Enver Gökçe Üzerine – Sevim Belli

Enver Gökçe üzerine daha önce bir konuşma yapmıştık, duymuşsunuzdur. Arkadaşlar yeniden konuşalım istediler.

Konuşalım bakalım ne diyeceğiz!

Biliyorsunuz ben şair değilim, şiir eleştirmeni de değilim. Edebiyat tarihçisi hiç değilim. Ne var ki Enver Gökçe ile ortak yanlarımız var. En başta geleni yaşamlarımızın belli bir anında aynı kaderi paylaşmış olmamız. 1951 Türkiye Komünist Partisi tevkifatının hükümlüleriyiz ikimiz de. İkimiz de Harbiye Askeri Cezaevi’nde yıllarca yattık. Sansaryan hanın hücrelerine kapatıldık.

Anı mekânları paylaştık ama kişisel yakınlığımız, yakın arkadaşlığımız olmadı. İnsan olarak, şair olarak onun yaşamının ayrıntılarını pek bilmem. Anı anlatmayacağım size.

Bilirsiniz, anma konuşmalarında anılana övgüler düzülür genellikle. Bu bir kadirşinaslık borcudur bir bakıma. Ama ben övücülükte, parlak sözler bulmakta pek yetenekli değilimdir. Hep abartıyormuşum, biraz da kendimi övüyormuşum gibi gelir.

Burada, gene bizimle aynı davada hüküm giyen Orhan Suda’nın, Enver Gökçe hakkındaki birkaç tümcesini aktaracağım size:

? Enver Gökçe, harabelerde açan çiçeklerden güller devşiren bir devrimcidir… Ne çıkış noktasında ne de sonraları popülist şiirin kıyısından bile geçmemiştir… Kendi başından geçenleri, mızmız bir sesle, kendi kendine anlatan, sigaralı, rakılı, bol sıkıntılı ya da popülizmin batağına saplanmış sözde devrimci şiirler onun kitabında yer almaz… O, bir mihenk taşıdır şiirimizde…? diyor Suda.

Enver, Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin Çit köyünden gelmiş Ankaralara, ama bir yanıyla hep oraların çocuğu olarak kalmış. Kısa-orta arası boyu, gür kara saçları, esmer teni, hafif öne çıkık kuvvetli alt çenesi, kalın çerçeveli gözlükleri ve tıknaz küt yapısıyla bir Anadolu çocuğu.

Enver, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşı sonrası Anadolusunun çocuğu, yirmiler kuşağından. Anadolu’nun yoksulluğunun ve yoksunluğunun son kertesini yaşamış. Ve unutmamış. Anadolu insanını türküsüyle, ezgisiyle, yiğitlemeleri, güzellemeleri ile, tüm deyişleri ile kucaklamış ve öylesine sevmiş. Kendi insanının acılı kaderinden bireysel planda kurtulmayı amaçlamamış. Kaderini kendi insanlarının kaderinden koparmamış. Halkına olan borcunu yadsımamış. Ve halkın kaderinin değiştirebilirliliğinin, hep birlikte değiştirilebilirliliğinin sezgisine varmış. Bu kaderi değiştirmenin yolunu aramış. Bulmuş da. Marksizmin kuramını öğrenmiş. Giderek teoriyle pratiğin ayrılmazlığı bilinciyle mücadelenin zorunluluğu inancına varmış ve işte TKP içinde böyle bir mücadeleye baş koymuş.

