Efsun – Selahattin Demirtaş “gördüğüm tek tehlike âşık olabilme ihtimalimdi”

Dupduru, yer yer hüzünlü, yer yer coşkulu ama hep çağıldayan, insana kendini iyi hissettiren bir anlatım…
Olanca ışıltılarıyla ilginç karakterler…
Acının mizahla harmanlanışı…
Üç kuşak boyunca anlatılan, sonunda mutlaka kapanacak olan bir hesap…
İlmek ilmek dokunmuş, sürprizlerle dolu bir olay örgüsü…
Çağdaş bir aşk hikayesi olarak da nitelendirilebilecek olan Efsun, Selahattin Demirtaş’ın artık iyice demini almış edebiyatçılığının son ürünü.


OKUMA PARÇASI

Efsun
İleride çocuğumuz olur da, “Anne, babamla nasıl tanıştınız?”
diye sorarsa ona bu sahneyi mi anlatacağım?
“Yavrum, iki polis havaalanında babanı yere sermiş ellerini kelepçeleyip çiğnerken, anneannen yuvarlanan tencereye
kapak misali benim üstümdeydi. İşte tam o esnada karşımda
sıcacık gülümseyen bir çift göz gördüm, kendi kendime dedim ki dur ben bu çocuğa âşık olayım! Sonra da sen oldun,
yavrum.”
Allahım hayır, lütfen! Bak lütfen diyorum, hayatımın aşkıyla hep daha romantik bir ortamda tanışmayı hayal etmiştim. Dur ya! Hemen de aklıma neler getiriyorum, tamam
çocuk yakışıklı, güzel de gülüyor, öyle tehlikeli birineyse hiç
benzemiyor ama neyin nesidir bir bakalım önce. Annem niye bu kadar korktu ki bu çocuktan? Sahi, niye korktu? Ayrıca en önemli soruyu niye en son soruyorum?
Alina Teyze beni, “Çabuk kalk, annen arıyor, acil bir durum var,” diyerek tatlı uykumdan telaşla uyandırdıktan ve
ben o uyku sersemi halimle annemle konuştuktan sonra alelacele hazırlanıp oteli terk ettiğimden beri saatlerdir kafamda
bu soru vardı: Kim bu çocuk? Ve annem niye bu kadar
korktu ki? “Sen gelince anlatırım,” demişti. Israr etmeme
rağmen, “Çok eski bir mesele kızım, bana güven ve çok dikkatli bir şekilde İstanbul’a dön, havaalanında karşılayacağım
214
seni, o zaman bu çocuğun kim olduğunu söylerim,” diye eklemişti. Havaalanına varınca karşılaştığım manzara da bu işte! Şaka maka çocuk gerçekten tehlikeli birine benzemiyor.
Gelen yolcu kapısından çıkar çıkmaz ilk onu gördüm, elindeki kâğıtta ismim yazıyordu.
Aslında tedirgin olmam gerekirdi, fakat çocuk o kadar
normal görünüyordu ki sanırsın yılların arkadaşıyız da beni
karşılamaya gelmiş. Yine de bu Caner Gonca mı, değil mi,
bilmiyordum elbette, polislerin altından bana seslenip adını
söyleyene kadar da emin olamamıştım. Ancak annem beni
azılı bir katilden ya da suikastçıdan korurcasına üstüme kapaklanınca hafiften tırsmadım desem yalan olur. Yine de çocuğun rahatlığını ve ışıl ışıl gülümsemesini görünce annemin
yanıldığını veya abarttığını düşündüm. Güçlü bir önsezi,
kadınlık içgüdüsü, artık ne derseniz deyin, ama benim bu
çocukta gördüğüm tek tehlike âşık olabilme ihtimalimdi.
Hani birini gördüğünüzde çok derinden hissedersiniz ya, geri kalan tüm dünyalılardan farklıymış gibi gelir size, ani bir
hararet yükselir içinizde, atmosfer basıncı değişir, kemerlerinizi bağlasanız mı çözseniz mi emin olamazsınız. Sonradan
yanılıp hayal kırıklığına da uğrayabilirsiniz ama ilk duygu
böyledir genelde. Sonra imamın önünde bir sahne canlanır
gözünüzde, nikahınız kıyılmıştır ve imam tatlı tatlı gülümseyerek damada, “Gelini öpebilirsin,” der. Yok ya, dur, bizde
imam nikahında böyle şeyler olmuyordu galiba. Neyse işte,
bu çocuk tehlikeli görünmedi bana.
Beş dakika sonra havaalanı karakolunda polise ifade veriyorduk. Annem ifadesinde ne “geçmişe” değindi, ne çocu-
215
ğun Girit’te benimle aynı otele rezervasyon yaptırdığına, ne
de tehlikeli olabileceğine. Anneme güvenirim, vardır bir bildiği. Sadece, “Tanımadığım bir gencin elindeki kâğıtta kızımın ismini görünce nedense korktum, panikledim,” şeklinde ifade verdi. Hayır, şikayetçi değildik. O halde adamın
GBT’sine bakıp bir sorun yoksa bırakıyoruz dediler. Annemle oradan çıktık. Koluna girip az ilerideki kafeye sürükledim. Karşıma oturtup, “Ne oluyoruz anne, anlatacak mısın artık?” dedim. “Aslında anlatacak fazla bir şey yok, ben
daha genç ve bekarken başıma musallat olmuş biri vardı, nasıl desem biraz takıntılı, tehlikeli bir adamdı. Zengin züppenin tekiydi. Bunun bir şoförü vardı, şoförün bir zararını
görmedim ama bu çocuk işte o şoförün oğluymuş. Alina
