Etkilenme Endişesi – Harold Bloom

Edebiyat teorisi alanının en çok tartışılan, alıntı yapılan klasik eserlerinden biri daha uzun bir aradan sonra Türkçede. Bloom Etkilenme Endişesi’nde esasen Romantik şairler üzerinden, sanatçı birey ile selefleri arasındaki “Ödipal” denebilecek ilişki hakkında, “bir şairin başka bir şairin doğmasına nasıl yardım ettiği” hakkında gayet özgün ve çok tartışılmış bir teori geliştiriyor. Şiir tarihi, güçlü şairlerin kendilerine hayali bir uzam açabilmek için başka bir şairi “yanlış okumaları” yoluyla oluşurona göre. “Gerçek şiir tarihi, şairlerin şair sıfatıyla başka şairler yüzünden nasıl ıstırap çektiklerinin hikâyesidir, tıpkı gerçek bir biyografinin kişinin kendi ailesi yüzünden (…) çektiği ıstırabın tarihi olması gibi.” Şairlerin bu ıstırap ve endişeyle yaratıcı biçimde baş edebilmek için geliştirdiği stratejileri, Kitabı Mukaddes’ten, Lucretius’tan, Aziz Pavlus’tan, Sokrates öncesi düşünürlerden, Blake’ten ödünç aldığı terimler ve mitolojik öğelerle, yarı mitolojik-yarı teorik son derece kendine özgü bir dille anlatan bu kitap zorlu ama keyifli bir okuma macerası vaat ediyor.
Bloom kitaba 1997 yılında eklediği önsözde bütün şairlerin en büyüğü olarak, hatta modern anlamda “insanı icat eden kişi” olarak gördüğü Shakespeare’in, selefi Marlowe karşısında yaşadığı etkilenme endişesini nasıl yaratıcı bir biçimde aştığını anlatıyor. Bunu yaparken de Shakespeare gibi büyük edebiyatçıları toplumsal koşullarına indirgemeye çalıştıklarını düşündüğü için “Hınç Okulu” adını verdiği, günümüzün radikal-siyasi eleştirmenleriyle çok sert bir polemiğe giriyor. Kitabın kendisi kadar bu önsözün de ilgiyle okunacağından eminiz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz: Kirlenme Istırabı
Mukaddime
Giriş
Öncelik Üzerine Bir Tefekkür ve Bir Özet
1. Clinamen ya da Şiirin Yanlış Okunması
2. Tessera ya da Tamamlama ve Antitez
3. Kenosis ya da Tekrar ve Süreksizlik
Ara Bölüm: Anitetik Eleştiri Manifestosu
4. Daimonikleşme ya da Karşı-Yüce
5. Askesis ya da Arınma ve Tekbencilik
6. Apophrades ya da Ölülerin Dönüşü
Sonsöz
Yol Üstüne Düşünceler

Giriş: Öncelik Üzerine Bir Tefekkür ve Bir Özet, s. 45-54.
Bu kısa kitap şiirsel etkilenmeyi tarif ederek ya da şiirler arası ilişkilerin hikâyesini sunarak bir şiir teorisi ortaya koyuyor. Bu teorinin bir amacı düzelticidir: Bir şairin başka bir şairin doğmasına nasıl yardım ettiğine dair idealize edilmiş açıklamalarımızı ortadan kaldırmaktır. Düzeltici olan amaçlardan bir diğeri de, daha yeterli bir pratik eleştiri geliştirecek bir poetika sunmaya çalışmaktır.
Bu kitapta şiir tarihinin şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağı bir önkabul olarak alınmıştır, zira güçlü şairler bu tarihi kendilerine hayali bir uzam açmak için, başka bir şairi yanlış okuyarak yaratırlar.
Ben burada sadece güçlü şairlerle, güçlü selefleriyle ölümüne de olsa kapışma konusunda gösterdikleri ısrarla sivrilmiş önde gelen simalarla ilgileniyorum. Daha az yetenekli şairler idealize ederler; tahayyülü güçlü olanlar ise kendilerine mal ederler. Ama her şeyin bir bedeli vardır. Kendine mal eden şair müthiş bir borçluluk endişesi duyar, zira hangi güçlü yaratıcı kendisini yaratmayı başaramadığını fark etmek ister ki? Etkilenme endişesini aşacak güce sahip olmadığı için şairliği başaramadığını bilen Oscar Wilde etkilenmenin karanlık hakikatlerini de biliyordu. Reading Zindanı Baladı okuması utanç verici bir eser haline gelir, zira şiirin tüm parlaklığını İhtiyar Denizcinin Ezgisi’nden tanıdığımızı hemen fark ederiz. Ayrıca Wilde’ın şiirleri İngiliz Yüksek Romantizminin tamamını bir antoloji gibi kendinde toplar. Bunu bilen Wilde aşina olduğumuz zekâsıyla Bay W. H.’nin Portresi’nde şu buruk satırları yazar: “Etkileme basitçe bir kişilik aktarımıdır, kişinin kendisi açısından en değerli şeyi bırakmasıdır ki bu da bir kayıp hissi, hatta belki de bir kayıp gerçekliği yaratır. Her çömez ustasından bir şeyler aşırır.” Bu etkileme endişesidir, ama bu alanda gerçek bir tersine çevirme yoktur. Wilde iki yıl sonra Dorian Gray’in Portresi’nde, Lord Henry Wotton’ın Dorian’a her türlü etkilenmenin ahlaksızlık olduğunu söylediği mükemmel gözlemlerinden birinde bu burukluğu şöyle inceltiyordu:
Çünkü bir insanı etkilemek ona kendi ruhunu vermektir. O, kendi doğal düşüncelerini düşünmez ya da kendi doğal tutkularıyla yanıp tutuşmaz. Erdemleri onun için gerçek değildir. Günahları, tabii günah diye bir şey varsa, ödünç alınmıştır. O, başka birinin müziğinin yankısı, onun için yazılmamış bir rolün aktörü olur.
