Ergani Yürüyor – Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

Ergani?den ve Tarihten Bir Yaprak
« Kuzeyinde Makam Dağı vardır. Dağın beyazımtırak ve saydamsı çiçekleri yükseklerden ovayı seyrederler. Ovada göz alabildiğine uzayıp giden gelincik tarlaları bütün cografyayı kızıla boyar. Sağ kol üzerinde, dipte, iyi bakın, işte Hilar Çayı… Tarih burada doğdu. Evet burada. Solda, anayol üzerinde bir köy… sonra bir tane daha…Tam önümüzde evleri ağaçlı avlularda kayıp şipşirin kasabamız : Dört mahallesi birbirinden farklı. İşte Ergani.

Ergani ortak hafızamızın, ortak tarihimizin en güzel sayfalarının yazılı olduğu defter-i kebirlerden biridir. Birinci coğrafyamızdır. Tozunu hala duyumsadığım küçeleriyle, elma, armut, dut, incir, erik, badem, ceviz ve kiraz ağaçlarının çömertliğiyle anımsadığım şirin kasabamız. Bağ bozumu zamanını, üzümünü, pestilini, sucuğunu, pekmezini asla unutamadığım ve unutmayacağım memleketimiz. Kimliğimizin oluşmasında temel taşları ören kasaba. Unutulması nâ-mümkün. Fırına bizzat götürdüğüm güveçin tadı damağımda. Sabah sabah yenilen sarı ve yamuk kavunun, buz gibi Diyarbakır karpuzunun, peynir ve fetir ekmeğin, tap taze kaymağın, parmak yalatan balın, demli çayınkiler de… Ganime Anamın mübarek ellerinin eseri mercimek veya tarhana çorbası, çiğ köfte, meftune, maden köftesi, çeşit çeşit dolmalar, sarmalar ve hepsini saymadığım bir içim su yemeklerimiz. Malatya güllerimiz. Kendi kendine özgür, başlıbaşına bir alem çiçeklerimiz. Kimi sadece bu topraklarda bulunan türden. Böcü börtüsünü ve kuşlarını saymıyorum. Akrepleriyle ünlü kerpiç evlerimiz. Kerpiç evlerimizde kimi zaman geçmişiyle içiçe yaşayan nenelerimiz, dedelerimiz, bibilerimiz, teyzelerimiz, amcalarımız… Renklerine aşık olduğumuz kekliklerimiz, taklacı güvercinlerimiz, uslu uslu oturan, bize ve dünyaya korkak korkak bakışan tavşanlarımız, serçelerimiz kimini av tüfeğile « indirdiğimiz »…
Ergani : Çocukluğumuzun rüyalarının süslendiği, ilk gençlik günlerimizin hayallerinin, ütopyalarının boy verdiği kasabamız. Aşık olduğumuz ama aşkımızı ifşa edemediğimiz sevgililerimizin diyarı. Diyarıbekir?in en şirin kasabası. Piran?a iki adım. Seslensen Şeyh?in torunları duyacak. Uyanacak anılar. Ve Tarih ayaklanacak. Tarih unutmaz çünkü. Alır an(ı)larımızı ve saklar. Kendi çocuklarına sunmak için. Zaman zamanının gelmesini bekler. Ve işte burada kardeşlerim bu kasabada herkes tarihi yerini alır. Herkes burada anını ve anılarını seçer. Sıraya burada girilir. Halaya burada durulur.

İşte Makam Dağı?na doğru çıkarken, hemen eteklerine yayılmış Narlık : Evden kaçıp kaçıp sığındığım « cennet » : Bağı, bahçesi, gözesi ve bostanıyla kollarını açmış. Sarıp sarmalayacak yine. Kuş seslerini, kardeşlerimin ve akrabalarımın türkülerini ve çocukluk seslerimi duyuyorum. Davul ve zurnadır bu. Tilililer de geliyor. Yaklaşıyor gelin alayları… Amcam Halil Güzel, eşi ve çocuklarının çağırılarını, masallarını, hayat hikayelerini duyuyorum. Çoşuyorum. Çoşkum dağları taşları deviriyor. Yaz günlerini ve hele gecelerini burada geçirdim, amcamlarda. Ve bilhassa Ali Abemle. Ali Güzel?le. Bizden birkaç yaş büyüktü ama hep bizimleydi. Kuş avlarında. Meyve toplamalarında. Yılan derisi aramalarımızda, yılanları sıkıştırmalarımızda… Çocukluk filan önemli değil. Önemli olan anıları paylaşmak. İşte bugün tam da oradayız. Paylaşmakta. Kardeşçesine.

