Dinin İktidarı İktidarın Dini – Hilafet, Siyaset ve İslâm (750-833) – Nagihan Doğan

“Din ve devletin ikiz kardeşler olması ne Kurânî bir tasvir ne de var olan gerçekliğin izahıdır. (…) Geçerliliğini ve kutsiyetini temel İslâmî kaynaklardan alan ideal devlet şekli olarak gösterilen hilafet de, aslında beşerî ve tarihsel bir müesseseden fazlası değildir. Ne temel İslâmî kaynaklar yeryüzünde tanrısal düzenin garantörü olarak hilafetten söz etmiş ne de din ile siyaset klasik İslâm yazınında sunulduğu kadar iç içe olmuştur. Siyasetin … Müslümanların içtihadına terk edilmiş bir alan olduğu çok açıktır. Bu bakımdan, İslâm toplumlarında din-siyaset ya da din-iktidar ilişkisi, sadece teolojinin değil aynı zamanda ve hatta daha çok tarihin konusudur.”

Bir din olarak İslâm ve onun temsilcisi konumundaki ulemanın siyasete yön verme çabası ile siyasi faillerin dini kendi çıkar ve ilgilerine göre biçimlendirme çabası arasındaki mücadele ve etkileşim…

Nagihan Doğan, Dinin İktidarı İktidarın Dini kitabında, İslâm tarihinde din-siyaset ilişkisinin bu etkileşim içinde belirlenişini tarihsel bir analizle ortaya koyuyor. Dört halife dönemine uzanan dinî-siyasi ayrışmalara, Sünni-Şii hizipleşmesine ve bu hizipleşme içinde Abbasilerin Emevi geçmişini Sünni geleneğe oturtma stratejisine eğilen analiz, sonra Abbasilerin Sünni hilafet doktrinini kendi yönetimlerini meşrulaştıran bir kaynak olarak geliştirmelerine odaklanıyor. Bu vesileyle, Abbasi iktidarının kendi koyduğu “İslâmî yönetim” ölçütlerine ne kadar uydukları da inceleniyor. İktidarlarla ulema arasındaki mücadele ve din âlimlerinin maruz kaldığı baskı deneyimi, kitapta başlı başına ilgiye değer bir fasıl oluşturuyor. İslâm tarihi kadar, genel olarak devletin ve iktidarın tarihine ilgi duyanlara da yoldaşlık edecek bir kaynak kitap.