Lord Henry’nin içgörülerini Wilde’a uygulamak için Wilde’ın Pater’in Appreciations’ı (Değerlendirmeler) üzerine değerlendirmesine bakmak yeterlidir. Wilde bu değerlendirmeyi kendi kendini aldatıcı görkemli bir kapanış cümlesiyle bitirir: Pater “çömezlerden kaçmıştır.” Her büyük estetik bilinç peşinden ardı ardına yeni nesiller gelirken yükümlülüklerini reddetme konusunda özellikle daha yetenekli görünür. Pater’in Wilde’dan bile daha güçlü bir vârisi olan Stevens’ın mektuplarındaki kızgınlığı manidardır:
Elbette geçmişten geliyor olsam da geçmiş bana ait, Coleridge’in, Word-sworth’ün vs. damgasını taşıyan bir şey değil. Benim açımdan özellikle önemli olan biri yok. Benim gerçeklik-tahayyül kompleksim tamamen bana ait, bunu başkalarında da görüyor olmam bir şey değiştirmez.
Stevens “tam da bunu başkalarında gördüğüm için” diyebilirdi, ama şiirsel etkilenme Stevens’ın odaklanabileceği bir konu değildi. Sona doğru inkârları giderek şiddetlenir ve tuhaf bir mizahi ton kazanır. Şair Richard Eberhart’a yazdığı mektupta, kendisine duyduğu bir sempati olduğu için daha da güçlü olan bir sempati geliştirir.
Benden herhangi bir şekilde etkilendiğini reddetmeni gayet iyi anlıyorum. Bu tür şeyler beni her zaman rahatsız eder çünkü ben herhangi birinden etkilendiğimin bilincinde değilim ve istemeden de olsa bir şeyler almamak için Eliot ve Pound gibi son derece kendine özgü birer tarzı olan insanları okumaktan bile bile uzak duruyorum. Fakat okuduğu her şeyde yankılar, taklitler, etkilenmeler arayarak yaşayan bir eleştirmen türü var, sanki hiç kimse salt kendisi değilmiş de her zaman başka insanlardan oluşuyormuş gibi. W. Blake’e gelince bunun Wilhelm Blake olduğunu düşünüyorum.
Bu görüş, yani şiirsel etkilenmenin hararetli derecede aktif bilgiçler hariç başka hiçbir yerde pek olmadığı görüşü, bizatihi şiirsel etkilenmenin, melankolinin ya da endişe-ilkesinin bir çeşidi olduğunu gösteriyor. Stevens, kendisinin de ısrar ettiği gibi fevkalade bireysel bir şair, Whitman, Dickinson ya da kendi çağdaşları Pound, Williams, Moore kadar özgün bir Amerikalı şairdi. Fakat şiirsel etkilenme şairleri her zaman daha az özgün yapmaz; aynı sıklıkla şairleri daha özgün hale getirir, ama “daha özgün” illa ki daha iyi anlamına gelmez. Şiirsel etkilenmenin derinlikleri kaynak incelemesine, fikirler tarihine, imge modellerinin listelenmesine indirgenemez. Şiirsel etkilenme, ya da daha sık kullanacağım adıyla, şiirin yanlış okunması, ister istemez, şair-olarak-şairin yaşam döngüsünün incelenmesidir. Bu tür bir inceleme bu yaşam döngüsünün gerçekleştiği bağlamı dikkate aldığında, Freud’un verdiği adla aile romansına benzer örnekler olarak ve modern revizyonizmin ?burada “modern” sözcüğü Aydınlanma sonrası anlamında kullanılmaktadır? tarihindeki bölümler olarak şairler arasındaki ilişkileri de aynı anda incelemek zorunda kalacaktır. W. J. Bate’in The Burden of the Past and the English Poet’te (Geçmişin Yükü ve İngiliz Şairi) gösterdiği üzere, modern şair, Aydınlanma’nın kendi çifte mirasından ?hem antikçağdakilerden hem de Rönesans’taki ustalardan tahayyül zenginliği miras almıştır? duyduğu şüpheciliğin ürünü olan ve Aydınlanma’nın zihin yapısı içinde ortaya çıkan bir melankolinin mirasçısıdır. Bu kitapta aile romansının benzerleri olarak şairler arası ilişkilere yoğunlaşmak amacıyla Bate’in büyük bir maharetle araştırdığı alanı büyük ölçüde dikkate almayacağım. Aile romansıyla benzerliklerinden yararlanacak olsam da bazı Freudcu vurguları kasıtlı olarak revize edeceğimi de söylemeliyim.