Dağda
Dağ
Yüzü
Yok?
Ekinlerde
Ekin
Demir
Değnek
Demir
Çarık
Gezersin
Kimbilir
Yürekteki
Sevdayı?
Hay
Kardaş
Görklü
Kardaş
Kurt
Ne
Bilsin
Akar
Su
Ne
Bilsin
İnce
Belli
Karınca
Ne
Bilsin
Bu
Hayat
Bu
Zulüm
Toprağının
Kararmış
Zühresi
Ay’ı
Bentleri
Yıkar
Su
Kısrağa
Aşar
Aygır
At
Yaşamak
Değişir
Yaşamak
Ölümden
Üstün
Sadece
Unutma
Sen
Şu
Bitmeyen
Kavgayı

Enver Gökçe, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde öğrenci, kırklı yıllarda. Bu yıllar İkinci Dünya Savaşı denen yangının dünyayı kasıp kavurduğu yıllardır. Hitler nazizmi, Mussolini faşizmi, tüm dünyada, 40ların yurtsever gençlerini eğiten, onlara faşizmden, onun ağababası emperyalizmden nefret etmeyi öğreten önemli ve büyük bir derstir. Onlar, bu yurtsever gençler ilk derslerini böylece alırlar. Türkiye aydın gençliğinin azımsanamayacak bir kesimi bu dersi kavramış,
demokrasi, hümanizm, anti-emperyalizm, enternasyonalizm ve hepsini içeren sosyalizm uğruna mücadele yolunu seçmiştir. Enver’in 39 Harbi diye isim koyduğu şiirinden bir pasaj şöyle diyor :

Çıksam, çıksam dağ olsa da yücesine
Duyar mıyım, duyar mıyım top seslerini
At boynundan aşan yiğidim
Şu terkedilmiş toprak
Şu yanan köy
Şu devrilmiş araba
Şu tank altındaki
Senin sevdiklerin mi?

Kömür işlenirdi,
Kalem oynardı, yol döşenirdi,
Güneşe selâm durulurdu,
Her gün başında
Varsam görsem
Görsem her şey yerli yerinde mi?

Sana düşman oldum
939 harbi
Beni dostlarımdan ettin,
Beni mahzun ettin
Sefil ettin
Şair ettin!
Sana bin teşekkür
Büyük ızdırap
Bana sevmeyi
Bana hakikatı
Bana insanları öğrettin.

Bu duygular zamanın ilerici, giderek komünist gençliği için bir genellemedir diyebiliriz. Burada da anlatılmak istenen İkinci Dünya paylaşım savaşı, insanlığın faciasını bizim uşağımızın bilincine kazımıştır.

Ben Enver’in adını ilk kez, sanıyorum, ?Dil-Tarih Olayları? diye bilinen olaylar dolayısıyla duydum. Hitler ordularının ilk fütûhatlarından (zaferlerinden/işgallerinden.CD.) yüreklenip şımaran Türkiye faşistleri, Dil ve Tarih’te (Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde.CD.) olay çıkarmışlar, bizzat üniversite rektörünü hırpalayacak kadar ileri gitmişlerdi. Gerçi, ilerici ve sosyalist gruptan derslerini aldılar ama haklarında dava açılanlar, günlerce gazetelere sayfalar dolusu malzeme oluşturanlar bizimkiler, yani solcular oldu.

Bu gençler, Ankara’da ilerici bir gençlik birliği kurmuşlardı. Enver gökçe, Ahmet Arif, Arif Damar, Hayati Tözön, Nuran Ertan, Melahat Türksal, Sıdıka Umut (Su), Asım Akşar ve Şevki Akşit. Hepsi bu birliğin çevresinden. Şevki Akşit, politik olarak hepsinin elebaşısı. Şevki ile Enver yakın arkadaşlar, adları birlikte anılıyor. Şevki’yle Enver deniyor.

Şevki kendisi, hiç şiir yazmadı sanıyorum. Ama müthiş bir şiir anlayışı, gelişmiş bir eleştiri ve seçme yeteneği vardı onda. İyi şiiri kokusundan anlardı sanki. Duygulu, kül yutmaz, üstünkörülüğe pabuç bırakmaz bir adamdı. Hep veren, uyaran, dolayısıyla öğreten bir adamdı. Türk şiirinde hala en büyüklerden sayılan, Ahmet Arif, Enver Gökçe ve sonra Arif Damar’ın ve gene bir şiir uzmanı olan Asım Akşar’ın hep bu grupta toplanmış olmaları bir raslantı olamaz.