Zaman sadece çocuklukla geçmiyor. Geçmedi ne iyi ki. Çocuk çoçukken çocuk olduğunu bilmez. İlk gençlik yıllarında bile henüz ne olduğunu anlamış olmayabilir. Ama bizde öyle midir ? Değildir. Ve bir gün hayat, bütün sorunları, bütün renkleri ve bütün acıları ve tatlarıyla çıkagelir. Yaş maş hiç önemli değil. Geri çekilemezsiniz. Geri çekilmek kitabımızda yoktur çünkü. Karşı durursun ve sınıfı geçersin. Başka çaresi yoktur bunun. Bizim köy, kasaba ve kentlerimizde, bizim memleketlerimizde. Bunun ismidir işte « adam olmak ». Hayatı geldiği gibi almak, derleyip toparlamak ve şaşırmadan yola çıkmak.

Kimi anlarımız ve anılarımız biraz daha önemlidir diğerlerinden. Bunun nedeni de pek bilinmez. Hafızanın seçici olduğu söylenir ve yola devam edilir. Ne pahasına olursa olsun. Zaman kendi içinde durmaz, zaman akıp geçerken kimi an(ı)larımız silinmezler zamanın ısrarına rağmen. Onları alır ve saklarız. Alır ve saklarız zamana inat. Kişisel tarihimiz ve giderek ortak tarihimiz böyle oluşur. Kişisel tarihimiz ortak tarihimize, kişisel hafızamız ortak hafızamıza ancak böyle dönüşebilir. 21. Yüzyıl hafıza yüzyılı olmaya aday : Hafıza ve ortak hafıza ya yitirilecek (hafıza kaybına ilişkin hastalıklar gündemde nitekim) ya yeniden tarihi kaynak biçimine dönüşecek. Dönüştürülecek. Televizyonların aralıksız, kesintisiz görüntüler, görüntüler ve yine görüntüler saldırısı, şelalesi, kasırgası, tsunamisi yani kısacası kardeşlerim sürekli hücumu karşısında bırakın dün gece ne yediğimizi anımsamayı, biraz önce ne söylediğimizi bile unutma tehlikesi önünde, bizim, herkesin ve İnsanlığın en önemli meselesi artık hafızanın ve ortak hafızanın korunmasıdır.

Bunun yollarından biri anılarımızı, o bir türlü geçmeyen, geçemeyen ve zamanın onca ısrarına rağmen silinip süpürülemeyen anılarımızı paylaşmamız olabilir. Ya anlatacağız, eğer yazmasını bilmiyorsak. Ya da yazacağız. Böylece anılarımız ve yaşadığımız anlarımız kalıcı olabileceklerdir. Kalıcılaşacaklardır. Zamanın sıkı rüzgarına karşı durabilecekler, gelecek kuşakları karşılayabileceklerdir. İşte o an T büyük harfle Tarihimize sahip çıkmış olacağız. İşte o an tarih bizim tarihimiz olacaktır. İsmini de artık toplumsal tarih koyabileceğimiz bir tarihtir bu. »

İşte bu kitapçıkta anlattığım dört günün öyküsü böyle bir tarihin parçalarındandır. 48 sayfalık bu çalışma, 2 Ağustos 1965?te,yukarıda betimlemeye çalıştığım ve birçok benzerini ülkemizin dört buçağında bulabileceğimiz küçük, şirin ve herkesin neredeyse birbirini tanıdığı bir kasabada düzenlenen mütevazi bir gösteri ve yürüyüşün öyküsünü aktarıyor.
Yazan: M. Şehmus Güzel

———————————————-
Yapay bir biçimde kotarılmış resmi tarih karşısında kendi geçmişimizi, kendi an ve anılarımızı unutmamak için toplumsal tarihimize dört elle sarılmalıyız.

İgfal edilen, kimi kez tersine çevrilen tarihimizi alıp istediği gibi kullanan ve birçok şeyi hasır altı eden resmi tarih yerine toplumsal tarih halkların « ilaç »ıdır. Acılarımızı sarmak için. Geçmiş ama geçmeyen an(ı)larımızdan dersler, deneyimlerimizden sonuçlar çıkarabilmek için. « Tarih dersleri »nin hepimize yararı var. Yararı olacak. Bundan eminim.

İşte bu nedenle çok yakın geçmişimizden unutulmak üzere olan bir anlar ve anılar dizisini bu kitapta dikkatinize sunmak istedim.