Benim anlatabildiğim kadarıyla, bu kitapta sunulan etkilenme teorisinin başlıca etkileri Nietzsche ve Freud’dur. Nietzsche karşıtların peygamberidir ve Ahlakın Soykütüğü eseri estetik mizaçtaki revizyonist/gözden geçirici ve çileci tınılar üzerine, benim bildiğim kadarıyla, en derin incelemedir. Freud’un savunma mekanizmaları ve bunların çiftdeğerli işleyişleri üzerine araştırmaları, şiirler arası ilişkileri yöneten gözden geçirici kurallar için benim bulabildiğim en açık seçik benzeşleri sağlıyor. Fakat burada açımlanan etkilenme teorisi, mecazilikten kasıtlı olarak kaçınması bakımından ve her güçlü şair için (tabii eğer sonradan önemde-gelen derekesine düşmek istemiyorsa) kehanette önceliğin kritik olduğu şeklindeki Vicocu ısrarı nedeniyle Nietzscheci değildir. Öte yandan burada sunduğum teori mutlu ikamenin mümkün olduğunu, ikinci bir şansın bizi önceki bağlılıklarımızı tekrar tekrar aramaktan kurtarabileceğini iddia eden Freudcu iyimserliği de reddediyor. Şairler, şair sıfatlarıyla ikameleri kabul edemezler ve ilk şanslarını kaçırmamak için sonuna dek savaşırlar. Gerek Nietzsche gerekse de Freud şairleri ve şiiri hafife almıştır, fakat ikisi de fantazmaya gerçekte olduğundan daha çok güç tanımıştır. Ahlaki gerçekçiliklerine karşın, onlar da tahayyülü aşırı idealleştirmişlerdir. Nietzsche’nin çömezi Yeats ve Freud’un çömezi Otto Rank sanatçının sanata karşı kavgasının ve bu mücadelenin sanatçının doğa karşısındaki savaşıyla ilişkisinin daha çok farkındadırlar.
Freud yüceltmeyi en büyük insani başarı olarak görmüştü. Bu onu Platon’la ve gerek Yahudiliğin gerekse de Hıristiyanlığın bütün ahlaki gelenekleriyle aynı safa sokmuştur. Freudcu yüceltme daha ilksel haz türlerinin daha ince hazlar için bırakılmasını içerir. Bu da ikinci şansı birincisinden üstün tutmaktır. Bu kitabın bakış açısına göre Freud’un şiiri, güçlü şairlerin yaratıcı yaşamları tarafından yazılan sert şiirlerin aksine, yeterince sert değildir. Duygusal olgunlaşmayı kabul edilebilir ikamelerin keşfiyle denk tutmak özellikle de Eros âleminde pragmatik bir bilgelik olabilir, ama güçlü şairlerin bilgeliği bundan farklıdır. Teslim olunmuş rüyalar yalnızca birer sonsuz tatmin fantazması değildir, aksine insanın en büyük yanılsamasıdır, ölümsüzlük vizyonudur. Eğer Wordsworth’ün Ode: Intimations of Immortality from Recollections of Early Childhood’unda yalnızca Freud’da da bulunan bilgelik olsaydı, o zaman buna “Büyük Kaside” demeyi bırakırdık. Wordsworth de tekrarı ya da ikinci şansı gelişim için elzem saymıştır. Wordsworth’ün kasidesi ihtiyaçlarımızı ikame ya da yüceltme yoluyla yeniden yönlendirebileceğimizi kabul eder. Fakat kaside aynı zamanda başarısızlığın ve yaratıcı zihnin zamanın zulmüne karşı protestosunun da farkına varmamızı sağlar. Bir Wordsworth eleştirmeni, hatta Wordsworth’e Geoffrey Hartman kadar sadık bir eleştirmen bile, doğa düzeninden alınan bir kavram olarak öncelik ile tinsel düzenden alınan bir kavram olarak otorite arasında net bir ayrım yapılmasında ısrar edebilir, ama Wordsworth’ün kasidesi bu ayrımı yapmayı reddeder. “Sanat” der Hartman bilgece, “önceliğin üstesinden gelmeye çalışarak, doğayla onun sahasında savaşır ve kaybetmeye mahkûmdur.” Bu kitabın argümanı güçlü şairlerin tam da böyle bir bilgelik yoksunluğuna mahkûm oldukları yönündedir; Wordsworth’ün Büyük Kasidesi doğayla onun sahasında savaşır ve büyük rüyasını korumasına karşın büyük bir yenilgi tadar. Wordsworth’ün kasidesindeki bu rüya, selefinin şiirinin (görünüşte Hıristiyanlıktaki yüceltme öğretilerine bağlı kalmasına karşın, insanın yüceltimi bütünüyle reddedişinin daha da haşin olduğu Milton şiiri Lycidas’ın) büyüklüğünden ötürü etkilenme endişesinin gölgesinde kalır.
Zira her şair (ne kadar “bilinçsizce” de olsa) ölümün zorunluluğu bilincine karşı diğer insanlardan daha güçlü bir isyanla başlar işe. Genç şair ya da antikçağda Atina’da verilen adla ephebe, daha en baştan doğa-karşıtı ya da antitetik (karşıt) insandır ve şairliğe başladığı andan itibaren tıpkı kendisinden önce selefinin yaptığı gibi olanaksız bir ereğin peşine düşer. Bu arayışın zorunlu bir parçasının, şiirin zayıflaması olduğu bence muhakkak fark edilir ve gerçek edebiyat tarihi bu farkındalığı sürdürmek zorundadır. Aydınlanma dönemindeki şairler İngiliz Rönesans’ının büyük şairleriyle aynı ayarda değildir. Benzer şekilde Aydınlanma sonrası geleneğin tamamı, yani Romantizm de modernist ve postmodernist mirasçılarında daha da büyük bir düşüş gösterir. Şiirin ölümü herhangi bir okurun kara kara düşünmesiyle hızlanmayacaktır, ama kanımca bizim geleneğimizde şiirin öldüğü zaman, aslında kendi kendini öldürmüş olacağını, geçmişteki gücünün kurbanı olacağını söylemek de yanlış olmaz. Bu kitap boyunca alttan alta hissedilen bir üzüntü konusu şudur: Romantizm, tüm başarılarına karşın, engin bir vizyonu olan tragedya olabilirdi; Prometheus’un olmasa da, kendi esin perisinin Sfenks olduğunu bilmeyen kör Oidipus’un kendi kendini çelmeleyen girişimi olabilirdi.