Bu gençlerin hepsi o zamanlar Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde kümelenen ilerici öğretmenlerin öğrencileri idiler. Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Muzaffer Şerif’in öğrencileri idiler. Türkiye’nin ve dünyanın toplumsal-siyasi koşullarına duyarlı olan bu gençler bu hocalardan feyz aldılar, ?start? aldılar. Bunu unutmamak gerekir.

Sonra, bu hocaları çil yavrusu gibi dağıttı rejim. Kürsüleri ellerinden alındı. Ülkemizin değişmez kaderi bu sanki. Hiç değilse şimdiye kadra değiştirilemeyen bir kader.

Edebiyat üzerine, şiir üzerine, Ahmet Arif ve Enver Gökçe üzerine yazı yazanlar, Enver Gökçe’nin Ahmet Arif’in şiirini hazırladığını, ona öncülük ettiğini söylüyorlar. Yani Ahmet Arif, Enver Gökçe’den etkilenmiştir diyorlar. Böyle özel bir etki iddiasına katılmıyorum. Herkes herkesten hatta ters yönde gidenden bile şiiriyet olarak etkilenir. Tersine etki de olsa etkilenir. Ama Ahmet Arif, ?Kendi göbeğimi kendim kestim, kasaba minnet etmedim? diyesiymiş. Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım. Diyalektiğin inkarıdır bu. Ayrıca da ayıptır. Ahmet Arif’in notunu düşürmüştür bence.

Enver, bunu şöyle yanıtlıyor : ?Ben hayatta kimseye akıldanelik etmedim (akıl vermedim.CD.)… Ahmet Arif, bugünkü yerine kendi yetenekleriyle oturmuştur. Hiçbir şey bu gerçeği örtbas edemez. (Ancak.CD) ‘Kendi göbeğimi kendim kestim kasaba minnet etmedim’ dediğine göre, kendisini airet töresine bu kadar bağlı sayan ve bunu ballandıra ballandıra bir marifetmiş gibi söyleyen Ahmet Arif’e sorarım, ‘Aç zulanı, göster restini. Gökten zembille mi indin ? He canım, sen getir üstünü’?.

He canım, sen getir üstünü !?. Enver haklı ve de bu deyişini seviyorum. Taşlama tekniğine göre bunu ardından, ?Aldı Ahmet Arif, bakalım ne dedi ?? gelmeli. Bilmiyorum. Herhalde birşey dememiş. Rastlamadım. Ama bu, Ahmet Arif’in şiirini daha çarpıcı bulmamıza engel değil. Keza Enver’inkini de daha evrensel.

Derinliklerden çıkartılmış sürprizlerle doludur şiir bence. ?Boynuz sonra gelir, ama kulağı geçer? denilmiştir. Ama boynuzun kulağı geçmesi, daha göze çarpar olması kulağın değerini hiç de azaltmaz. Aslında şiir, bir duygulanım, bir çağrışımlar yaratma işidir. Hangisi bende daha yoğun titreşimler yaratıyorsa onu severim. Hatta bazen onu, bazen ötekini severim… Karşılaştırmayı, hele ki yarıştırmayı gereksiz hatta yanlış bulurum.. Üstelik ikisi de aynı canlı varlığın organlarıdırlar. Ahmet Arif de, Enver Gökçe de aynı verimli topraklarda boy verip yeşermişler, aynı vasattan beslenmişlerdir. İkisinde de insan sevgisi, halk sevgisi egemendir.

Evet, hiçbir şey Arif’in Enver’den, Enver’in de Arif’ten etkilenmesinin olabilirliğini, hatta kaçınılmazlığını ortadan kaldıramaz. Gerek Enver, gerek Arif ve de Arif Damar daha önce söylediğim etkenler yanında yaşama bakışlarında, politik görüşlerinde, Şevki Akşit’ten de büyük yardım görmüşlerdir.