GİRİŞ
Tarih boyunca bürokratik ve siyasî örgütlenmeye sahip hemen
her toplumda din ile siyaset çeşitli şekillerde ilişkilendirilmiştir. Bunun en önemli nedeni, dinin insan yaşamını düzenleme
ve yönlendirme özelliğiyle siyasî cemaat ve hizipler için oluşturduğu çekiciliktir. Bu olgu bilhassa İslâm dünyası için geçerlidir; zira Müslüman toplumlar, dinî alan ile siyasî alan arasında ayrım yapma konusunda daha az istekli görünürler. Seküler
toplumlarla kıyaslandığında, bugün İslâm dünyasında geçmişte olduğu gibi dine siyasî anlamlar yüklenmesi, siyasî argümanlara sahip dinî cemaatlerin ya da dinî argümanlara sahip siyasî
cemaatlerin oluşması, sosyo-politik hareketlerin dinî bir hüviyetle tezahür etmesi, siyasî mücadelelerin din adına yapılan savaşlar görünümünde cereyan etmesi çok daha olağan şeylerdir.
İslâm siyaset kültür ve düşüncesi görece yavaş sayılabilecek bir
evrim süreci geçirmiş ve bu alandaki tarihsel miras canlılığını şaşırtıcı şekilde muhafaza etmiştir. Yapılan siyasî tartışmaların ve mevcut sorunları çözüme kavuşturmaya yönelik projelerin, geleneksel kavramlardan –devlet yerine hilafet, millet yerine ümmet, savaş yerine cihat, hukuk yerine şeriat– vazgeçmediğini müşahede etmek zor değildir.
İslâm toplumlarındaki güçlü kültürel ve düşünsel devamlılık, pek çok durumda tarihçi ve araştırmacıları İslâm tarihinin
erken yüzyıllarına kadar geri götürür. Özellikle bugün hararetli
tartışmalara sebep olan cihat, siyasî liderlik ve mezhep çatışmaları gibi konular, İslâm tarihinin en erken dönemlerine yönelik entelektüel bir merak gerektirir. Örneğin İslâm toplumunda
Sünnî-Şiî bölünmesinin kökenleri, Peygamber’in vefatı ile birlikte ortaya çıkan meşru liderlik/halifelik tartışmalarına kadar
geri gider. Tarih boyunca İslâm toplumlarında din ve siyasetin
neden bu kadar iç içe olduğu ya da savaşa neden bu kadar kutsal anlamlar atfedildiği sorularına cevap vermek için de o dönemlere, hatta çok daha geriye dönmek gerekir.
İslâm tarihinin ilk yüzyılları üzerine çalışmayı gerekli ve anlamlı kılan başka bir unsur, Müslüman devletlerin demokrasi,
laiklik, ulusçuluk gibi modern siyasî ideolojilere uyum sorununu tarihsel ve sosyolojik olgulardan çok bir inanç sistemi olarak İslâm’ın doğası ile ilişkilendirme hatasına düşülmesidir. M.
Arkoun’un deyimiyle,
İslâm’ı öğretisel ve tarihsel açıdan kabul edilemez bir özgüllük
içine hapsetme eğilimi kendini fazlaca hissettirmektedir. Bunun yanında tüm İslâmi düşüncenin tarihselleştirilmesi gerekirken, İslâm’ın “değerleri” tözleştirilmekte, kutsallaştırılmakta, dolayısıyla tarihsel ve sosyolojik koşullanmalardan koparılmaktadır.1
Gerçekten de bugün üzerine yaygın şekilde din etiketi yapıştırılan birçok düşünce, gelenek ve teori, öğretiyle değil ancak tarihsel olgularla izah edilebilir. Örneğin klasik İslâm yazınında din ve devlet ikiz kardeşler olarak betimlenmiş, hilafet temeli Kur’ân ve sünnete dayanan dinî bir kurum olarak tanıtılmış, adil olmasa bile yöneticiye itaat dinî bir vazife addedilmiştir. Burada hem temel İslâmî kaynakların nasıl algılandığı ve yorumlandığından çok gerçekte ne söylediği –ya da aslında ne söylemediği– üzerinde durulmalı hem de teori ile uygulama arasındaki zıtlığa dikkat çekilmelidir. Din ve devletin ikiz

1 Muhammad Arkoun, İslâm Üzerine Düşünceler, çev. Hakan Yücel, Metis Yay.,
İstanbul 1999, s. 134.

kardeşler olması ne Kur’ânî bir tasvir ne de var olan gerçekliğin
izahıdır. Bu, gerçek hayatta karşılığı olmayan ya da sınırlı bir
karşılığı olan bir temenniden ibarettir. Ama N. Ayubi’nin sözleriyle, “kurgu … tekrarlandıkça daha sonraki kuşaklara sadece
arzulanması gereken bir ideali değil, var olduğuna inanılan bir
gerçekliği ifade etmeye,” başlamıştır.2
Benzer şekilde, geçerliliğini ve kutsiyetini temel İslâmî kaynaklardan alan ideal devlet
şekli olarak gösterilen hilafet aslında beşerî ve tarihsel bir müesseseden fazlası değildir. Ne temel İslâmî kaynaklar yeryüzünde tanrısal düzenin garantörü olarak hilafetten söz etmiş ne de
din ile siyaset klasik İslâm yazınında sunulduğu kadar iç içe olmuştur. Siyasetin; Kur’ân ve sünnetin, hakkında açık ve bağlayıcı kurallar (nass) koymadığı ve bu yüzden Müslümanların içtihadına terk edilmiş bir alan olduğu çok açıktır. Bu bakımdan,
İslâm toplumlarında din-siyaset ya da din-iktidar ilişkisi, sadece teolojinin değil aynı zamanda ve hatta daha çok tarihin konusudur. Elbette İslâm toplumlarını konu alan tarihsel araştırmalarda bir din olarak İslâm’ın iyi analiz edilmesi şarttır. Çünkü araştırmacı, sadece siyaset değil Müslüman toplumların tarihsel serüvenini incelerken nereye odaklanırsa odaklansın
orada muhakkak İslâm’dan bir şeyler görür. Dolayısıyla İslâm
üzerine okumalar yapmadan bu coğrafyaya dair sağlıklı tespit
ve tasvirler yapmak imkânsızdır. Ancak tarihsel koşullar siyasetin işleyişinde dinî ilke ve düsturlardan çok daha belirleyici
olmuş, Müslüman yöneticiler kutsal metinlerden gelen talimatlardan ziyade pratik ihtiyaçlar doğrultusunda hareket etmişlerdir. Bu yüzden, klasik İslâm yazınında ideal devlet ve hükümdara dair karşımıza çıkan kimi tasvir ve düşüncelerin –hilafetin dinî bir kurum olduğu, halifenin/yöneticinin otoritesini Allah’tan aldığı, yöneticilere itaatin ilahi bir emir olduğu– kökenlerini vahiy ve sünnetten çok tarihsel koşul ve zaruretlerde aramak icap eder.
132-218/750-833 yılları ile sınırlandırdığımız erken Abbasi dönemi, böyle bir araştırma için özel bir öneme sahiptir. Bu

