Edebiyat tarihimizdeki ilk ciddi savaş romanı – A. Ömer Türkeş

Mehmet Eroğlu, ?Fay Kırığı? üçlemesini Rojin?le tamamlandı. Savaşa karşı duruyor Eroğlu; vicdansızlığa, adaletsizliğe, akıldışılığa, kahramanlık safsatasına, insanların birbirini öldürmesine karşı çıkıyor.
Mehmet Eroğlu, ?Fay Kırığı? üçlemesine 2009 yılında Mehmet romanıyla başlamış, 2011?de Emine ile sürdürmüştü. Üçleme geçtiğimiz günlerde yayımlanan Rojin ile tamamlandı. Yaklaşık bin 500 sayfalık bu dev üçleme Türkiye Cumhuriyeti?nin 1990-2010 arasındaki uzlaşmaz gerilimlerini sergiliyor… Türkiye?yi üç büyük fay hattının kestiğini düşündüğünü söylemiş Mehmet Eroğlu bir söyleşisinde. Kuşkusuz jeolojik oluşumlar değil kastedilen. Eroğlu?nun toplumsal deprem yaratma potansiyeli gördüğü fay hatları, bir türlü çözüm bulunamayan sınıfsal, etnik ve ideolojik gerilimler. Kendi ifadesiyle: ?1-Yoksulluk ve Zenginlik çelişkisi, 2- Laiklik ve İslam Çatışması ve 3- Kürt-Türk ihtilafı.?

İlk iki gerilim Mehmet ve Emine?de işlenmişti. Rojin ise Kürt-Türk çatışmasına ayrılmış; yani otuz yıldan fazla bir süreye yayılan savaşa…

Bu savaş yaşandı
İlk iki cildi okuduysanız, üçüncü cilde Mehmet?in hayat hikâyesinin devam edeceği beklentisiyle başlayabilirsiniz. Oysa hikâye başa, Mehmet?in gençliğine, askerlik yıllarına, aklından hiç çıkmayan savaş travmasına dönüyor ve çember kapanıyor. Mehmet ile birlikte önceki romanlarda karşımıza çıkan pek çok karakterin de yer aldığı Rojin serinin hem bitimi, hem başlangıcı hem de kendi başına bağımsız olarak okunabilecek bir roman.

Daha önce de yakınmıştım Mehmet Eroğlu romanlarını özetlemenin zorluğundan. Rojin?i özetlemek hepsinden zor. Savaşın iki cephesine, cephe gerisine, roman kişilerinin geçmişlerine, gidip gelen bir anlatıyı doğrusal bir zaman akışıyla bir kaç cümleye sığdırmak kolay olmayacak. En iyisi biz de roman planını izleyerek Temmuz 1993?e gidelim ve ?Havalarda bir yerden? anlatmaya başlayalım.

Eğridir?de komando eğitimini tamamlayıp kurada Şemdinli?yi çeken Mehmet Esen görev yerine doğru uçuyor. Ne var ki aklı geride, kendisini terk eden sevgilisi Aslı?da. Aslı?nın hayali bütün hikâye boyunca terk etmeyecek Mehmet?in zihnini. Aslı ve temsil ettikleri; zenginlik, aşk, şehvet, ihanet, kaybetmişlik duygusu…

Şemdinli?ye vardığında 3. Tim Komutan Yardımcısı olarak görevlendirilir. Asteğmen kadrosu birbirine benzemez insanlardan kurulu; Plevne Holding?in veliahtı Cenk Plevneli, Kayserili zengin bir ailenin oğlu Yakup Kadıoğulları, TSK?nın doktora yapmış, tek muharip subayı, ?Prof? lakaplı Müşfik Alaçam, komünist arkeolog Altan, vatanı kurtarmaya geldiğine inanan milliyetçi Saldıray… Mehmet yavaş yavaş çevresindekileri tanımaya, bu zorlu şartlara alışmaya, yakında gireceği çatışmalara hazırlanmaya başlar.

İkinci Bölüm?de Gowendê dağının tepesinde konuşlanmış bir PKK kampına gidiyor, romanın diğer ana karakteriyle karşılaşıyoruz; Rojin?le. Asıl adı Zeynep. İstanbul?da edebiyat doktorası yapmış, kardeşinin gerillaya katılıp bir çatışmada öldürülmesi üzerine gerillaya katılmaya karar vermiş genç bir kadın. O da Mehmet gibi kendisinden çok farklı sosyal ve kültürel yapılardan gelmiş insanlar arasında bulunmanın ve ilk kez savaşa yakın olmanın yabancılaşmasını aşmaya çalışıyor. Diyarbakır cezaevinde gördüğü işkencelerle sakat kalmış parti komiseri Sinan, yoksul bir köylü çocuğu olan komutan Rohat, kadın grubunun komutanı Hevale Ruken, ailesi öldürülünce dağa çıkan henüz 17 yaşındaki Zilan, gözüpek savaşçı Reşo ve diğerleri arasında metropolden gelmiş bir kadın olarak kendisini kanıtlamak niyetinde. Ancak Zeynep?in aklı da gerideki hayatına takılı, en çok da terk ettiği yazar sevgilisi Nusret?e…