Bazı insanlar, bazı dostluklar, birliktelikler sadece var oluşlarıyla kendilerinin bilinçli ve etkin bir çabası olmasa bile gene etkili olurlar. Bazı insanları sadece tanımak bile insanı zenginleştirir. Hem de pek çok bakımdan. Bunu yadsımak olası değildir. Etkilenmemek marifet değil bence de, Enver’in dediği gibi.. Tersine iyi etkilerin peşinde koşmalı, onları arayıp bulmalı insan. Yanlış olan, yaratıcılıktan uzak, katkısız taklitçiliktir.

Beri yandan, bu adını andığımız şairlerin hepsi sanatlarında, ozanlıklarında ve de dünya görüşlerinde en başta, Nazım’dan etkilendiler. Zaten kendisi, şiir yazsın ya da yazmasın, Nazım’dan etkilenmemiş bir solcu yoktur Türkiye’de. Hele bizim kuşağımızda. Nazım Türk şiirinde hatta edebiyatında çığır açan adamdır. Şiirin konusunu ve gündemini değiştirmiştir. Ve bu içeriğe uygun biçimi yaratmıştır. Şiirimize yepyeni bir soluk getirmiştir.

Enver’in soluğu da bir başka türlü sevecendir. Yoksulluğu paylaşmışlığın kucaklayışı vardır onda.

Enver, Anadolu köylüsünün yoksulluğundaki şu alçak gönüllü özlemi nasıl alçak gönüllü bir yalınlıkla dile getiriyor, bakın :

Yan binmişsin eşeğe
Kasketi de yıkmışsın afili
Kaşın üstüne.
Bir günün beyliği beylik
Aldırma sat anasını;
Olmasa da olur
Mükeyyifat?tan sayılır
Gaz, tuz ve şeker.

Hadi sür
Paçanın kokusunu aldı seninkiler!
Küçük Yılmaz bekler şehir ekmeği
He oğul, he!
Senin de şanın var
Hadi şöyle gir de köyden içeri
Ayaklarını sallaya sallaya,
Bozkulağı anırta anırta
Ko desinler Şahmaran’ın bağı var!

Nazım’a ayak uyduramayanlar silinip gitmiştir şiir dünyasından. Ama onu yolundan yürüyenlerin bir çoğu da, Nazım taklitçisi olarak kalmışlardır. Enver, onlardan değildir. Ahmet Arif de değildir. Onlar, kopyacı-taklitçi değildirler. Önemli olan budur. Önemli olan yaratıcı bir etki almak, doğru ve güçlü bir ?start? almaktır. Ve kendi sanat kişiliğini yaratmaktır. Başka türlüsü olamaz.

Ben sevici, sert ve delişmen…
Ve hürlük kardeşlik çırasını
Kendi hissemce götüren insan.

Sadece Nazım’ın şiirinden de etkilenmediler elbette. Şairi şair yapan kültür birikimleridir, yaşadıklarıdır. Bunu içine herşey girer.

Nitekim Enver’i de Enver yapan, bir bakıma, dünyanın kalbur üstü şiiriyle tanışmış olmasıdır. Anadolu yaşamının bütün şiirselliğini, ta en eski destanlarından bu yana Anadolu kültürünü içine sindirmiş olmasıdır; o kültürün günlük alelade deyişlerini şiirselliğini kaybettirmeden kendi şiiri içine oturtabilmiş olmasıdır. Şiir diye küçük Anadolu kasabalarını alt alta sıralamak yürek ister. Ve sıralamaya ritm ve şiirsellik katabilmek beceri ister. Ama bu dürtüye ulaşmak da, daha önce sevgi ister, bir birlikte yoğrulmak ister. Ben kendi hesabıma Enver’de en çok bunu seviyorum. Bu kadar basitte derini bulmak, öznelde evrensele ulaşmak, derinlemesine özümsenmiş bir kültür ve doğru kavranmış bir dünya görüşü gerektirir. Ve de bilimsellik…