30 Temmuz 1965?te Diyarbakır?ın şirin kasabası, doğduğum ve küçelerinin toz ve toprağıyla büyüdüğüm Ergani?deki bir kazayı ve sonrasında yetkililerin sorumsuz davranışlarını ve bunun üzerine üniversiteli öğrencilerinin öncülüğünde Erganililerin tepkilerini bir gösteri ve yürüyüşle sergilemelerini anlatmak ve toplumsal tarihimize miras bırakmayı arzuladım.

Hem o olayları yaşamış, gösteri ve yürüyüşe birçok arkadaşıyla birlikte öncülük etmiş biri olarak, hem de kasabasına borcunu hiç bir zaman ödeyemeyecek bir tarihçi olarak görevimi yerine getirmekte kararlı olduğum için. Bunu ben yapmasam kim yapacaktı ?

Hemşerilik olmasaydı bu kitap ta olmayacaktı. Evet, çünkü bir hemşerimin, Ergani tarihi konusunda son derece yararlı ve kalıcı çalışmalar yapan ve bu konudaki çabalarını aralıksız sürdüren Müslüm Üzülmez?in 2 Ağustos 1965?te düzenlediğimiz gösteri ve yürüyüşe ilişkin bir fotografı Diyarbekir İletişim Grubu üyelerine göndermesiyle başladı her şey.

Evet her şey bir fotografla başladı. Bu aynı zamanda fotografın, görsel malzemenin önemini bir kez daha gözler önüne sermesi açısından vurgulanmayı hak ediyor. Yazılı olan kalıyor, görsel olan unutulmuyor. Ve daha önemlisi görsel olanın anıların akın etmesini sağlamasıdır. Bu bağlamda o yıllarda elinden fotoğraf makinasını düşürmeyen gazeteci (Türkiye düzeyinde yayınlanan birçok gazetenin Ergani muhabiri), gazete satıcısı, kitapevi sahibi, « sinemacı » Adil Abe?yi, yani Adil Öztürk?ü, burada anmamak ona haksızlık olacaktır. Onun çektiği fotoğraflar sayesinde unutulma tehlikesi geçiren birçok şey, anıt, ev, mekan, sokak, cadde, sanatkarlar, tüccarlar, dükkanlar, insanlar ve bunlara bağlı olarak o günlerin giyim ve kuşam tarzları, oturup kalkış biçimleri ve kendi memleketimizin zenginliğini oluşturan birçok varlığımızı koruma olanağı bulduk. Evet fotoğrafa alınan aynı zamanda « korunmuş » oluyor.

Müslüm Üzülmez?in ilettiği fotoyu 18 Eylül 2009 cuma sabahı görür gürmez anılar peş peşe koşmaya, sağa sola çarpıp aklımdaki her şeyi darmadağınık etmeye başladılar. Bunun üzerine bir yandan anılarımı derleyip toparlamaya başladım. Öte yandan olayları birlikte yaşadığım akraba ve arkadaşlarıma iletiler gönderdim. En başta amcamoğlu ve gösteri ve yürüyüşün en iyi biçimde düzenlenmesinde belirleyici rol oynayan Ali Güzel?e. Sonra işin başından sonuna koşturan kardeşlerim Ahmet Rahmi Güzel ile Kahraman Gündüz Güzel?e. Bu arada M. Üzülmez?in yardımı ile kırk yıl sonra izini bulduğum ilkgençlik arkadaşım Şeref Yıldız?a da.

İletilerle akrabalarıma ve arkadaşlarıma bir dizi soru sorup olaylar hakkında bilgilerimi derinleştirmek istedim. Bir de varsa başka fotoları görmek, birer örneğini elde etmek ricamı iletttim.

Ali Güzel çok kısa bir süre içinde kazayla ilgili dört, gösteri ve yürüyüşle ilgili üç fotoğraf ile gösteri ve yürüyüşün sonunda okunan bildirimizi yayınlayan Tokat?ın Alınteri isimli ve içeriğinden Türkiye İşçi Partisi (TİP) yanlısı olduğu belli ilerici haftalık derginin tek tek sayfalarını gönderdi. Böylece araştırmalarımda dev bir adım attım.

Olaylar zincirinin halkaları biraraya gelmeye başladı. İşte o zaman kitapçık fikri bir çiceğin bütün renkleriyle birlikte doğaya açılması gibi açıldı aklımda. Evet derli toplu bir şey yazmalı, fotoğraflarla ve diğer görsel mazemeyle bir kitapçıkta toplamalıydım. Böylece her şey kalıcı olacaktı. Dahası görsel malzemeyle donatılmış bir kitapçık Ergani kütüphaneleri başta birçok kütüphaneyi süsleyebilecekti.