Kör Oidipus hikmetli bir tanrı olma yolundaydı ki güçlü şairler de onu takip ederek seleflerine karşı körlüklerini kendi eserlerinin revizyonist içgörülerine dönüştürmüşlerdir. Burada güçlü şairin yaşam döngüsünde izini süreceğim altı revizyon hareketi, daha da fazla olabilir ve burada olduğundan çok farklı isimler alabilirdi. Ben bunları altıyla sınırlı tuttum, çünkü bir şairin bir diğerinden nasıl uzaklaştığına ilişkin anlayışım açısından asgari ve elzem görünenler bunlar. Verilen adlar keyfi olmakla beraber Batı’nın tahayyül yaşamında merkezi yere sahip çeşitli geleneklerden geliyor ve ben yararlı olabileceklerini umuyorum.
İngilizcenin en büyük şairi belli nedenlerle bu kitabın argümanına dahil değildir. Bunlardan biri zorunlu olarak tarihseldir; Shakespeare tufandan önceki çağa, etkilenme endişesi şiirsel bilinçte merkezi bir yere sahip olmadan önceki devler çağına aittir. Bir diğer neden, dramatik biçimle lirik biçim arasındaki karşıtlıkla ilişkilidir. Şiir öznelleştikçe, seleflerin gölgesi de baskın hale gelmiştir. Fakat ana neden Shakespeare’in esas selefinin vârisinden çok daha küçük bir şair olan Marlowe olmasıdır. Milton tüm gücüne rağmen yine de Spenser’ın şahsında büyük bir selefle ince ve hayati bir mücadeleye girişmek zorunda kalmıştı ve bu mücadele Milton’ı hem yaratmış hem de bozmuştu. Milton’ın ve sonradan da Wordsworth’ ün ephebe’si olan Coleridge, kendi Marlowe’unu Cowper’da (ya da çok daha zayıf bir şair olan Bowles’ta) bulmaktan memnun olurdu, ama etkilenme isteyerek olacak bir şey değildir. Shakespeare bu kitabın inceleme alanı dışında kalan bir fenomenin, yani selefin mutlak anlamda yutulmasının İngilizcedeki en büyük örneğidir. Denk güçler arasındaki kapışma, güçlü karşıtlar olarak babayla oğul, dönüm noktasındaki Laios’la Oidipus; ben burada yalnızca bu konuyla ilgileniyorum, fakat aşağıda görülebileceği üzere bazı baba figürleri birden fazla kişiden de oluşabilir. En güçlü şairlerin bile şiirsel olmayan etkilere tabi oldukları benim için bile açıktır, ama yine de ben yalnızca bir şairin içindeki şair ile ya da has şiirsel benlikle ilgileniyorum.
Etkilenmeyle ilgili fikirlerimizde benim önerdiğim tarzda bir değişiklik yapılması, geçmişte birbirleriyle aynı dönemde yaşamış şairleri daha yanlışsız bir şekilde okumamıza yardımcı olacaktır. Tek bir örnek vermek gerekirse, Keats’in Victoria döneminde yaşamış, kendi şiirlerinde onu yanlış yorumlamış çömezleri arasında başta gelenler Tennyson, Arnold, Hopkins ve Rossetti’dir. Kimse Tennyson’ın Keats’le girdiği uzun, gizli çekişmeden zaferle çıkmış olduğunu kesin olarak söyleyemez, ama Arnold, Hopkins ve Rossetti’ye olan bariz üstünlüğünün arkasında, bunların kısmi yenilgilerinin aksine onun kazandığı göreli zafer ya da en azından kendi zaferine sahip çıkması vardır. Arnold’un mersiye türündeki şiirleri Keats’in üslubuyla anti-romantik duyguyu üstünkörü bir şekilde kaynaştırırken, Hopkins’in dilinin zorlama yoğunlukları ve söyleyiş tuhaflıkları ile Rossetti’nin çok süslü sanatı da kendi şiirsel benliklerinde hafifletmeye çalıştıkları yüklerle çelişmektedir. Aynı şekilde günümüzde Pound’un Browning’le girdiği bitmek bilmez çekişmeye ve keza Stevens’ın İngiliz ve Amerikan Romantizminin büyük şairleri Wordsworth, Keats, Shelley, Emerson ve Whitman ile sürdürdüğü uzun ve büyük oranda saklı kalmış muharebeye yeniden bakmamız gerekir. Victoria dönemi Keatsçilerinde olduğu gibi bunlar pek çok örnekten yalnızca bazılarıdır, tabii eğer şiir tarihi hakkında daha eksiksiz bir hikâye anlatacaksak.