2 Nazih Ayubi, Arap Dünyasında Din ve Siyaset, çev. Yavuz Alogan, Cep Kitapları, İstanbul, 1993, s. 28.

nun nedeni, kökenleri daha geriye gitmekle birlikte Sünnî hilafet doktrinine ait birçok düsturun bu dönemde şekillenmesidir.
Abbasiler, 41/661 yılından bu yana iktidarı elinde tutan Emevi hanedanını devirmek için sadece silaha değil aynı zamanda dinsel argümanlarla dolu ideolojik bir propagandaya başvurmuş, sonrasında aynı yöntemi Şiîleri hedef alarak sürdürmüştür. Böylece erken Abbasi dönemi, İslâm tarihinin en yoğun dinî-ideolojik çatışmalarının yaşandığı dönemlerden biri
olmuştur. İktidar, başta Şia olmak üzere varlığı için tehdit oluşturan her hiziple, birçoğu sonradan Sünnî siyaset düşüncesinin
bir rüknü haline gelen ve meşruiyetini dinden aldığı varsayılan
tezler ileri sürerek mücadele etmiştir.3
Öte yandan bu dönem,
hukuk okullarının ortaya çıktığı, şerî hukukun tedvin edildiği, hadis biliminin doğduğu, ulemanın belirgin bir sosyal sınıf
haline geldiği, başkadılık, hisbe teşkilatı, mezâlim mahkemeleri
gibi dinî-siyasî kurumların zuhur ettiği dönemdir. Bu durum,
İslâm dünyasındaki düşünsel, kültürel ve kurumsal devamlılığın gücü dikkate alındığında, seçtiğimiz tarihsel süreci üzerinde titizlikle durulmayı hak eden müstesna bir dönem yapar. Erken Abbasi pratiği, İslâm tarihinin geri kalanı üzerindeki etki
ve belirleyiciliğiyle, sonraki Sünnî devletlerin ideolojik duruş
ve yönetim felsefesini anlamaya yardımcı olacak pek çok unsur
içerir. Nitekim elinizdeki çalışma, İslâm siyaset düşüncesinde
normatif hale gelen, hatta bazen dinî bir düstur olarak takdim
edilen yorum ve çıkarımların tarihsel kökenlerine geri dönmeyi hedeflemiş ve bunun için, tercihten ziyade zaruret olarak erken Abbasi hilafeti üzerine odaklanmıştır. Başlıktan anlaşılacağı üzere amaç, hem din, yani İslâm’ın dönemin siyaset ve siyasetçileri üzerindeki etki ve yönlendiriciliğini hem de siyasetçilerin dinî nasıl algıladıkları ve yorumladıklarını irdelemektir.
Kitap on bölümden oluşmaktadır; çalışma konusu yer yer
kronolojik yer yer tematik bir anlatı sunmayı gerektirmiştir.
Birinci Bölüm’de ilk İslâm imparatorluğunun gerçek kurucuları olan Emevileri yerinden edip Abbasileri iktidara getiren ihtilal sürecinden bahsedilmiş, bunun için önce kökeni ilk dört ha