Toplumsal tarihimiz bunu hak ediyordu. O zaman oturup yazmak gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Kalemi ben tuttum ama benim anımsadıklarımı verdikleri bilgilerle tamamlayan, kimi eksikleri gideren, kimi yanlışları düzeltmeme yardımcı olan amcamoğlu Ali Güzel?e en başta büyük bir teşekkür etmem lazım. Sonra Şeref Yıldız?a teşekkür borçluyum. Kardeşlerim Ahmet Rahmi Güzel ile Kahraman Gündüz Güzel ve bütün aile üyelerine de binbir teşekkür . Ve elbette ve bilhassa bir fotoğrafla bütün bu yolculuğun işaretini veren değerli hemşerim Müslüm Üzülmez?e. O işareti çakmasaydı anılarımız daha çok beklerdi akıllarımızın sol köşesinde, fotoğraflarımız ise sapsararırdı üzüntüden. Görülmemiş olmanın üzüntüsünden. Oysa şimdi onlar görücüye çıktılar. Beğenip beğenmemek size kalıyor. Bana sorarsanız unutulmamaları, hep hatırlanmaları gereken an(ı)larımızdır. Bilhassa saklanmalı.
Yazan: Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

iLK “ERGANi YÜRÜYÜŞÜ”
Hazırlayan ve Fotoğraf: Müslüm Üzülmez

Ergani ilçesinde ilk yürüyüşü değerlendiren Şehmuz Güzel, ilçede ilk yürüyüşü nasıl yaptıklarını, siz değerli okuyucularımızla paylaştı.
Ergani İlçesinde 1965 yıllarında asker uğurlama sırasında onlarca kişi traktöre binip sevinç gösterisi yaparken, Traktörün devrilmesiyle onlarca kişi yaralanıyor. Onlarca kişi yaralı olarak o yıllarda sağlık ocağına götürülmek isteniliyor. Araç olmadığından kimileri kendi olanaklarıyla yaralı taşıyor. Kazanın olduğu sırada ilçe kaymakamına ait eski bir jip oradan geçerken, vatandaşlar durdurmak istemiş. Ancak kaymakamın içinde bulunmadığı, makam şoförü “araç kirlenir” deyip kaza mahallinden uzaklaşmış.
1965 yılında başlatılan ilk “Ergani Yürüyüşü” nü kaleme alan Müslüm Üzülmez ve o yıları hatırlayan Şehmuz Güzel´in kaleminden gazetemize konu oldu. 1965 yılında Ergani´de ilk yürüyüş yapıldı, kimler katıldı, neler yaşandı.

TOPLUMSAL TARİHİMİZDEN BİR SAYFA: ERGANİ YÜRÜYÜŞÜ
Değerli hemşerim Müslüm Üzülmez´e Fotoğraf Arşivi´ndeki kıymetli ve eşi bulunmaz fotoğrafları bizlerle paylaştığı için ne kadar teşekkür etsem azdır. Hem kendi adıma hem Erganili hemşerilerim adına. “Ergani´de yapılan ilk sosyal içerikli yürüyüşlerden biri” başlıklı fotosu ve bu fotonun hikayesine ilişkin yazdıkları da son derece önemli. Ergani toplumsal tarihinde yer alan ender bir olayı anımsattığı için. Değerli hemşerimin yazdıkları şunlar:
“Ergani´de Yapılan İlk Sosyal İçerikli Yürüyüşlerden biri/Fotoğrafın hikâyesine gelince:
Olayı tam hatırlamıyorum. Belleğim beni yanıltmıyorsa, yıl 1965 veya 1966 olmalı. Ergani merkezi ile Tren İstasyonu arasındaki 4 km yolun orta kesiminde köylü vatandaşın birine bir traktör mü, araba mı çarpar. Köylü vatandaş ağır yaralanır. Müthiş kan kaybeder. O esnada Kaymakam Bey´in makam aracı, içinde sadece makam şoförü olmak üzere kaza mahallinden geçer. Makam aracı durdurulur, yaralının hastaneye götürülmesi istenir. Kaymakamın şoförü “Kaymakam Bey´in arabası pislenir” diye yaralıyı arabaya almaz ve arabayı sürüp gider. Bu olay duyulunca; başta Erganili gençler olmak üzere yüzlerce Erganili bir yürüyüş düzenleyerek olayı protesto ederler. Bir insanın kaymakamın arabasından daha değerli olduğu anlatılmaya çalışılır.
Olaya dair hatırladıklarım bu kadar. Belki Değerli Hocam M. Şehmus Güzel (ve tabi ki bu olayı hatırlayan hemşerilerim) bu konuda bizlere bir şeyler yazabilir.”
Evet, bu durumda olayı anımsadığım kadarıyla anlatmam gerekiyor artık.
Yıl 1965 olmalı. Belki de 1966. Yaz dinlencesi anlarında. Askere sevkiyat yapıldığı günler. Eylül mü? Daha önce mi?
1964´te Üniversite sınavları ilk kez genel düzeyde ve alınan puana göre yapılınca ilk kez Ergani´den (Diyarbakır´dan, diğer ilçelerinden ve bütün Anadolu´dan da) o zamana kadar görülenden daha çok sayıda genç İstanbul ve Ankara´daki değişik fakülteleri kazandık ve öğrencilik hayatına başladık. Tümümüz solcuyuz. Birkaç yıl önce Ankara Hukuk Fakültesi´ni kazanmış amcamoğlu Ali Güzel hem ağabeyimiz, hem öğrencilik hayatında yol göstericimiz, hem can yoldaşımız. Aramızda İstanbul´daki değişik fakültelerde okuyan Remzi Vural, Zeki Sezer, Zülküf Güneli, Yaşar Can, Hadi Özgül, Şeref Yıldız var. Hepsi İstanbul´da ve tümüne yakını Diyarbakır Yurdu´nda kalıyor. Bendeniz Siyasal Bilgiler Fakültesi´ndeyim, Ankara´dayım. SBF´de Abdülkadir Aksu gibi Diyarbakırlı birkaç hemşerim var ama Erganili bir tek ben varım. O nedenle sık sık İstanbul´a gittiğim ve bütün hemşerilerimi bulup acılı kebab (O yıllarda İstanbul´da kebab yenebilecek lokanta sayısı çok azdı), çiğ köfte yemek nasip oluyordu. Ankara´da ise amcamoğlu Ali Güzel´le SBF Yurdu´na neredeyse bitişik Hukuk Fakültesi Yurdu´nda, önündeki bahçede veya odasında, çig köfteli hemşeri günleri yapıyorduk. Tahir Kan da zaman zaman bize katılıyordu… Veya biz zaman zaman Tahir Kan´ın evine misafir oluyorduk…
Evet bütün Erganili öğrenciler hem mutluyuz hem de tümümüz solcuyuz. Tarık Ziya Ekinci ağabeyimiz Türkiye İşçi Partisi adına propaganda yapmaya veya seçim kampanyası vesilesiyle Ergani´ye geldiğinde kahvelerden birinin önünde kürsülerimizi çekip etrafını sarıp sarmalıyor ve can kulağıyla dinliyorduk. Kimi arkadaşımız hafif solcu ve daha çok kuru fasulyacı bile olsa durum buydu. Yaz dinlencesi vesilesiyle kasabamıza, o şirin ve canımız gibi sevdiğimiz küçelere dönünce arada bir Hilar, arada bir Narlık yapıyoruz, dünyayı kurtarmak üzereyiz amma henüz eyleme geçmeye karar verememişiz… Veya veremiyoruz. Veya abelerimizin kararlarını bekliyoruz…
Derken Ergani´nin bebelerini askere götürmek üzere o bildiğiniz tililili, türkülü, ağıtlı, bol yemekli ve kaçak şaraplı, “sağlam gönderiyorum, sağlam dön” merasimleri yapılıyor. Sonra avluları tıka basa dolu evlerin kapıları açılıyor ve Ergani´den İstasyon´a kadar gidecek yeni yetmelerin taşınması gerekiyordu. Kimi korkudan uçuk. Kimi kendinden geçmiş. Kaçak şarap vurdu mu fena vurar. Yolcu edenler, gidenler ve gelmeleri dört gözle beklenecekler çok kalabalık olunca otomobil, otobüs yetmiyor. Zaten otomobil tünne (yok). Otobüsler de herhalde o gün o saatte (aklımda kaldığına göre öğleden sonrası saatleri) Diyarbakır´da olmalı… O zaman traktör mraktör artık ne varsa çoluk çocuk biniliyor ve İstasyon´a doğru gidiliyor… Traktör kullanmayı bilenlerin sayısı da çok az. Kimsede ehliyet mehliyet te yok. İşte böyle az bilenlerden biri direksiyona geçiyor. Günahını almayayım ama bizim “Bıçakçı” Fahri miydi acaba? Bunları kardeşim Rahmi Güzel benden iyi anımsar mutlaka. Genç adamlar giderken yolda da şenlik, şamata ve kaçak şarap faslı sürüyor. Ve bir yerde