Bu kitabın esas amacı bir okurun eleştirel vizyonunu, hem kendi kuşağının eleştirisi ve şiiri bağlamında ?bu bağlamın halihazırdaki krizlerinin ona en çok dokunduğu noktada? hem de kendi etkilenme endişeleri bağlamında sunmaktır. Beni en çok etkileyen çağdaş şiirlerde ?örneğin A. R. Ammons’ın Corsons Inlet’i ve Saliences’i ile John Ashbery’nin Fragment’i ve Soonest Mended’ı? şiirin ölümüne karşı kavga veren bir gücü görüyorum ama aynı zamanda sonradan gelmiş olmanın verdiği bitkinliği de görebiliyorum. Aynı şekilde şahsen nelerden kaçtığımı net bir şekilde görmemi sağlayan çağdaş eleştiri eserleri, Angus Fletcher’ın Allegory’si (Alegori), Geoffrey Hartman’ın Beyond Formalism’i (Biçimciliğin Ötesinde) ve Paul de Man’ın Körlük ve İçgörü’sü gibi kitaplar, zihnin Biçimci eleştiri çıkmazından kurtulma çabasının, kısır ahlak zabıtalığına dönüşen arketip eleştirisinin içinde bulunduğu durumun ve herhangi bir şairin herhangi bir şiirini okumaya yardımcı olabileceğini henüz kanıtlayamamış, Avrupa eleştirisindeki tüm bu gelişmelerin anti-hümanist korkunçluğunun farkına varmamı sağlıyor. Bu kitapta şu an sahip olduğumuzdan daha antitetik bir pratik eleştiri önerdiğim Arabölüm çağdaşlığın bu alanına verilmiş bir yanıt mahiyetindedir.
Kendisini aforizmalara, özlü sözlere ve tümüyle geleneksel olsa da gayet kişisel bir mitik örüntüye dayalı şiddetli bir şiir olarak sunan bir şiir teorisi yine de argüman olarak değerlendirilebilir ve böyle değerlendirilmesi istenebilir. Bu kitabı oluşturan her şey ?meseller, tanımlar, savunma mekanizmaları olarak revizyon kategorilerinin işlenmesi? yaratıcı zihnin öncelik konusundaki umutsuz ısrarının verdiği melankoli hissi üzerine bütünlüklü bir tefekkürün parçası olma amacındadır. Her türlü yaratıyı şiddetli bir şiir olarak okuyan Vico doğa düzenindeki öncelik ile tinsel düzendeki otoritenin şairler açısından aynı şey olduğunu ve böyle de kalmak zorunda olduğunu anlamıştı, çünkü Şiirsel Bilgeliği oluşturan tek şey bu sertliktir. Vico hem doğal önceliği hem de tinsel otoriteyi mülkiyete indirgemişti ? benim Ananke (Batı tahayyülünü hâlâ yönetmekte olan korkutucu zorunluluk) olarak tanıdığım hermetik bir indirgemeydi bu.
İkinci yüzyılda yaşamış Gnostik bir spekülatör olan Valentinus, İskenderiye’de Pleroma’yı, yani İlahi varlığın tecellisi mahiyetindeki otuz Aeon’dan biri olan Tamlık’ı öğretiyordu: “O’nu bilmedikleri halde Baba’ya ulaşmış olmaları büyük bir mucizeydi.” Kişinin zaten bulunduğu yeri araması arayışların en gafili ve en mukadder olanıdır. Her güçlü şairin Esin Perisi, Sophia’sı, tekbenci bir arayış tutkusuyla olabildiğince uzağa ve derine zıplar. Valentinus arayışın sonlandığı bir Sınır olduğunu varsaymıştı, fakat arayışın bağlamı Koşullanmamış Zihin, yani Milton sonrası en büyük şairlerin evreniyse, hiçbir arayış sonlanmaz. Valentinus’un Sophia’sı kurtarılır, tekrar Pleroma’ya dahil edilir ve yalnızca onun Tutku’su ya da Karanlık Niyet’i Sınır’ın ötesinde dünyamıza düşer. Ephebe işte bu tutkunun içine, Valentinus’un “kuvvetsiz ve dişi meyve” adını verdiği Karanlık Niyet’e düşmelidir. Bunun içinden çıktığı takdirde, sakatlanmış ve körleşmiş olsa da, güçlü şairler arasında yerini alacaktır.

Özet: Altı Revizyon Kategorisi

1. Clinamen gerçek anlamıyla şiirin yanlış okunmasıdır. Bu sözcüğü Lucretius’tan alıyorum. Lucretius’ta clinamen, atomların evrende değişikliği mümkün kılmak üzere yaptıkları “sapma”yı ifade eder. Bir şair selefinin şiirini, bununla bir clinamen gerçekleştirecek şekilde yanlış okuyarak selefinden sapar. Bu tutum halefin şiirinde düzeltici bir hareket olarak görünür, bu da demektir ki selefin şiirleri belli bir noktaya kadar gitmiş, ama sonradan tam da yeni şiirin hareket ettiği yönde sapmak zorunda kalmıştır.
2. Tessera bir tamamlama ve antitezdir; sözcüğü hâlâ kullanıldığı mozaik yapımından değil, tanınma işareti anlamına geldiği antik gizem kültlerinden alıyorum ? sözgelimi küçük bir çömleğin diğer parçalarla birlikte bu kabı oluşturacak parçası. Bir şair selefini antitetik olarak “tamamlar”, bunu da ebeveyn-şiiri, terimlerini muhafaza edip başka bir anlama gelecek şekilde, sanki selefi bu denli ileri gitmeyi başaramamış gibi okuyarak yapar.
