cep harçlığını denkleştirir denkleştirmez soluğu İstanbul’da aldım. Askerliğimi yapmak için “Dernek Davası”nın sona ermesini bekliyordum. Ortalıkta suç muç yoktu ama dava sona ermeden askere gitmek tehlikeliydi; arkadan gönderilen dosyalar yedek subay olmayı olanaksız kılabilirdi. Ayvansaray’da, bir çeltik ve bulgur fabrikasında, muhasebeci olarak çalışmaya başladım. (İşletme hocamız Prof. Ahmet Âli Özeker bize muhasebeyi çok iyi öğretmişti.) Hapishanede pek çok arkadaş tanımıştım. O günlerde arkadaşlar Yeryüzü dergisini çıkarmaya başlamışlardı. Sultanahmet Hapisanesi’ndeki bazı arkadaşlar edebiyatla uğraştığımı biliyorlardı. Bana, “Sen de yaz!” dediler. Ben de “Oktay Deniz” takma adıyla yazmaya başladım. “Dernek Davası” sürdüğü için kendi adımı kullanmak istemiyordum. Yeryüzü, polis baskısıyla kapatıldı. Ardından Beraber’i çıkardık, o da polis baskısıyla kapatıldı. (O yıllarda polisin yöntemi pek basitti: Dergiyi basan matbaaya giderler, matbaa sahiplerine şöyle bir görünürlerdi. Bundan sonra matbaacıların o dergiyi basmaları düşünülemezdi!) Yeryüzü ve Beraber’de edebiyat yazılarından çok siyasal yazılar yazıyordum. Edebiyat yazıları yazabileceğim dergi pek yoktu. Elimde hazır bir yazı vardı, Beraber için yazmıştım: “Yazarın gerçeğe bakışı”. O yıllarda daha çok gençlerin yazılarını yayımlayan bir dergi çıkıyordu Ankara’da: Kaynak. Yazıyı Kaynak’a gönderdim. Yayımlanan ilk Kaynak’ta yazımı görmek beni yazma konusunda yüreklendirdi. Ardından Ataç’tan bir yazı gelmez mi! “…Yepyeni bir ad benim için. Bu yazısına gelince, ilgiyle okudum, beğenerek okudum. Bay Fethi Naci bir konu üzerinde şöyle yüzeyden düşünmekle, öteden beri ağızlarda dolaşanları söylemekle yetinmiyor, bir araştırma seziliyor onda, derine gitme özeni seziliyor…” (Yeni Ulus, 31 Aralık 1953) Ataç’ın yazısının bana yazma şevki verdiğini söylemem gerek. Eleştiriler birbirini izledi. Yazdıklarımı derleyerek İnsan Tükenmez, adıyla yayımladım. Yıl, 1956. Ve sonra o yıllar için doğal bir sonuç: 142. maddeden mahkemeye veriliş… İstenen ceza 7.5 yıl! Üç ceza hukuku hocası (Sulhi Dönmezer, Nurullah Kunter, Naci Şensoy) iki defa rapor verdi: Kitapta komünizm propagandası var! Neyse, sonunda edebiyatla da ilgilenen bilirkişilerin katılımıyla beraat ettim. Böylece hukukî pürüzleri hallettikten sonra 1958’in yaz döneminde yedek subay okulunun yolunu tuttum…”

Fethi Naci’nin Yaşam Öyküsü

(Giresun, 3 Nisan, 1927 -) Eleştirmen, yazar. Asıl adı İsmail Naci Kalpakçıoğlu. İlk ve ortaöğrenimini Giresun ve Erzurum’da tamamladı (1945). İÜ İktisat Fakültesi’nden mezun oldu (1949). Kurucuları arasında bulunduğu Yüksek Tahsil Gençlik Derneği yöneticiliğinden dolayı tutuklandı, 1.5 ay kadar Sultanahmet Cezaevi’nde kaldıktan sonra salıverildi (1951). Uzun süre İstanbul’da bir fabrikada muhasebecilik yaptı. Nisan 1965’te görevine son verilince Gerçek Yayınevi’ni kurdu. O tarihten bu yana geçimini yazarlık ve yayımcılıkla sağlayan Fethi Naci, halen İstanbul’da yaşamakta ve Cumhuriyet gazetesinin haftalık kitap ekindeki eleştiri yazılarını sürdürmektedir.
Çok sevdiği babaannesinin ölümü üzerine kaleme aldığı ilk yazısı 1943’te Erzurum gazetesinde yayımlandı. İlk eleştiri yazısı (Behçet Necatigil’in ilk kitabı Kapalı Çarşı üzerine) 1945-46 kışında Aksu dergisinde yayımlandı. 1953’te babasının adını kendi adına ekleyerek, Fethi Naci adıyla yazmaya başladı. Dost dergisinin düzenlediği soruşturmada 1960’ın en beğenilen eleştirmeni seçildi. 1962’de Türkiye İşçi Partisi’ne giren Fethi Naci, Vatan gazetesinde ve Sosyal Adalet dergisinde siyasal yazılar yazdı. Partiyle ilişkisi kesildikten sonra aynı doğrultudaki yazılarını Yön’de ve bir süre yönetimine katıldığı Ant dergisinde sürdürdü. 1968’de siyasal yazılarına son veren Fethi Naci, “100 Soruda” dizisini çıkarmaya başlamasıyla edebiyata kesin dönüş yapmış oldu.
Yazar ilk yapıtıyla toplumcu sanatın ilkelerini koymaya çalışan ve bilimsel bir tutumu benimseyen bir eleştirmen olarak tanındı. Edebiyat merakı içinde yürütülmüş bir iktisat öğreniminin sağladığı iki yanlı gözlemin avantajları ilk yapıtlarında belirgin olarak görülmektedir. Güvenilir yargıları, dikkatli inceleyiciliği, bireşimci kültürü ve tutarlı dünya görüşüyle öne çıkan bir eleştirmen olarak değerlendirildi.
Bir Hikâyeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal adlı yapıtıyla, 1991 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülünü aldı.
Yapıtları: İnsan Tükenmez (1956), Gerçek Saygısı (1959), Azgelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm (1965), Emperyalizm Nedir? (1965), Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi (1966), Kompradorsuz Türkiye (1967), 100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri (1968), On Türk Romanı (1971), Edebiyat Yazıları (1976), 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme (1981), Eleştiri Günlüğü (1986), Bir Hikâyeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal (1990), Gücünü Yitiren Edebiyat (1990), Roman ve Yaşam (1992), Eleştiride 40 Yıl (1994), 40 Yılda 40 Roman (1994), Reşat Nuri’nin Romancılığı (1995), 50 Türk Romanı (1997), Şiir Yazıları (1997), 60 Türk Romanı (1998), Kıskanmak (1998), Sait Faik’in Hikâyeciliği (1998), Yaşar Kemal’in Romancılığı (1998), Yüzyılın 100 Türk Romanı (1999); Dönüp Baktığımda (1999).

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları
“Bilimin Öncüleri”nin düşsel ve imrendirici yaşamları; Cemal Yıldırım

Onlar, insanlığın gerçeği arayışında, düşüncesinin önündeki engelleri yıkıp geçtiler. Onlar, insanlığın evren ve doğa algılayışını kökten değiştirdiler. Onlar evrenin sırlarına...

Kapat