traktör devriliyor. O kadar insan römorktan tarlaya, sağa sola ama daha çok sola savruluyor. Yaralılar var. Ama yaralıların çoğunu o sırada Ergani´deki Sağlık Ocağı´nda (Hastane henüz açılmamıştı sanıyorum) tedavi mümkün değil. Diyarbakır´a götürülmeleri lazım. Ve sanıyorum gençlerden biri ağır yaralı. O gün o saatte Ergani´de bu işi yapabilecek tek araç var o da “Kaymakam Beğin” otomobili, ama bu da yanılmıyorsam beş para etmez ve dibi kırık bir cipti. Fakat kaymakam beğ müsaade etmiyor… “Arabam pislenir” filan gibi şeyler dediği duyuluyor… Halkımız bu işe isyan etti… Gel de isyan etme bakalım. Bir tarafta ağır yaralı bir genç öte yanda beş para etmez sersefil bir çip. Sonra akıl almaz bir laf: “Arabam pislenir”…
Bunun üzerine biz üniversite öğrencileri protesto eylemi yapalım dedik. Ali Güzel, Remzi Vural, Zeki Sezer, Şeref Yıldız, Zülküf Güneli, Hadi Özgül ve ben, işte toplamımız altı kişiyiz. İsmini maalesef şimdi anımsayamadığım bir veya iki öğrenci arkadaşı ve kardeşlerimizi, yeğenlerimizi, teyze, hala ve amca çocukarımızı da de sayarsak otuza kırka yaklaşıyoruz. İzin alındı mı? Bunları Ali Abem iyi bilir. O fırsat bulursa yazsın isterim. Neyse uzatmayayım. İstanbul ve Ankara´da gösteri ve yürüyüşlere katılmışız, polislere kök söktürmüşüz (O yıllarda henüz ne “Fruko”lar piyasaya çıkmıştı, ne “Pepsi”ler ne de başka bişey), deneyimliyiz (Aman aman! Polis çemberini yarıp TBMM´ne kadar yürüyen ben, polisi Kızılay´da döven o!) ve dediğim gibi memleketi kurtarmamıza da az bişey kalmış zaten. Bugün mutlaka inanmayacaksınız, ama biz o günlerde pek yakında ülkeye sosyalizmin geleceğini bekliyorduk. O kadar açlık, yoksulluk, sefalet ve beçeriksiz siyasetci olunca akıllı sosyalistlerin iktidarı almasından daha doğal ne olabilirdi ki? Hayallerimiz masum, insancıl ve çok güzeldiler.
Ergani´de hummalı bir faaliyete başladık, alışılmış olmayan cinsinden. Ali Abemlerin evinin avlusu taştandı ve genişti. Fotografta gördüğünüz o dev bandrolu o avluda biz yazdık. Evet aynen, o bezi biz satın aldık, sonra onu orada yere serip biz yazdık. Ne özenle. Ne zahmetle. Anlatamam. Yürüyüşün nasıl yapılacağına, nerede başlayacağına, nerelerden geçeceğine, nasıl bitirileceğine biz karar verdik. Her şeyi önceden ince eleyip sık dokuduk. Hazırdık artık.
Ve yürüyüş saati geldi. Biz hazırdık ama kaç kişi bize katılacaktı? “Güvenlik güçleri”nin tavrı ne olacaktı? Hiç bilmiyoruz. Ergani´de daha önce böyle bir gösteri ve yürüyüş te yapılmamış. Yanılmıyorsam Hükümet Konağı´nın yani Kaymakamlık binasının önünden yürüyüşe başladık. Biz daha oraya vardığımızda gördüğümüz manzara bizi çoşkuyla heyecanlandırdı: Gözünü sevdiğimin Erganili hemşerilerimiz bizi bekliyorlardı. Biz gururluyuz onlar gururlu. Başlarımız gökyüzüne değdi değecek. Makam Dağı bile daha görkemliydi o saatte. Büyüklerimizden de birkaç kişi var ki bu bize hem güç katıyor hem de güven veriyordu. Mahallelerimizin bütün bebeleri çoşku ve şenlikle önde, yanlarda ve arkada koşarak moşarak katılıyorlar… Adil Abe hem fotograf çekiyor hem de kendisi fotograf oluyordu… Benim fotograf makinamla fotoğrafları o gün kim çekti? Kardeşim Kahraman Gündüz Güzel mi?
Fotografta gördüğünüz gibi epey kalabalık bir kitle yürüyor… Önünden geçtiğimiz evlerde kadınlar, bizim kadınlarımız, başlarında tülbentleri, kalpleri sıkışık belli oluyor, ama gönülleri bizimle harbiden, eşiklerde bizi alkışlıyorlar. He lo bizi alkışlıyorlar. Bize alkış tutuyorlar. Kadınlarımız. Biz sessiz yürüyüş yapıyoruz onlar bizi alkışlıyorlar. Bu halka kurban olunmaz da ne yapılır? Sizin o iki ela gözlerinizden öperem canlarım benim. Kurbanınız olam. Kadanızı belanızı alam…
Evet o gün Ergani´de yürüdük… Bütün küçelerini, ana ve baba caddelerini geçtik ve kaymakam beğin yaptığının insanlığa sığmadığını anlattık… Halkevi, yani Adil Abe´nin sinema binası önünde bir konuşma ile gösteri ve yürüyüşümüzü bitirdik. Bu konuşmayı Ali Güzel Abemin yaptığını sanıyorum, Küçüklerimiz ve büyüklerimiz herkes o gün bizimleydi. Bu Şeker Bayramı vesilesiyle de onların hepsine tekrar tekrar selam ederem, küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden öperem.
Bu konuda daha yazılacaklar vardır mutlaka. Bunu da artık Ali Güzel, Tahir Kan, Şeref Yıldız, Zülküf Güneli, Rahmi Güzel, Hadi Özgül, Kahraman Gündüz Güzel ve o gün orada bizlerle yürüyen hemşerilerim yazmalı. Aramızdan ayrılanları ise o günlerin çoşkusuyla anıyorum. Remzi Vural askerde yedeksubayken öldü, tüfekle öldü(rüldü). “İntihar etti” dediler. Buna hiç kimse inanmadı. Hala inanmıyorum. Yaşar Can gözünü sevdiğimin “Bagürlü”sü. İstanbul Hukuk Fakültesi´nden diplomasını cebine koydu, Ergani´ye gelip avukat bürosunu açtı ve hemşerilerine hizmet etti, mütevazi yaşadı 7-8 yıl önce sessizce aramızdan ayrıldı. Çok güzel anılar bıraktı arkasında. Zeki Sezer kendi tarzıyla yaşamını sürdürdü ve kendine ayrılan zamanı doldurup “Bana müsaade” deyip bizi bıraktı. Kalanların başı sağolsun. Yakınlarına, çocuklarına ve eşlerine, ki onlar da ortaokul arkadaşımız bir içim su güzellikte kız arkadaşlarımızdır, en içten sevgi ve selamlarımı iletiyorum.
Fotoğraftakilerden isimlerini anımsadıklarım şunlardır:
Fotografta soldan sağa doğru: Yürüyüş kolunun başında ve kolkola girmişlerin en başında Ali Güzel, onun yanında Remzi Vural, onun yanında bendeniz M. Şehmus Güzel (Ama hemen önümdeki, benden birkaç yaş küçük ama boyu ve bosuyla benden epey büyük ve benden yakışıklı kardeşim Rahmi, bana “gölge etmiş” ve yakışıklı görüntümü bölmüş. Fakat merak edilecek bir durum yok, o gün çekilen ve yürüyüşü başından sonuna ölümsüzleştiren fotolar dizisi bende var. Diğer arkadaşlarımda da mutlaka vardır. Şu anda yanımda olmadığı için sizlerle paylaşamıyorum ama bulursam hemen paylaşmaya da söz veriyorum) Zeki Sezer, Zeki´nin yanındaki arkadaşımız Hadi Özgül ( Hadi Etibank´tan emekli olduktan sonra Ankara´da yaşıyormuş, bulunduğu yerden lütfen bir işaret verse çok sevineceğim), sonra gelen arkadaşımız için değerli hemşerimiz Müslüm Üzülmez Tahir Kan olduğunu yazdı, ben Zülküf Güneli olduğunu sandım. Ama meseleyi kendisine sorduğum değerli amcamoğlu Ali Güzel son sözü söyledi: O arkadaş Yaşar Can´dır. Böylesi de iyi oldu, çünkü uzun zamandır sesini duyamadığım Yaşar Can´ı anmak olanağı buldum.? Peki o zaman Zülküf Güneli yürüyüşüyte değil miydi? Zülo oğlum iki satır yazar mısın? Daha sonra gelen ve yürüyüşün ilk kolunu tamamlayan ise Şeref Yıldız´dır. Şeref´i boyu bosu ve güzelim yüzüyle tanımamak nâ-mümkün. Yürüyüş kolunun ilk sırası bu kadar. Ama yanımızda ve arkamızda dünya kadar insan var. Bütün Ergani neredeyse. En önde elinde Atatürk fotoğrafı ile yürüyen ve böylece “güvenlik güçlerinin” olası müdahalesine karşı bir tür kalkan taşıyan ve kendisi de kalkan görevini üstlenen Rahmi Güzel´dir. Hepimizin kardeşleri de oradaydı. “Böylesi günde yalnız bırakmak olmazdı”.
Gerçekten Ergani´de ilk kez böyle bir gösteri ve yürüyüş yapıldığı için ne olacağını, nasıl biteceğini önceden tahmin etmek mümkün değildi. Annelerimiz de nitekim hepimizin yıkanıp tertemiz giyinmemizi sağlamıştı. Hergünkü gibi ama hergünkünden sanki biraz daha fazla. Ergani´nin medar-ı iftiharlarıydık o günlerde. Ne demek koskoca Üniversite öğrencisiydik. Ve herkes bize geleceğin avukatı, yargıçı, mühendisi, öğretim üyesi, milletvekili ve kimbilir bakanı ve hatta annelerimize bıraksak cumhurbaşkanı, olarak bakıyordu. Fotoğrafta belli oluyor. Herkes pırıl pırıl. Hani “karakolluk veya hapislik olursak” tertemiz girelim tertemiz çıkalım diye. Annelerimiz oğullarına kötü söz söylenmesine, kötü muamele yapılmasına asla tahammül edemez türden annelerdi. Annem Ganime Güzel, Hapishane´nin ne olduğunu çok iyi biliyordu… Ağabeylerim İhsan Güzel (değişik hadiselerden) ve Tahsin Güzel (Çoğunlukla polis ve devlet memuru dövmekten) pek sık “hapse düşerdi” ve annem onlara yatak, yorgan ve her gün üç öğün yemek gönderirdi, ben de giderdim. Evden hapishaneye yemek götürülüşü düğün kervanı gibi bişeydi ve her çocuğun da taşıyacağı bişeyler bulunurdu. Yani hapishaneyi içiyle ve dışıyla, avlusu ve koğuşuyla, şusuyla ve busuyla biliyorduk. Ve bize bişey olursa en önce ve en önde analarımızın bayrağı devralacağını da… O nedenle göğsümüz kabarık, gönlümüz zengindi. Cesur ve gözünü budaktan ayırmayan gençlerdik. Haksızlığa dur demeliydik. Haksızlığa uğrayanların yanında yer almalıydık. Bunu bize böyle öğretmişti atalarımız. Bunun lamı cimi olamazdı.
O gün gösteride bizimle yürüyenlerden biri de kardeşim Kahraman Gündüz Güzel´di: Kolkola girmişlerin hizasında önde yürüyen genç. Esnaf, tüccar takımından da doğrudan doğruya aramıza katılmadan, kaldırımda veya yolun kenarında bizimle yürüyenler vardı: Örneğin Ali Güzel´in ağabeyi amcamoğlu yeri doldurulamaz Kemal Güzel. Böylece bize destek olduğu gibi, birilerinin müdahale etmemesi için de bir anlamda garanti edici görevini gönüllü olarak üstlenmiş oluyordu. Ve bu sayede, o gün o yürüyüş boyunca, “güvenlik güçlerinin” üniforması, rengi, kokusu bile görülmedi, duyulmadı. Ama biz sadece altı veya yedi üniversite öğrencisi olarak kalsaydık, bizi mutlaka derdest edebilirlerdi. Yakınlarımızın bizlerle olması, halkımızın bizi desteklemesi, çokluğumuz onları korkuttu. Müdahale edemediler. O günden aklımda kalan “ders” te bu oldu. Bu da bana yeter. Daha ne olsun?
Alıntı: http://www.erganihaber.net/haber_detayi.asp?id=627

Kitabın Künyesi
M. Şehmus Güzel,
Ergani Yürüyor,
Tüstav Yayınları,
Sarı Defter Dizisi,
2010

Ergani Yürüyor – Prof. Dr. M. Şehmus Güzel” üzerine 2 yorum

  1. Saygı değer hocam, abim bu anılarını bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Çünkü bu olayı hiç duymamıştım. Saygılarımla…

  2. Siyasi görüşlerine katılmıyorum ama yazmaktan da kendimi alıkoyamıyorum çünkü çok güzel, sıcacık, gönülden satırlar… İnsanın yüreğine dokunan kelimeler.
    Bu işin sırrı ne? Adam sosyalist(miş), ben (onun tabiriyle) faşist, ama ben bu adamla gezerim, yüreğimi, sohbetimi, ekmeğimi paylaşırım… Gönül sahibi olmamız mı bizi birbirimize bağlayan…!
    Sayın Güzel, ellerinize sağlık, hürmet ile…

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
1980 Sonrası Türkiye’de Roman – Doç. Dr. Mediha Göbenli

Genelde edebiyat bilimcileri ve eleştirmenlerinin 12 Eylül 1980 sonrası edebiyatla ilgili paylaştıkları ortak görüş, romanın bu tarihten sonra kökünden bir...

Kapat