3. Kenosis, ruhlarımızın tekrar zorlantılarına karşı kullandıkları savunma mekanizmalarına benzer bir koparma aracıdır; o halde kenosis selefle sürekliliği koparmayı amaçlayan bir harekettir. Bu sözcüğü Aziz Pavlus’tan alıyorum: O buna İsa’nın ilahi mertebeden insan mertebesine düşmeyi kabul ederek kendi kendisini alçaltması ya da içini boşaltması anlamını verir. Sonradan gelen şair görünüşte kendisini kendi ilhamından, yani kendi hayali tanrılığından arındırarak (boşaltarak) kendisini sanki şair olmayı bırakıyormuş gibi alçaltıyor görünür, ama bu çekilme selefin çekilme şiiriyle ilişkili olarak öyle bir tarzda gerçekleşir ki selefin de içi boşaltılır. Dolayısıyla sonraki hava boşaltma şiiri göründüğü kadar mutlak değildir.
4. Daimonikleşme, yani selefin Yüce’sine tepki olarak kişiselleşmiş bir Karşı-Yüce’ye ulaşma yönündeki hareket. Bu sözcüğü Yeni-Platoncu jargondan alıyorum; orada ilahi ya da insani olmayan bir ara varlığın üstada yardımcı olmak için onun içine girmesine karşılık gelir. Sonraki şair ebeveyn-şiirde gerçek ebeveyne değil, aksine bu selefin ötesindeki bir varlığa ait olan bir güç olduğuna inandığı şeye açar kendini.
5. Askesis, yani yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi. Sözcüğü genel anlamıyla Empedokles gibi Sokrates öncesi şamanların pratiğinden alıyorum. Sonraki şair kenosis’te olduğu gibi revize edici bir iç boşaltma işleminden değil bir daraltma/küçültme işleminden geçer. Kendisini selefi de dahil olmak üzere diğerlerinden ayırmak için insani ve muhayyel yeteneğinin bir kısmını bırakır ve bunu kendi şiirini ebeveyn-şiire karşı, onun da bir askesis yaşamasını sağlayacak şekilde konumlandırarak kendi şiirinde yapar; böylece selefin yetenekleri de budanır.
6. Apophrades ya da ölülerin dönüşü. Sözcük Atina’da ölülerin yaşadıkları evlere yeniden yerleşmek için döndükleri aksi ya da uğursuz günleri anlatmak için kullanılırdı. Sonraki şair, zaten neredeyse tekbenciliğe denk düşen muhayyel bir yalnızlığın altında ezildiği son aşamasında, kendi şiirini selefin şiirine tekrardan o kadar açık tutar ki başladığı yere, çıraklığına döndüğüne inanabiliriz, ta ki başvurduğu revizyon kategorileriyle kendi kuvvetini tekrardan gösterene kadar. Fakat şiir bir zamanlar açık olduğu selefe artık açık tutulmaktadır ve bunun tekinsiz sonucu şudur ki yeni şiirin başarısı sayesinde biz artık şiiri selefi yazıyormuş gibi değil, aksine selefin karakteristik eserini sonraki şairin kendisi yazmış gibi görürüz.

Shakespeare, Milton ve Wordsworth okumalarını yapmasaydı, Keats?ın da Keats olarak var olamayacağı; ya da Tennyson?ın Keats okuması olmasaydı, Tennyson?un da olamayacağı biçiminde, kesin bir yargıya varır Bloom.

Yaratma endişesinin çokyönlülüğü yazarı önceden bilinen kısıtlar içinde bırakırken beklenmedik sancıları neden sonra gösterir. Bilinebilir endişelerin içeriden gelenleri yanında, dışarıdan alınan etkilerden üstümüze düşenleri de var, ama sözgelimi içinde bulunduğumuz ânın yol açtığı etkenlerin yanında, geçmişin yazarları da bizi kendiliğinden köşeye sıkıştırır ve yaratım sürecine beklenmedik etkilerde bulunur.
Yazarın özgürlüğü yazdıklarını yayımlama kararından başlayarak sınırlanmaya başlar; yazarın kimliğine, yaratıcılık düzeyine bağlı olarak bir yerde durur bu sınır elbette; sınırsızlıksa, yazarın yüzde 100 kendisi için yazdığı, demek ki neredeyse ütopik bir durumun konusudur. Sonra içinde bulunduğu kültürün etkilerini alır; orada sözgelimi üne ya da çok satmaya göz kırpmak, ödenen bedeli çoğaltıverir. Postmodernizmin goygoyculuğu tam burada olumsuz bir rol oynar: sizi yararlı olmaya, kendinizi herkesin yaratabileceği bir metnin yaratıcısı olarak görmeye, dolayısıyla ortalamayı yüceltmeye zorlar.