Ölüm bile merhametli bir melek sayılır burada
Sonra çatışmalar başlıyor. Önce düşük yoğunluklu, giderek tırmanan şiddet savaş boyutlarına uzanırken her iki cephedeki zihinsel ve duygusal çalkantıları izliyoruz. Her Mehmet Eroğlu romanı gibi tarihsel toplumsal gerçeklerin insani zaaflar ve tutkularla birlikte işlendiği, savaşın, şiddetin, yoksulluğun, ahlaksızlığın acılarının dillendirilip nedenlerinin sorgulandığı bir hikâyesi var Rojin?in. Bildiğimiz gerçek hayatın olay, durum ve insanlarıyla yarattığı kurmaca evrenini tinsel değer ve güçlerle birlikte göstererek ona başka bir renk, canlılık, gerilim ve anlam katıyor. Mehmet Eroğlu yine çarpıcı ifadelerle aktarıyor karakterlerinin zihninden geçenleri; ?Öyle bir cehennem ki, ölüm bile merhametli bir melek sayılır burada… Mehmet, zirvenin eşiğinde, kuzeyden güneye bir basamak gibi uzanan tepedeki düzlüğe adımını atar atmaz fark etmişti: Towe?de saatsiz bir zaman hüküm sürüyordu. Gündüz donuk beyaz, gece donuk siyah. Kar dünyayı boyayıp değiştirmekle kalmamış, etrafa sinen bir koku da salmıştı. Nasıl koktuğunu anlatamazdı, ama kokuyordu işte.?

?Ne garip! Türdeşlerini öldürmenin bağışlanıp övüldüğü, ölümün âdeta kutsanarak yüceltildiği bir eylem olan savaşın, sürekli ölüm olasılığıyla birlikte yaşamak olduğunu kavrıyor, savaşmaya mecbur kalan insanın çaresizliğini hissediyordu: Hangi tarafta durursa dursun, savaşta galip gelenin her zaman ölüm olduğunu anlamamak için budala olmak gerekir diye düşündü.?

Savaşın iki cephesinde sürüp giden olaylarla -baş döndürücü bir tempoyla- beklenen sona yaklaşıyoruz. Mehmet ve Rojin?in, her ikisi de yaralı ve bitkin vaziyette, bir mağarada yüzyüze geliyor, hikâyeler birleşiyor…

Karın kokusu, acının tadı
Yazmanın kaynağında, kişisel ya da toplumsal yıkımlar ve acılar yattığının farkındalığıyla, yazarlık kariyeri boyunca savaşın yarattığı travmalara duyarlı kaldı Eroğlu. Öldürülmek kadar öldürmek korkusuna da yer verdiği romanlarının pek çoğunda, duygularını savaşta yitirip gelen roman kahramanları gündelik hayata ayak uyduramayan, geçmişin hayaletleriyle boğuşan, gülmekten ağlamaya, öfkeden nefrete her türlü duyguyu yitirmiş insan tipleridir.

Eroğlu romanlarında da yazgısını ya da başka bir hayatı arayan insan tipleriyle karşılaşırız. Kafka?nın kahramanları gibi zayıf, itilmiş, güçsüz değillerdir belki ama hayatlarının bir anında yedikleri mesela savaş gibi bir darbenin hasarını taşırlar. İradeleri olmakla birlikte kendilerini Kafka karakterleri kadar çaresiz hissettikleri durumlara da düşebilirler. Bu çelişkili yanlarıyla hikâyeyi felsefi ve psikolojik bir alana açmanın zeminini yaratırlar. Rojin?de de bir tarafta Mehmet?in diğer tarafta Rojin?in yaşadığı çelişkiler öne çıkıyor. Çelişki kendi saflarının tipiği olmamalarından. Ne Mehmet asteğmenlerin ne Rojin gerillaların temsilcisi. Onlar da farklılıklarının farkındalığıyla bir yandan hayatta kalma mücadelesi veriyor diğer yandan varoluşlarının anlamını sorguluyorlar. Bu onları kendi deneyimlerinden daha derin bir şeyleri sorgulamaya ve paylaşmaya götürür. Paylaşırlar da. Okuyucu bütün bunların kurmaca bir dünyaya ait olduğunu bilir, ama onlarla birlikte savrulup gitmekten, yalnızlığa ve mutsuzluğa gömülmekten kendini alamaz. Kahramanın kaderi dış olaylarla birlikte içsel değerlerine de bağlıdır; seçimlerine! Mehmet Eroğlu, okuyucusunu işte böyle bir seçim yapmaya davet eder, taraf olmak kaçınılmazdır; ve ?insanı başkaldırıya yönelten her şey, yasadışı bile olsa soyludur…?

Roman kişileri ve tartışılan meseleler etkileyici ama savaş ve doğa tasvirleri hepsinin önüne geçmiş. Dağları, nehirleri, karı, yağmuru ve insanın bu zorlu koşullarla mücadelesini destansı bir anlatımla ortaya koyuyor Eroğlu. İnsanla birlikte doğanın, özellikle hayvanların katlinin acısını çok çarpıcı sahnelerle vurgulamış. Savaş atmosferini bu denli başarıyla canlandırmasında savaşan tarafların kullandığı dile, terminolojiye, jargona hakim olmasının rolü olduğunu düşünüyorum.

Daha birçok yanından, ikinci rollerdeki karakterlerin taşıdığı anlamlardan, Zeynep ve Mehmet?in anımsamalarıyla karşımıza çıkan kadın-erkek ilişkilerinden söz edebilirim. Ancak Rojin?in asıl niteliği diğerlerini gölgede bırakıyor. Çünkü Rojin edebiyat tarihimizdeki ilk ciddi savaş romanı.

Savaştan, hele ki tarafları aynı ülke sınırları içinde yaşayan insanlar arasındaki bir savaştan söz ediyorsanız tepkileri göze almak zorundasınız demektir. Rojin?den sonra Mehmet Eroğlu?nun boynuna bir taraftan ?hain? diğer taraftan ?PKK karşıtı? yaftası asılması şaşırtıcı olmayacaktır. Gerçekten de her iki tarafı da rahatsız edecek söylemler, kişiler ve olaylar var romanda. Ancak Eroğlu?nun meselesi bir tarafı yermek ya da yüceltmek değil. Savaşa karşı duruyor Eroğlu; vicdansızlığa, adaletsizliğe, akıldışılığa, kahramanlık safsatasına, insanların birbirini öldürmesine karşı çıkıyor. Bir yazar olarak ?toprak altında yatanlar adına konuşmak? sorumluluğuyla hareket ediyor.

Barış kültüründe edebiyatın yeri
Bu önemli ve bugün ihtiyacımız olan bir sorumluluk. Çünkü hepimiz içerde, hemen yanı başımızda ya da dünyanın uzak bir köşesinde süren savaşlarla büyüdük. Savaş, şiddet ve ölüm gündelik hayatın bir parçası haline geldi. İstemesek bile bilincimizin bir katında savaşı meşrulaştıran düşünceler taşıyor, televizyon kanallarından canlı savaş görüntülerini rahatlıkla izliyor, şiddetin estetize edilmiş hallerinden haz alabiliyoruz. Sporda, siyasette, evlilikte, kadın erkek ilişkilerinde militarizmin dilini kullanmayı kimse yadırgamıyor. Belki de bu nedenle göz göre göre yeni bir savaşın, daha derin bir batağın içine çekilmeye ?hayır? denmiyor. Kürt meselesini ve Suriye ile ilişkileri bir kez daha savaş ekseninde, yok etme pratiğinde düşünenlerin sesi ?Hayır? diyenleri bastırıyor. Bu durum siyasetçilerin politik düşünce yoksunluğu ya da savaş halinden çıkar umma eğilimiyle açıklanabilir, peki ya diğerleri? Aydınlar, sanatçılar, yazarlar, okuycular, izleyiciler, çoluk çocuk sahibi insanlar; barış talebi neden yankılanmıyor?

Savaş cephede olup bitmez. Bir kültür olarak hüküm sürer ve toplumu zehirler. Barış sürecinin uzun vadede gerçek bir barış ortamı yaratması için mücadele edilmesi gereken bugün hâlâ hüküm süren bu savaşçı kültürdür. Mücadelede edebiyatın rolü önemlidir ve insanlık tarihi boyunca edebiyatın büyük yazarları -çoğu kez hain damgasını yemek pahasına- bu rolü üstlenmiştir. Türkçe yazılan romanlarda ise -milli mücadele anlatıları dışında- savaşlardan söz edilmez. Oysa doğrudan katılmasa bile İkinci Dünya Savaşı?nın kötü izlerini belleğine kaydetmişti Cumhuriyet insanı. Nasıl ve neden gidildiği anlaşılamayan Kore?de kayıplar vermiş, Kıbrıs?ta sorunları hâlâ bitmeyen bir harekata girişmiş ve 80?den bu yana Doğu?daki savaş hiç gündemden düşmemişti. İşte bütün bunlara doğrudan bir karşı çıkış göremiyor, sadece içinde savaşa değinilen romanlardan söz edebiliyoruz.