Bilimsel dünya görüşü deyince, bakın şimdi :

Ve döne döne ateş
Döne döne madde
Gökler yarıla dürüle
Dağlar savrula devrile,
Kırıla döküle yıldız
Sular evrile çevrile
Döğüşe döğüşe madde
Değişe tokuşa madde…

Bir uzay filmi, bir bilim-kurgu filmi seyreder gibi capcanlı, sinematografik. Hele şu, ?Dağlar savrula devrile?… Bu, tasarım gücü, imgelem gücü ister. Ya Türkçenin güzelliği, ifade gücü. Bu satırları kolay kolay başka dile çeviremezsiniz. (Çevirebilseniz de..CD) Asla bu tadı bulamazsınız. Diyalektik materyalizmin oluşum ve evrim kuramını böyle yalınlaştıramazsınız. Ve aynı zamanda o baş döndürücü, o duraksamasız devinimi duyumsatamazsınız.

İşte Nazım’ın mirasçıları, diyelim, içinde, bu dünya görüşünü kavrayarak ve gerçekten benimsemiş olanlar onun taklitçisi olmaktan kurtulabilmiş kendi şiirlerini yaratmışlardır. Çünkü tıpkı Nazım’lar, Neruda’lar, Aragon’lar, Mayakovski’ler gibi onlara da esin veren aynı kaynaklardır. İnsan sevgisidir bu. Sağlam bir dünya görüşü ile bilinç ve derinlik kazanan hümanizmadır. Onun için büyük olabilmişlerdir bu büyük dediklerimizin hepsi.

Çünkü onların hepsi, insanı insan yapan özün sömürülüp yok edilmesine, insanı kul eden sisteme başkaldırdılar. Öfkenin şairi oldular. Öfkeleri insanoğluna duydukları sevgiden kaynaklanıyordu. Sevgiye dayanan öfke kötüyü kaldırmayı yeniyi, iyisini getirmeyi yani değiştirmeyi hedefler. Ve değiştirme özlemi ve kararlılığı umudu yaratır. Onların hepsi inançla beslenen umudun şairleridir.

Yarına inanan, geleceğe güvenen ozanlardır onlar.

İyimserdirler. İyimserliğin ozanıdırlar. Çünkü iyimserlikleri insanoğlunun yaratıcı mücadelesine inançtan, yani örgütlü, disiplinli mücadele perspektifinden güç alır.

Çünkü onlar bireyin, bireyciliğin çerçevesini kırmış, özgülü tiplerken bile evrenseli arama, yakalama ve bize duyumsatma gayreti içinde…kısacası, tüm insanlığı kucaklama yeteneğine sahip olmuşlardır, hangi dilden konuşurlarsa konuşsunlar.

Enver’in şiirlerini 43-48 yılları arasında, ilerici yayın organlarında yayınlamaya başladığını biliyoruz. Ama benim o zamanlardan bilinçli bir tanıklığım yok Enver’in ozanlığı hakkında. Ancak şunu söyleyeceğim, Enver’in kısa pasajlarını bizler, hepimiz, sanki her zaman, hep bilirdik gibi bir duygum var. Bu, onun şiirinin evrenselliğinden gelir. Örneğin, ?Ölüm, adın kalleş olsun !? gibi. Yahut :

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim,
Gel aslanım Mamak’tan
Erzincan’dan Kemah’tan
Düşmanlar selâm ister
Gözden, gezden, arpacıktan!

Bu, mücadeleye davettir. Duyarlı kulaklara ulaşır. Nitekim ulaşmıştır.
Ve sonra :

Sizlere selâm olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller!

ve,

Entertipler, rotatifler, bobinler!

Şiirde bunlar heyecen verici şeylerdi o zaman. Entertiplerin, rotatiflerin işleyişlerindeki tıkırtıyla modern zamanların bireyi ezen temposunu kulaklarımızda çınlatmıştır, bunu anımsıyorum. Şarlo’nun, Modern Zamanlar filmi gibi örneğin.

Enver, daha öncesini bilmiyorum, fakat hapiste iken Neruda, Aragon gibi büyük ozanların şiirlerini Fransızcadan Türkçeye çevirmiş ve onları arkadaşlarına tanıtmıştır.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, halk türküleriyle haşır neşir olmuştur. Üniversite bitirme tezi olarak hazırladığı, Eğin Türküleri araştırması değerli tutuluyor ve kendi konusunda bir öncü sayılıyor.

O ilk yıllardan sonra uzun bir suskunluk var Enver’in yaşamında. İçeride, yani 1951-58 arası yazdıklarından pek az bir bölümü kalmış elde. Ondan sonraki yıllarda da fazla birşey bırakmadı bildiğim kadarıyla. TKP sabıkalılarının, yani bizlerin (hapishaneden gizlice.CD.) çıkardığımız, ?Türk Solu? dergisine verdiğimiz birkaç şiiri var.

Uyan Alim, şöyle :

Yıllardır susmuşum lâl
Yanım yörem Tepegöz, Şahmaran!
Yürek çın çın eder ama,
Erdemli ve yiğit
Bir gerilla bıçağıdır, çatal
Derman sorar kurda kuşa derman!
Dağlar gül gülistan içinde
Al al !
Bir ben kalmışım
Rüsvay, malamat, üryan!
Adı görklü Marx yadıma düşende,
Uyan derim Alim
Uykudan uyan!

Bu, bana kalırsa ta kendisidir. Marx, aklıma düşende diyor. Hem de Türkiye insanıdır. Bireysel ve toplumsal, yani evrensel.

Enver genç yaşta, henüz gerçekten verimli olabileceği çağa gelmeden hapse düştü. Az çok aklı başında olup da hapse düşmeyeni var mı Türkiye’de?…evvel ahır, diyeceksiniz.

Enver, teori ve pratiğin birlikteliğini iyi kavramıştı; daha önce de belirttiğimiz gibi, kavganın ozanıdır o. ?Dost Dost İlle Kavga?, örgütlü mücadelede yerini aldı. Bunun bedelini biliyordu :

Uğruna çekilen,
Derttir, mihnettir
Senden yana olduğumuz sebeptir…

diyor. Ahmet Arif’in, ?Uğruna Prangalar Eskittim? demesi gibi.

Ama o, mücadelenin entellektüel-şiirsel yanına fazla dalmıştı belki, bilmiyorum. Öyle de değildi aslında. Belki de toplumsal ilerlemedeki gerekirciliği fazlaca ya da pasifçe kabullenmişti. Acaba diyorum, diyalektik-spiral ilerleme bilgisi, ?geçici bir yenilgiyi? fazla önemsememe tutumuna mı itti onu ? Örgütsel ve kişisel planda tutulmuş olan bir mevzii terketmemenin, geri çekilmemenin önemini gözardı etti belki. Her neyse…bilemiyorum. İnsanoğlunun iç dünyasını yorumlamak çok güç elbette. 51 tevkifatında ifade verdi, yani, ?konuştu? dediğimiz tutuma girdi Enver. Buna pek fazla birşey diyemiyorum. Çok karmaşık etmenler belirliyor insanoğlunun davranışlarını, hele bu gibi olağanüstü koşullarda.

Ama bundan sonrasını pek de bağışlamıyorum. Genel kanıya göre Enver, can yoldaşı Şevki Akşit’in ölümlerden geçerek bir kahraman gibi Emniyet’ten cezaevine gelişi karşısında bir eziklik duydu. Bu kıskançlık değildir. Derinden, hem de kendi kendisince yaralanan insanın ezikliğidir, beli bükülmüşlüğüdür. Ve utançtır. Olasılıkla hem bağışlamasızlık hem de bağışlanma bekliyordu. Bu iç çelişki onu yıprattı. Bu gibi durumlarda çevrenin etkisi pek fazla olamaz. Gıllıgışsız, duruca gözünün içine bakamaz oldu arkadaşının. Elbette, bunu da kendine yakıştıramadı, anlaşılan. Onuru kırıldı. Muhakkak ki acı çekti. Davası, kendi kendine de olsa dürüst bir özeleştiri ile bir üst bilinç düzeyine sıçramaktı. Bunu da sanıyorum herhangi bir sebeple, bağışlanmamak korkusuyla yapamadı belki. Hapishanede kendine güvenini tazeleyebileceğin büyük edimlere pek olanak yoktur. Zaman geçtikçe acı, zehirleşir. Ve ne yazık ki acısını okşayarak gidermeye çalıştı Enver, gitti, poliste zayıf davrananlardan oluşan Zeki Baştımar ve yandaşlarının sözüm ona muhalif grubuna katıldı. Bir süre kaldı da onlarla. Daha da dönülmez yollara saptı böylece. Sonradan geri dönmüş de olsa kendi kendini bağışlayamadı. Ve sanıyorum, dünyasına küstü. ?Biz hapiste gürül gürül yatardık, yılan çıyan içinde? diyen adama bunu yakıştıramıyorum. Oysa her zaman adı çevresinde bir saygınlık vardı. Bildiğim kadarıyla arkadaşları ona karşı itici, dışlayıcı olmadılar. Tersine ! Ama bu yetmedi anlaşılan. Kendi kabuğuna çekildi. Kendisi çekildi.Kuşkusuz çok acı çekti, çok sıkıntı çekti.

Onun için, arkadaşları Enver’i aramadılar, yalnız bıraktılar yolundaki eleştirileri haksız buluyorum. Huzurevi’ne gelince. Enver orada tedavi görmekteydi, özel odası vardı, evi gibiydi. Rahattı ve hoşnuttu, bunu konuşmuştuk kendisiyle. İlgi ve yardıma ihtiyacı olan tek arkadaş da Enver değildi.

Eh, kendi kendisiyle barışık olmayan büyük şiir yapamaz herhalde. Enver, yücelikleri dile getirmeye hakkı olmadığını da düşünmüş müdür acaba? Yoksa ateşi mi küllenmiştir? Yoksa, Türkiye’de hiçbirimiz için kolay olmayan mahpusluk sonrası koşulları belini mi bükmüştür?

İşte Enver, bir anlamda kendi kendini cezalandırarak Türk dilinin en usta yeteneklerinden birini köreltti böylece. Yazık oldu ona da, Türk şiirine de. Bıraktığı kadarıyla yetinmek zorundayız şimdi. O da, hala esin veren bir değer, elbette.

Ama bunu ayıbı sadece, işkencelerle, hapishanelerle, en iyi yurttaşlarına kan kusturan, onların tüm yaşamlarını zehir eden baskı rejiminedir. İnsanları en acımasız ve aşağılatıcı yöntemlerle inandıklarını inkâra zorlayan, yakınlarını, sevdiklerini, tüm kutsal bildikleri değerleri karalamaya, yalan yanlış ifadelerle onlara ihanet etmeye zorlayan ve kendi kendilerine yabancılaştıranlar, kişilikleri parça parça etmeyi bir marifet sayanlar utansın bundan.

Elli yıl sonra hala bunları daha da birikmiş acılarla konuşmaktan kendimiz ve ülkemizi kurtaramadığımız için, ?biraz da? biz utanmayalım mı?

Yazan: Sevim Belli /Röda Rummet-Stockholm, 15.03.2000

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Tolstoy’u sabah 5’te uyandıran disiplinli yaşam kuralları

Kapat