Bütün bunlar bir ya da birçok gerçeklik alanının yol açtığı somut etkilere gönderir bizi ki, bir de ancak soyutlanabilir etkiler var. Harold Bloom, Etkilenme Endişesi adını verdiği özgün (çünkü biz benzerini okumadık) çalışmasında, şairin kendinden önceki ustalarla arasındaki etki alma ve etkileme biçimlerine kapsamlı bir çözümlemeyle eğiliyor. Bloom, romantik şairler ekseninde 1967?de tamamladığı çözümlemeye 1997?de yazdığı önsözle Shakespeare odaklı parlak bir tartışmanın da yolunu açıyor. Shakespeare, hakkındaki söylencelerin belki hiçbirine kesinlik kazandıramayacağımız, kimileri için edebiyatın en büyük şairi; kendisi için etkilenmeden çok, esinlenmeden söz ediyor. Arada hayranlıkla ettiği sözlerle Shakespeare için öylesine yüceltici bir tanım yapıyor ki Bloom (ya da sözgelimi sözlerini aktardığı Emerson), onları ayrıca not etmek gerekir. Sonunda, ?Bizi Shakespeare icat etmiştir…? sözüne vararak…

Etkilenme ve anlaşılma
Shakespeare konusunu açınca, Harold Bloom yazarı kuşatan dışsal etkilere ilişkin ciddi çekinceleri art arda sıralamaya başlıyor. Nitelikli edebiyatı yoksayan günümüz kültürü, yaratıcılığı ortalamaya indirgeyerek sözde çoğullaştıran postmodernizm aymazlığı ya da yazara yükümlülük getiren siyaset yükümleyicileri yazarı, dolayısıyla eleştiriyi, yorumlamayı değersizleştirirken gerçekten değerli yazarları umursamayıp popüler dolaşımın nesnesi olan yazarları öne çıkarıyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar modernist romanın ilk büyük başyapıtlarını vermişken anlaşılamamış ya da gözden kaçırılmıştır. Elbette yeni Türk edebiyatının modernitesine giden yolun taşlarını koyan öteki yazarlar da edebiyatımızı gerçek bir edebiyata dönüştürenler arasındaydı; Reşat Nuri Güntekin sözgelimi: hakkındaki en nitelikli inceleme kitabını yazan Fethi Naci de onun yalnızca bir ?halk yazarı? olarak görülmesinin yanlışlığını belirtip romanlarındaki nice güzelliği göstermeye çalışmıştı. Gelgelelim, ?eleştirel gerçekçiliğin öncüsü? Reşat Nuri Güntekin ya da onu düşünsel bakımdan ileri götüren Sabahattin Ali edebiyatımızı güçlendirirken, Tanpınar taçlandırıyordu.
Reşat Nuri Güntekin kendinden sonra gelen yazarları özellikle sağlam bir duvar gibi önüne almıştı, ama onun sonra gelenler üstünde belirgin bir etkisi olduğundan söz edilebilir mi? Sabahattin Ali özellikle öykücülüğümüzün bir dönemini etkilemiş, giderek bir dönemi en çok etkileyen yazarlar arasında ilk akla gelenlerden olmuştu ve bu ilişkinin açık biçimlerini özellikle 1970?lerden sonra yaygın bir yazarlık tutumu olarak yaşadık. Kendini Sabahattin Ali ile özdeşleştiren yazarların çokluğu yanında, Tanpınar?ın daha yirmi yıl sürecek yalnızlığını neden sonra sahiplenecek kimi yenilikçi yazarlar, ondan etkilendiklerini de açıkça yazacaklardı.
Bir yazar, ?Benim için yirminci yüzyılın en büyük yerli yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar?dır. Büyükten çok da, benim için önemlidir,? diyorsa… Orhan Pamuk?un romanları okunduğu sırada Huzur, Sahnenin Dışındakiler de okunursa, sonrakinin selefinden etkilenme biçiminin ayırt edilebilecek belirginlikte olduğu görülebilir.
Burada kanonu oluşturan yazarlardan etkilenen yazarların da kanon içinde sayılabileceklerini belirtebiliriz. Oysa Tanpınar kanonun dış çeperlerindedir ve onun orada bulunmasının nedeni başlangıçtaki değil, bugünkü değeridir ve öyle anlaşılıyor ki, Orhan Pamuk da onun bu yalnızlığına kanatlarını açarak havalanmayı baştan göze almıştır. Bugün eleştirinin Orhan Pamuk?un selefi Tanpınar?dan aldığı etkileri çözümleme niyeti, onun gerçekten eleştiri olup olmamasıyla ilgilidir.
Shakespeare, Milton ve Wordsworth okumalarını yapmasaydı, Keats?ın da Keats olarak var olamayacağı; ya da Tennyson?ın Keats okuması olmasaydı, Tennyson?un da olamayacağı biçiminde, kesin bir yargıya varır Bloom. Edebiyat tarihi içinden süzülüp gelen bütün has edebiyatçılar için de geçerli midir bu yargı, bunu tartışmalı değil miyiz? Harold Bloom?un söylediğini, başından beri değişik biçimlerde söylüyorum: ?eleştiri ya edebiyatın parçasıdır ya da bir hiçtir… Metaforik bir esere karşı takınılacak her türlü duruş metaforik olacaktır.? Yoksa siz Tanpınar ile Orhan Pamuk arasındaki ilişkiyi çözümlerken onların yanında değil, aşağıda durmayı seçmek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla Tanpınar olmasaydı Orhan Pamuk şimdiki Orhan Pamuk gibi mi olurdu, sorusu, eleştirinin ilgi alanı içindeki asıl soru olmalıdır.

Kendi gibi olmak
Yoksa sözgelimi Nurullah Ataç ya da Fethi Naci gibi olmayı iyi eleştirmenliğin ölçütü saymaya kalkışanların, yerinde sayması olanaksız eleştirel düşüncenin yanında bir karikatür olarak kalmaya koşulladıkları edebiyat, ne yaparsanız yapın sizi anlayamayacaktır ki, bu da elbette iyidir. Bırakalım ustalara biat etmeyi ya da her genç yazarın önüne geçmiş?i çıkarmayı da, onları eleştirerek kendi yolumuzu açmaya çalışalım, onlar gibi olma önerilerine karşı kendimiz gibi olalım. Bu yüzden edebiyatımızın geçmişini bilme zorunu eskimiş, gözde düşmek üzere, tarihselci değil, yazgıcı bir yaklaşım olarak anlamsızlık üretmektedir.