Teyze oteldeki kayıtlara bakıp söyleyince fark ettim. Ne bileyim işte, yıllar sonra aniden böyle bir bağlantı çıkınca haliyle korktum. Ama şimdi bu çocuğu görünce… Bir de bu
sabah Kibar diye bir kadınla konuştum, annesiymiş bunun;
o da çok tedirgindi, onu da düşününce polise şikayet etmekten vazgeçtim. En iyisi bekleyelim, çocuk çıksın, kendisinden öğrenmeye çalışalım.” Böyle bir şey için en önemli, dahası en anlamlı gezimi yarıda keserek dönmemi istediği için
kızmak istiyordum, ancak Mercan Hanım’ı tanırım, boş yere korkup panikleyecek kadın değildir. Zaten annemin çocukluk, gençlik yıllarına dair çok az şey bildiğimin farkındaydım. O anlatmadığından ben de hiç üstelememiştim.
Fakat şimdi ilk defa, bilmediğim o geçmişe ait bir gölge
düşmüştü hayatımıza. Bu yüzden annemi zorlamak istemedim, elbette bunda gözlerinden açıkça okunan tedirginliği-
216
nin de payı vardı. Böyle durumlarda en doğrusu, yanlış bile
çıksa, anneye güvenmektir.
Az sonra Caner Gonca denen çocuk da karakoldan çıkıp
şaşkınca etrafına bakındı. Belli ki bizi arıyordu, göremeyince
kalkıp el salladım, gördü, bize doğru yürüdü. Gelip annemin karşısında durdu, oldukça mahcup ve nazik bir şekilde
annemden özür diledi. “Niyetim sizi korkutmak değildi, burada olduğunuzu da bilmiyordum. Sabah annemi aramışsınız, ben başka bir nedenden dolayı Girit’e gidemedim ama
meraklandım da, bir şeyler öğrenmek amacıyla kızınızla burada görüşüp konuşmak istedim.” Öyle tatlıydı ki, söylediklerini “Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınızı kendime
eş olarak…” diye tamamlayacağını sandım bir an. Annem
buyur etti, masamızdaki boş sandalyeye geçip oturdu. Hâlâ
yüzüme bakmıyor, annemle konuşmaya devam ediyordu.
“Çocukluğumdan beri babam bizden ayrı yaşıyor, daha doğrusu yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyoruz. Siz öyle aniden
annemi arayıp babamdan söz edince meraklanıp buraya kadar geldim. Babamla ilgili bildiğiniz bir şey mi var acaba?”
Bunları anneme sorarken iki eli de masanın altındaydı,
utangaç bir hali vardı. Sonra o ellerden birinin elime değdiğini hissettim, aniden ürktüm, anneme çaktırmamaya gayret
ettim. Elimi mi tutmak istiyordu? Bu ne hız lan?! Ama yok,
avucuma bir şey sıkıştırmaya çalışıyordu, katlanmış küçük
bir not. Hemen alıp cebime tıktım. Bu arada Mercan Hanım çocuğun ifadesini aldı. Film şirketinde çalışıyormuş,
reklam çekimi için önden Girit’e yer bakmaya gidecekmiş,
oteli internetten tesadüfen bulmuş ama annesi dünden bu
yana biraz rahatsızlanınca gidişi on gün sonraya ertelemiş.
217
Zaten öğlen arayıp otel rezervasyonunu da iptal edecekmiş,
o esnada annem annesini aramış. Yerseniz. Annem yedi
ama. İkna olmuş gibiydi. Bense, özellikle avucuma bıraktığı
nottan sonra işin içinde bir bit yeniği olduğunu hissediyordum. Müdahale etmedim, annem de uzatmak istemedi. “Bu
tesadüf burada son bulsun lütfen!” diye sertçe uyarıp kalktı.
Çocuk yine mahcup şekilde ellerimizi sıkıp boynunu büktü,
gitti. Kayıp babası hakkında annemden tek kelime alamamıştı. “Gerçekten bilmiyor musun, anne?” dedim. “Gerçekten bilmiyorum, yirmi altı yıl önce birkaç defa görmüştüm
babası Feyzi Gonca’yı, tanımam etmem. Üzüldüm, ama
bizden uzak olsunlar,” deyip koluma girdi. Havaalanından
çıktık, taksiye atladığımız gibi feribot iskelesine gittik. Annem İstanbul’da daha fazla durmak istemiyor, bir an önce
Çanakkale’ye, köye dönelim diye ısrar ediyordu. Yoldayken
birkaç defa derginin ofisini, yayın yönetmenimizin ve her
bir çalışanın cep telefonunu defalarca aramama rağmen hiçbirine ulaşamadım. Çok tuhaftı, Girit’ten acil bir durum
için döndüğümü ve yakında dergiye uğrayıp her şeyi anlatacağımı söyleyecektim ama kimselere ulaşamıyordum. Ben de
birkaçına mesaj bırakmakla yetindim mecburen.
Feribottayken lavaboya gidiyorum diyerek annemin yanından ayrıldım. Cebimdeki notu bir an önce okumak için
sabırsızlanıyordum. Tuvalette kapıyı kilitleyip notu çıkardım. Bir cep telefonu numarası ve altında da şu kısa not yazılıydı: “Önemli bir konu var, konuşmak zorundayız, ararsan
sevinirim.” Numarayı telefonuma kaydedip notu yırttım,
tuvalete attım. Gece anneme fark ettirmeden ararım diye
düşünüyordum. (sayfa 213-217 arası)


KÜNYE
Efsun
Yazar: Selahattin Demirtaş
Yayınevi : Dipnot
Sayfa Sayısı: 244
İlk Baskı Yılı: 2021

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here