3 Bu konunun ayrıntılı bir tahlili için bkz. Ayubi, a.g.e., s. 1-46.

life dönemine kadar uzanan dinî-siyasî hizipleşmelere dair kısa bir okuma sunulmuştur. İkinci Bölüm’de Abbasilerin, uzunca bir süre yaşadıkları acıları paylaşıp Emevi hükümetini devirmek için iş birliği yaptıkları ve ama ihtilalden sonra ilişkilerinin bozulduğu Şiîlere karşı nasıl bir politika takip ettiği ve
Şiî imamet doktrinine nasıl karşılık verdikleri ele alınmaktadır.
Üçüncü Bölüm’deyse Şiîliğin gitgide daha marjinal ve tehlikeli hale geldiğini düşünen ehl-i sünnetin bir refleks ve savunma
olarak Emevi geçmişini nasıl Sünnî gelenek içine yerleştirdiği anlatılmış, ihtilalden sonra Sünnî çizgiye daha da kayan Abbasilerin benzer bir gerekçeyle istemeden ve kısmen de olsa bu
teşebbüsü onayladıkları sonucuna ulaşılmıştır. Dördüncü Bölüm’de halife Me’mûn’un kendi oğlu ve akrabaları dururken Şiî
bir imamı veliaht tayin etmesi ve bu kararın arkasındaki olası
sebepler tartışılmıştır. Okuyucu, Abbasilerin kendi yönetimlerini meşrulaştıracak şekilde halife ve hilafet kavramlarına nasıl bir yorum getirdiklerini ele alan Beşinci Bölüm’de, Sünnî hilafet doktrinine dair çok iyi bilinen bazı düşünce ve varsayımların tarihsel kökenlerine dair izahlar bulacaktır. Altıncı Bölüm’de cevabı aranan soru, Abbasilerin İslâmî bir yönetim kurma ve hilafeti özüne döndürme konusunda vaat ettikleri standartları yakalamada ne ölçüde başarılı olduklarıdır. Çalışmada
müstakil bir başlık altında, Abbasi hilafetinin, hâkimiyet alanı
içindeki ve dışındaki gayrimüslim topluluklarla ilgili politikası, bu dönemde İslâm misyonerliğinin devletle ilgili olup olmadığı, zimmi statüsündeki gayrimüslimlerin durumu ve bunların hangi durumlarda tehdit olarak algılandığı, devleti yıkıma
götürecek bir tehlike olarak algılanan zendeka ile neden ve nasıl mücadele edildiği konuları ele alınmıştır. Yedinci, Sekizinci,
Dokuzuncu ve Onuncu Bölümler, hükümetle din alimleri arasındaki ilişkilere ve halifenin dinî otoritesinin sınırlarına dairdir. Bu konu sırasıyla, şerî hukuku tedvin ve tatbik yetkisi, din
alimlerinin siyasete, siyasetçilere ve hükümet için çalışma fikrine bakışı ve Me’mûn’un bir başka sıra dışı kararla dinî bir doktrin üzerinden bir kısım ehl-i sünnet alimini hedef alarak başlattığı kovuşturma (mihne) üzerinden değerlendirilmiştir.

Erken İslâm tarihi araştırmalarında, çoğu bugüne ulaşmadığı
için resmî dokümanlar ve belge niteliğindeki materyaller kullanma imkânı son derece kısıtlıdır. Fakat Ortaçağ İslâm dünyasında tarihçiler, edipler, kâtipler, şairler, fakihler, kelâmcılar ve başkaları, arkalarında çok zengin bir yazın bırakmışlardır. Buradaki asıl sorun, başta târîh ya da ahbâr adı verilen kronikler ve tabakât adı verilen biyografik sözlükler olmak üzere
bazı kaynak türlerinde anlatının, kaynağından ve güvenilirliğinden emin olmanın her zaman mümkün olmadığı rivayetler
üzerine kurulu olmasıdır. Dönemin müellif ve tarihçileri, bu rivayetlere kendi yorumlarını genellikle eklememişlerdir. Bu tercih, müelliflerin nesnellik konusunda tavizsiz oldukları izlenimi yaratsa da, rivayetlerin sahihliğini test etme ve olayların içyüzü ve sebeplerini keşfetme işini bütünüyle okuyucuya yıkmak gibi bir sorun oluşturur. Öte yandan, kaynakların belirli bir kişi, durum ya da olayla ilgili birbiriyle çelişen ya da yazar ve râvilerin insanları belirli şekilde düşünmeye sevk etmek
üzere kurguladıkları rivayetler içermesi sıkça rastlanan bir durumdur. Bu nedenle araştırmacının, olup bitenlere ve bunların
gerçek sebep ve sonuçlarına dair anlamlı ve tutarlı bir açıklama
getirmeye çalışırken kaygan bir zeminde hareket ettiği hissine
kapılması ve kendine rahatsız edici bir sıklıkta “acaba” sorusunu sorması kaçınılmazdır. Onun, yazıp çizdiği şeylerin belirli bir kısmının varsayımlardan ibaret olduğunu bilmesi ve bunu itiraf etmesi gerekir. Şüphesiz başka araştırmacılar elinizdeki kitabın eksik yönlerini tamamlayacak, yazarın olası hatalarını düzelteceklerdir; ama yazar, okuyucuya Müslüman toplumların tarihindeki en tartışmalı konulardan biri olan din-siyaset
ya da din-iktidar ilişkisi hakkında birtakım tatmin edici izahlar
sunabilir ve yeni sorular sordurmayı başarırsa kendini amacına ulaşmış sayacaktır.

KÜNYE
Dinin İktidarı İktidarın Dini
Hilafet, Siyaset ve İslâm (750-833)
Nagihan Doğan
İletişim Yayınları
1. baskı – Eylül 2021
336 sayfa

İÇİNDEKİLER
TEŞEKKÜR ………………………………………………………………………………………………………………………. 7
KISALTMALAR ………………………………………………………………………………………………………………. 9
NOT …………………………………………………………………………………………………………………………………..10
KRONOLOJİ ……………………………………………………………………………………………………………………11
ŞECERE…………………………………………………………………………………………………………………………….14
GİRİŞ ………………………………………………………………………………………………………………………………..17
BİRİNCİ BÖLÜM
ED-DA‘VETÜ’L-‘ABBÂSİYYE:
EHL-İ BEYTİN İMAMETİNE ÇAĞRI…………………………………………………………………… 23
İKİNCİ BÖLÜM
İHTİLAL SONRASI ŞİÎ MUHALEFET
VE MEŞRUİYET TARTIŞMALARI………………………………………………………………………….43
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
EMEVİ GEÇMİŞİNE YAKLAŞIMLAR …………………………………………………………………. 83
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
ŞİÎ İMAM ALİ ER-RIZÂ’NIN VELİAHTLIĞI
VE BAĞDAT MUHALEFETİ…………………………………………………………………………………..105
BEŞİNCİ BÖLÜM
HALİFE VE HİLAFET……………………………………………………………………………………………… 139
ALTINCI BÖLÜM
HİLAFETİN DİNSELLİĞİ BAĞLAMINDA
EMEVİLERDEN ABBASİLERE GEÇİŞ………………………………………………………………..177
YEDİNCİ BÖLÜM
KÂFİRLER, ZİMMİLER VE ZINDIKLAR…………………………………………………………..193
SEKİZİNCİ BÖLÜM
“YASAMA” VE YARGI…………………………………………………………………………………………….217
DOKUZUNCU BÖLÜM
ULEMA İLE İLİŞKİLER …………………………………………………………………………………………… 249
ONUNCU BÖLÜM
MİHNE: EHL-İ HADİSİN BÜYÜK İMTİHANI………………………………………………..275
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ………………………………………………………………………….. 305
KAYNAKÇA………………………………………………………………………………………………………………….311
DİZİN……………………………………………………………………………………………………………………………. 330

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here