Sınırlarımızın içinde ve dışında patlayan bombaların, direnişte hayatını yitiren gençlerin yol açtığı yeni ve ağır bir travmayı daha sindirmeye çalışırken fark ettim ki travma anlatılarının yokluğunun ilk nedeni insanların ve toplumun travmaya maruz kaldığının -çeşitli aldatmacalar sayesinde- bilincine varmaması, farkında olmama haline sanat ve edebiyatın katkıda bulunmasıdır. Bu aldatmacaların en önemlisi Türklerin tarihini savaşlar ve kahramanlıklarla bezeyip şiddeti doğallaştırma, yani travmayı yok saymaktır. Sanki savaşlar bu toplumu felç etmek yerine şahlandırıyormuş gibi konuşulacaktır. Sanki şiddet alışkanlık yapabilirmiş, insan bir kez şiddet uyguladı mı veya şiddete tanık oldu mu şiddet önemini yitirirmiş gibi?

Toplumsal belleğin bu denli manipülasyona açık oluşunda çağına tanıklık etme potansiyeli taşıyan roman sanatının işlevini yerine getirememişliğin de bir parça payı olduğunu düşünüyorum. Otuz yıl süren iç savaşın Türk romanına, en azından görünürlük kazanan, öne çıkan romanlara yansımaması tuhaf değil mi? Bunun nedeni toplum olarak gerçeklikten kaçmayı alışkanlık haline getirmemizdir. Türkiye Cumhuriyeti -pek çok üçüncü dünya ülkesi gibi- kolektif amneziye sarılmış ve unutmayı bir tür resmî din haline getirmiş bir ülke…

Acılar, kayıp ile travmalar öylesine çok ve yoğun ki unutmak anlaşılabilir bir tepki. Öyleyse, ?barış sözcüğü telaffuz edilmeye başlamışken acıları hatırlatmaya ne gerek var? diye sorabilirsiniz. Sözcük telaffuz ediliyor ama içinin boş olduğu çabuk çıktı ortaya. Kayıplar bulunmadan, acılar dinmeden, sözler yerine getirilmeden -nasıl başladığı bile unutulmuş bir savaşın- mağdurları barışmıyor. İmzalanan antlaşmalar barış kültürü getirmiyor. Unutmayı ve bastırmayı resmi din haline getirmiş ülkelerde yeni savaşlar kapıda hazır bekliyor. Sanki bir yaşam tarzıymışçasına, sanki kaçınılmaz bir kader gibi?

Edebiyattan beklediğimiz kalıcı bir barışa katkıda bulunması, savaş kültürünün doğallaştırılmasına karşı çıkmasıdır. Barış kültürünü yeşertmek için hikâyelere ihtiyacımız var. ?Benim kitaplarımı okuyan bir kimsenin savaştan yana tutum alması mümkün değildir? derken Yaşar Kemal?in vurguladığı tam da budur. Hikâyelerle barış kültürüne katkıda bulunmak! Aksi takdirde, hikâyesiz kalan, bellekleri bastırılan toplumlarda barışın anlamı karşı tarafın imhası, ya da en hafif ifadesiyle boyun eğdirilmesidir. Hikâye etmekten kastım savaş sahnelerinin ya da çıplak şiddetin tasviri değil. Savaşın bireylerin gündelik yaşamlarında yarattığı değişimleri, boşluğa düşmüşlüğü, geleceksizliği, yitirmişlik duygusunu hissetirmeli edebiyat, belleği uyanık tutmalı. Hiç değilse ?ne yazık? dedirtmeli; ?keşke öyle olmasaydı, keşke otuz yıl savaşla heba edilmeseydi, keşke bunca hayat kararmasaydı?…

Mehmet Eroğlu Rojin?de işte bu acı gerçekle yüzleştiriyor okuyucuyu, bir savaş romanıyla barışa katkıda bulunuyor.

A. Ömer Türkeş
(21.09.2013, http://kitap.radikal.com.tr/)

Kitabın Künyesi
ROJİN
Mehmet Eroğlu
İletişim Yayınları
2013, 494 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Politika, Romanlar
Edebiyatta lüzumsuzluk – Banu Yıldıran Genç

?Klasikleri okudun mu?? sorusu bu ülkede kitapla ilgili muhabbetlerdeki önemli sorulardan biridir. Okulda öğretmenler, evde anne babalar tarafından klasiklerin okunması...

Kapat