Bekle Beni şiirinin öyküsü “Senin yüzün benim kaderim”

Konstantin Mikhailovich SimonovDünyanın en tanınmış, en bilinen savaş şiiri olan Bekle Beni ‘Zhdi Meny’, Konstantin Mikhailovich Simonov’un Valentina Serova’ya yazdığı şiirdir.
Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Alman orduları Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal ettikten sonra Sovyetler Birliği’ne girmişti. Moskova ile Stalingrad kuşatma altına alındı. Simonov, gazetesi tarafından savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderildi. Cepheye ayak bastığı günlerde partiye de kaydoldu. Simonov böylece İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günlerinin yaşandığı Stalingrad cephesinde sadece bir gazeteci değil, aynı zamanda hem de yarbay rütbeli bir asker oldu. Aynı zamanda parti komiseriydi.

Derken bir gece, diğerleri gibi cehennemi andıran bir gece, yarı beline kadar çamura battığı, sağına soluna top ve şarapnel parçalarının düştüğü, başının üzerinden vızır vızır mermilerin uçuştuğu bir gece, her zamanki gibi sevdiği kadını, güzeller güzeli Valentina Serova’yı düşünürken, bu kadına karşı duyduğu aşk ve hasretin dayanılmaz bir hale geldiğini hissetti. Bütün eti, bütün kemikleri, bütün sinirleri, elleri, gözleri, beyni o anda hemen oracıkta Serova’yı istiyordu. Simonov çok sonraları o geceyi anlatırken, ?çıldırmak üzere olduğumu anladım ve bunu önleyebilmenin tek yolu Valentina ile konuşmak, ona aşkımı ve hasretimi anlatmak ve mutlaka geri döneceğimi söylemekti? diye konuştu. Ünlü Bekle Beni şiiri işte o gece yazılmaya başlandı. Simonov o sıralarda henüz yirmi beş yaşındaydı ve önünde Valentina ile birlikte yaşanacak uzun yıllar olduğuna yürekten inanıyordu. İzne çıkan bir askere şiirini verdi ve yolu düşerse şiiri gazeteye bırakmasını söyledi. Sonra da savaşın acımasızlığı her yanını kuşattı ve Simonov şiirinden herhangi bir haber alamadı. Oysa asker şiiri gazeteye ulaştırmış, şiir gazetenin savaşın henüz sıçramadığı şehirlerden birindeki baskısında yayımlanmıştı. Sonra bir gün askerlerden biri şiiri görmüş, onu kesmiş ve Stalingrad yakınlarındaki bir kasabada yaşayan nişanlısına göndermişti. Şiirden çok duygulanan genç kız da bunu arkadaşlarına gönderince, ortaya o ünlü Bekle Beni fırtınası çıkmıştı. Bütün bir savaş boyunca cephenin göbeğinde savaşanlardan, Rusya’nın çok uzak ve griler içindeki Kuzey limanlarında görev yapan bahriyelilerine kadar bütün bir Sovyet ordusunda bu şiir hem subaylar hem de erler tarafından ezberlendi. Yüzlerce değişik biçimde ama hep hüzünlü bir tonda bestelendi. O dönemde cephede vurulup ölen ya da yaralanan tüm Sovyet askerlerinin tam kalplerinin üzerine denk gelen göğüs ceplerinde, ya gazeteden kesilip çoğaltılmış ya da kargacık burgacık harflerle yazıya dökülmüş Bekle Beni şiiri çıktı. Bu şiirin, Ortadoks kutsal metinlerinden sonra Rus halkı tarafından en çok okunan ikinci yazı olduğu söylendi.

Valentina Serova
Valentina Serova

Simonov, yaşadığı süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda gördü. O zamanlar yirmi bir yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu güzel bir kadındı. O yaz günü Moskova yakınlarındaki Kolomenskoye istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu hep anlattı. Simonov’un anlattığına göre, ?Bolahnin dantelleri ve Gorodets işlemeleriyle süslü gök mavisi bir elbise giymiş olan Valentina, uçuşan sarı saçları, yaramazca havalanan eteği ve boynundaki beyaz inci gerdanlığıyla? çok güzel bir kadındı ve ona âşık olmamak imkansızdı. 1943’de evlendiler. Simonov, Valentina’ya ?senin yüzün benim kaderim? diyordu ve bu kaderi severek yaşıyordu. Sonra savaş yılları geldi. Simonov, cephelerde kanlı savaşların içinde Valentina’ya yazmayı hiç aksatmadı. Bekle Beni’den sonra Seninle ve Sensiz, Kızma Yazarsam adlı uzun şiirlerini hep bu dönemde ve tabii Valentina Serova için yazdı. Bunları gönderip gönderememek, Valentina’nın bunları okuyup okumaması değildi önemli olan. Önemli olan onun Valentina’ya olan aşkını her gün, her dakika, her sabah, her akşam fısıldayabilmesiydi. Gerisi önemsizdi ve Simonov daha sonra da söylediği gibi, bunu yapamazsa çıldıracağını biliyordu.
Savaş bitti. Simonov, Valentina’nın yanına döndü. Bazı şeylerin yolunda gitmediğini de işte ilk kez o günlerde anladı. Yaşam, insanlar, ilişkiler zaten değişmek zorundaydı ve savaş bu değişimi daha da hızlandırmıştı. Valentina, Sovyet sinemasının en ünlü yıldızlarından biriydi artık. Simonov ise sanki Stalingrad cephesinde yaşıyordu hâlâ. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği bu kadını artık pek tanıyamıyordu. O hâlâ ılık bir yaz gününde muzip bir rüzgarın eteklerini havalandırdığı, sarı saçlı bir kadın görmek istiyordu ama göremiyordu. Nedir, aşkından ve sevgisinden de asla vazgeçmiyordu. Valentina’nın dedikodulara yol açan bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı yakışıklı sinema aktörlerinin adının dolaşması da Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmıyordu ama bir insan olarak etkilenip günün birinde bu canı kadar sevdiği kadını incitebileceğinden de korkuyordu. Belki de böyle bir şey yapmamak için, Valentina’yı kırmamak için 1957’de hiçbir açıklama yapmadan onu terk etti. Konstantin Simonov, bir zamanlar beklemesi için yalvardığı kadını karlı bir Moskova sabahı bırakıp gitti ve bir daha hiç geri dönmedi. Yazmayı yoğunlaştırdı. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitapları yazdı. Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı seçildi. Türkiye de dahil, bir çok ülkeye gitti.
Valentina Serova 1975 yılında öldü. Simonov cenazeye katılmadı. Ertesi sabah Serova’nın mezarının üzerinde bir saksı içinde mavi hareli, sarı yapraklı bir hercai menekşe çiçeği bulundu. Kırmızı saksıya küçük beyaz bir kağıt yapıştırılmıştı ve kağıtta işlek bir el yazısıyla ‘Zhdi Meny’ yani bekle beni yazıyordu. Bu çiçeği kimin bıraktığı ve küçük notu kimin yazdığı daha sonraki günlerde Simonov’a defalarca soruldu. Simonov her defasında acı bir şekilde gülümsemekle yetindi ve cevap vermedi.Yıllar önce ?sağ kalışımın sırrını yalnız senle ben bileceğiz, bütün sır senin beklemeyi bilmende? diye yazmıştı ve sevdiği kadın da onu beklemişti. Şimdi bekleme sırası ondaydı.
Konstantin Mikhailoviç Simonov, 28 Ağustos 1979’a kadar bekledi. Sonra kendisini bekleyen sevdiği kadının yanına gitti.

Bekle Beni
Bekle beni, döneceğim ben.
Çok çok, bıkmadan bekle!
Sarı yağmurların
Hüznü basınca,
Kar kasıp kavururken,
Kızgın sıcaklarda – bekle.
Uzak yerlerden mektuplar kesilince
Bekle beni.
Birlikte bekleyenlerin beklemekten
Usandığına bakma, bekle.
Bekle beni, döneceğim.
Unutmak zamanı geldiğini

Ezbere bilenleri
Hayırla anma!
Varsın oğlum, anam
Hayatta olmadığıma inansın,
Dostlarım beklemekten usansın,
Ocak başında toplanıp
Acı şarapla
Yad etsinler beni.
Sen bekle. Onlarla birlikte
İçmekte acele etme.

Bekle beni; döneceğim,
Bütün ölümleri çatlatmak için döneceğim!
‘Şansı varmış…’ desinler,
Beklemedikleri için,
Beni bekleyerek
Düşman ateşinden nasıl
Koruduğunu anlayamazlar.
Sağ kalışımın sırrını yalnız
Senle ben bileceğiz-
Bütün sır -senin
Başkalarının bilmediği gibi beklemeyi bilmende.

Konstantin Mihavloviç Simonov
(Çev.: N.Yalaza Taluy)

Wait for me, and I’ll come back!
Wait with all you’ve got!
Wait, when dreary yellow rains
Tell you, you should not.
Wait when snow is falling fast,
Wait when summer’s hot,
Wait when yesterdays are past,
Others are forgot.
Wait, when from that far-off place,
Letters don’t arrive.
Wait, when those with whom you wait
Doubt if I’m alive.

Wait for me, and I’ll come back!
Wait in patience yet
When they tell you off by heart
That you should forget.
Even when my dearest ones
Say that I am lost,
Even when my friends give up,
Sit and count the cost,
Drink a glass of bitter wine
To the fallen friend –
Wait! And do not drink with them!
Wait until the end!
Wait for me and I’ll come back,
Dodging every fate!
“What a bit of luck!” they’ll say,
Those that would not wait.
They will never understand
How amidst the strife,
By your waiting for me, dear,
You had saved my life.
Only you and I will know
How you got me through.
Simply – you knew how to wait –
No one else but you.

“Sanki önceden anlaşmışlar gibi, iki taraf da ansızın sustu. Luftwaffe’nin kuşatmadan beri kentin üzerinde düzenli olarak uçurduğu Messerschmitt ile Stuka’lar nedense ilk seferden sonra bir süreliğine o gece bir daha havalanmadılar. İşaret fişeklerinin fosforlu yeşil ve yaldızlı mor renkli ışıklarıyla yer yer aydınlanan karanlık gökyüzünde, uçakların boğuk motor homurtuları ile gövdelerine bağlayıp ölüm yağdırdıkları makineli tüfeklerin ürkütücü sesleri duyulmaz oldu. Stuka’ların dalışa geçerken sırf dehşet yaratmak amacıyla özel olarak çaldıkları canavar düdükleri sustu. Havadaki bu beklenmedik sessizliği, karadaki sükunet izledi. Askerlerin ‘boz ayı’ diye isim taktığı Panzer Brummbar’lar, Stug’lar ve Dora topları mermi atmayı kesti.
Wehrmacht’ın başlattığı belki de tümüyle bir rastlantı sonucu oluşan bu beklenmedik sükunete, aylardır umutsuzca da olsa kenti savunan ve herkesin kısaca ’62’ dediği, altmış ikinci ordunun yaralı, yorgun, aç ve yarı yarıya donmuş askerleri de hemen aynı anda katıldılar. İşçilerin gece yarıları yoğun ateş altında gizlice Barrikady fabrikasına girip yeniden kalibre ettikleri zırh delici mermileri fırlatan toplar sustu önce. Sonra aylardır gökyüzünde Alman uçaklarıyla ölüm kalım savaşı yapan Yakovlev ve ‘Şturmovik’lerin pervaneleri durdu. Tahtadan yapılmış oldukları için insanların ‘odun kahraman’ diye isimlendirdiği Lavoçkin’lerin kulak tırmalayıcı motor sesleri de duyulmaz oldu.
Günler ve gecelerdir şehri savunan Sovyet askerleri, beklemedikleri bir anda doğan bu fırsatı değerlendirmek için yere uzandılar. Çatır çatır ayazın, içinde buz parçalarının yüzdüğü ağdalı bir sıvı haline getirdiği Volga’nın gece fısıltılarını dinlemeye koyuldular. Sonra çok eski bir ordu geleneğine uyarak, ancak kendilerinin duyabileceği bir sesle şarkı söylemeye hazırlandılar. Mısır koçanlarından yaptıkları ve içinde çoğu kez tütün yerine kurumuş yosun yakıp içtikleri pipolarını söndürdüler. Şarkıya yol gösterecek olan alto sesli Kazak asker gırtlağını temizledi. Kızıl Yıldız gazetesinin savaş muhabiri olarak aylardır burada bu askerlerle birlikte olan adam da onların hangi şarkıyı söyleyeceklerini tahmin etmeye çalıştı. Muhtemelen daha önce de ara sıra söyledikleri Ölüm ve Asker ile başlayacaklardı. Sonra Küçük İzci Pashkov ve son olarak da nispeten biraz daha neşeli bir şarkı olan Sevgili Komşum Dariya Vlasievna ile o geceyi bitireceklerdi. Savaş muhabiri, kibrit alevini avuçlarında gizleyerek, uzun karton zıvanalı bir Dukat sigarası yaktı ve askerlerin söyleyeceği şarkıyı dinlemeye hazırlandı.Volga boylarında şarkının ilk sesleri yükselince şaşırdı. Şarkının melodisini ilk kez duyuyordu ama sözlerini ezbere biliyordu. Şarkı, cephedeki bir askerin, ardında bıraktığı ve deli gibi sevdiği kadına yakarışını anlatıyordu. Herkesin her dakika can verdiği bu korkunç savaşta aylardır kendisinden haber alınamayan asker, son bir umutla sevdiği kadına ?kimseler beklemezken bekle beni? diye yalvarıyordu. Asker bu bekleyişin saçma olacağını biliyordu. Asker, bütün yakınlarının çoktan onun ruhu için ateşin başında bir veda ve kutsama şarabı içtiklerini biliyordu. Asker bütün bunları biliyordu ve sevdiği kadının o acı şaraptan içmesini istemiyordu. İstemiyordu çünkü dönecekti. Aşkına, sevdiği kadına inandığı kadar, hatta daha da fazla inanıyordu buna. Dönecekti. Belki hemen o gün belki yıllarca sonra ama mutlaka dönecekti. Kazak asker, Rus steplerinde yüzlerce yıldır söylenegelen şarkılar şeklinde basitçe ama alabildiğine hüzünlü bir makamla besteleniverdiği belli olan şarkıyı, gecenin dondurucu rüzgarının ürkütücü ıslıkları arasında zor duyulur bir sesle söylemeyi sürdürüyordu. Asker, ?yağmurlar yağarken bekle beni, karlar tozarken bekle, kimseler beklemezken bekle beni, ortalık ağarırken bekle? diye adeta ağlar gibi söylüyordu ve tam sesinin iyice duyulmaz olduğu bir anda öteki askerler hep bir ağızdan ?bekle beni döneceğim? diye şarkıya katılıyordu. Savaş muhabiri, Sovyet asker sigarası Dukat’tan son nefesleri de çekip, donmuş toprak üzerinde söndürdü. Hayretle askerlere bakıyordu. Sarışın Rus, Ukraynalı, esmer ve çekik gözlü Özbek, Kazak, Türkmen, Tatar ve daha bir çok ulustan oluşan askerler, şimdi ayağa kalkmışlar ve kol kola girerek şarkıyı söylüyorlardı. Yavaşça sallanarak ve aylardır su yüzü görmemiş, çamur, barut dumanı, küflü undan yapılmış kapkara ordu ekmeği kırıntıları, kan lekesi ve uzamış sakallarla kaplı yüzlerinde belli belirsiz bir gülümsemeyle muhabire doğru yaklaştılar. Şarkının sonunu muhabirin de katılmasıyla hep birlikte söylediler: ?Bir tek sen olsan bile bekleyen beni, döneceğim bekle beni?. Muhabir karma karışık duygular içinde askerlere bakıyordu. Bu şarkıyı, daha doğrusu bu şiiri kendisi yazmıştı. Aylardır cephede savaş muhabirliği yapıyordu. Önceleri gazetesi ve ailesiyle haberleşebiliyordu. Derken Alman Nazi Ordusu Wehrmacht’ın kuşatması iyice ağırlaşmış ve o da herkesin ölüme teğet yaşadığı o günlerden birinde oturup, sevdiği, deli gibi özlediği, kavuşma umudunu en kötü anlarda bile bir kez olsun yitirmediği kadına bu şiiri yazmıştı. Kısa bir izinle Moskova’ya giden bir askere şiiri vermiş ve onu çalıştığı Kızıl Ordu gazetesine götürmesini söylemişti ama o günden sonra o askeri bir daha görmemiş, gazetesinden de hiçbir haber alamamıştı. Şaşkınlığı bundandı işte. Gece gündüz savaşan bu askerler bu şiiri ne zaman ve nereden bulmuşlardı. Bunca açlık, bunca kan içindeyken ne zaman vakit bulup da ezberlemişlerdi ve dahası bu şiiri ne zaman, hangi ölüm yağan gecelerden birinde besteleyip şarkı haline getirmeyi başarmışlardı? Muhabirin bütün bunları düşünecek fazla vakti olmadı. Alman hava kuvvetleri Luftwaffe’nin Stuka’ları yeniden canavar düdüklerini çalarak hücuma geçti. Toplar tekrar ölüm yağdırmaya başladılar. Gökyüzü yine zehir yeşili ve yaldızlı mor ışıklarla donandı. Sovyet askerleri, M 39 toplarının başına koştular. Aylardır kuşatma altında bulunan, düştü düşecek Stalingrad şehri, her zamanki cehennem gecelerinden birini daha geçirmeye başladı. Nedir, aylardır bu kanlı savaşta birkaç saat daha yaşayabilmek ve şehirdekileri biraz daha yaşatabilmek için dövüşen insanlarda o gece bir şeyler değişmişti. ’62’nin askerleri kısa bir aradan sonra yeniden buz tutmuş çamurla kaplı siperlere doğru koşarken, Bekle Beni Döneceğim şarkısını hem de bu kez avaz avaz bağırarak söylemeyi sürdürüyorlardı. Stalingrad varoşları, Volga’nın donmuş bozkırları, pırıl pırıl parlayan bir umut şarkısıyla çınlıyordu. ?Varsın tüm dostlarım umutlarını kessinler, sen kesme, bekle, döneceğim ben??
K DERGİSİ, KONSTANTIN SIMONOV, Bekle Beni, Lemi Özgen

Konstantin Mikhailovich Simonov Hayatı
Simonov, Kasım 1915’te Saint Petersburg’da doğdu. Babası askeri akademide bir öğretmendi. Annesi ise kökü Çar ailesi prenseslerine kadar varan ünlü bir ailedendi. Simonov makine teknikerliği alanında eğitim gördü. Ailesinin 1930’larda Moskova’ya yerleşmesinden sonra Simonov da bir fabrikada mühendis olarak çalışma hayatına başladı. Aynı dönemde ilk şiirlerini de yazmaya koyuldu. Gorki Edebiyat Enstitüsü’nü bitirdi ama mühendis mi yoksa edebiyatçı mı olacağına henüz karar verememişti. Moskova’ya çok uzak olan Belomorsk’da Baltık kanalının inşaatında ve zor şartlar altında uzunca bir süre çalıştıktan sonra kesin kararını verdi ve edebiyatı seçti. Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde muhabirlik yaparken, şiirin yanı sıra iyi bir oyun yazarı olduğunu da gösteren Bir Aşkın Öyküsü, Kasabamızın Yoldaşları eserleri yayımlandı ve sahnelendi.

Yorum yapın

Daha fazla Şiire Dair
Nazım Hikmet’in “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin?” sorusuna Abidin Dino’nun “Mutluluğun Şiiri”yle yanıtı

Kapat