Peki sonunda bütün büyük yaratıcıların geçmişten aldığı etkiler nasıl anlaşılacak? Onları kendi öznelliği içinde değerlendirerek ve bu değerlendirmeyi alabildiğine özgür bırakarak. Çünkü bir yazarı geçmiş bağlamı içine yerleştirmek, ona ister istemez tarihselci, toplumsalcı, kültürel, siyasal bir bağlam içinde bakmaya da zorlar. Oysa burada da çok yönlü bir örnek olarak alınmaya uygun Tanpınar çevresinde, yarattığı romanların yazınsal bakımdan modernist romanımızın kurucularından olduğunu öne çıkaran bir eleştirinin yanında, yalnızca roman dili ve tekniği bakımından değerlendiren başka bir eleştiri de olacaktır, nasıl ki Doğu-Batı sorunsalına verilmiş yazınsal bir karşılık olarak görecekler olduğu gibi. Elbette yenilikçi her yazar kendi zamanını bekler, zamansız çıktığı için de sıcağı sıcağına değerlendirilme mutluluğunu yakalayamaz. Belki bu arada halefleri aracılığıyla sürekli yeniden anlamlandırılarak yaşamayı sürdürür.
Harold Bloom Etkilenme Endişesi?nde, ?şiir tarihinin, şiirsel etkilenmede ayrı tutulamayacağı bir önkabul olarak alınmıştır,? diyor, ?zira güçlü şairler bu tarihi kendilerine hayali bir uzam açmak için, başka bir şairi yanlış okuyarak yaratırlar.?
Dolayısıyla bu endişenin bireysel ya da toplumsal değil de yazınsal bir endişe olması için, sözgelimi İlhan Berk?in dünya şiirini bilinçli yanlış okumalara uğratan tutumunu ya da küçük İskender?in Ece Ayhan ve Attilâ İlhan okumalarını örnek göstermek gerekir. Yoksa 1980?den sonra sayısız genç yazarın Ece Ayhan ve İsmet Özel okumalarındaki sapmaları edebiyatımızın yanlış okumalardan edindiği kalıcı kazanımlar olarak saymak elbette olanaksızdır.
Güçlü şairlerin güçlü selefleriyle ?ölümüne kapışma konusunda gösterdikleri ısrar?, bazen büyük yazınsal sonuçlara yol açabilir. Orhan Pamuk, Murathan Mungan ya da küçük İskender?i yaratan koşullar, geleneksel edebiyatımızdan modernist sıçramalara uzanan edebiyatımızın olanaklarını özgürce açabilme esnekliğiyle beslenmiştir ki, bu kadarı bile etkilenme endişesinin sıradan olmadığını, yüksek bilişsel-yazınsal yetiler gerektirdiğini göstermeye yeter. Sahip çıktığı edebiyatın ruhunu içselleştirmektir bu. Yoksa öykünme ya da metinlerarasında saklambaç oynamak, konumuzun dışındadır.
http://notoskitap.blogspot.com
SEMİH GÜMÜŞ 12/12/2008 Radikal Gazetesi Kitap Eki

Harold Bloom
Amerikalı eleştirmen. 1930?da, New York?ta doğdu. 1947?de girdiği Cornell Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü?nde, özellikle Romantizm üzerine çalışmalarıyla tanınan M.H. Abrams?ın öğrencisi oldu. Bu okulu bitirdikten sonra öğrenim hayatına bir yıl Pembroke College?de, sonra da Yale Üniversitesi?nde devam etti. 1955?den beri öğretim üyesi olarak çalışmakta olduğu bu üniversitede halen Beşeri Bilimler alanında dersler vermektedir. Son derece verimli ve çalışkan bir eleştirmen olan Bloom, 1959? da yayımlanan ilk kitabı Shelley’s Mythmaking’den (1959; Shelley?nin Mit Yaratımı) bu yana, birkaçı kurmaca alanında olmak üzere otuz civarında kitap yazmış, yüzlerce kitabın editörlüğünü üstlenmiştir. 20. yüzyıl eleştiri literatürüne başta “etkilenme endişesi” ve “yanlış okuma” olmak üzere birçok yeni kavram kazandırmış, son derece kendine özgü ve çok etkili olmuş bir bakış açısı geliştirmiş ve 1973?te yayımladığı Etkilenme Endişesi?yle dünya çapında kazandığı ünü, A Map of Misreading (1975, Yanlış Okuma Rehberi), The Western Canon (1994, Batı Kanonu) ve Shakespeare: The Invention of the Human (1998; Shakespeare: İnsanın İcadı) gibi çok tartışılmış kitaplarla pekiştirmiştir. Diğer kitapları arasında Yeats (1970), Kabbalah and Criticism (1975, Kabala ve Eleştiri), Wallace Stevens: The Poems of Our Climate (1977, Wallace Stevens: Bizim İklimimizin Şiirleri), How to Read and Why (2000, Neden ve Nasıl Okumalı?) ve Hamlet: Poem Unlimited (2003, Hamlet: Sınırsız Şiir) sayılabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir