Faulkner ile söyleşi

William Faulkner, 1897 yılında New Albany, Mississippi’de doğdu. Babası, dedesi Albay William Falkner (evet, “u” yok) tarafından inşa edilen demiryolunda yönetici olarak çalışıyordu. Dede Falkner, The White Rose of Memphis’in de yazarıydı. William Faulkner’in doğumundan kısa bir süre sonra aile Oxford’a taşındı; genç Faulkner iyi bir okurdu fakat bu, liseyi bitirecek notları almasına yetmemişti. Mississippi Devlet Üniversitesi’nde özel öğrenci olarak bir yıldan fazla zaman geçirdi; daha sonra posta müdürü olarak döndüğü bu üniversiteden mesai saatlerinde kitap okuduğu için atıldı.

Sherwood Anderson’ın teşvikleriyle 1926’da Aşk ve Ölüm’ü yazdı. Geniş bir okur kitlesine ulaşan ilk kitabı 1931’de yayınlanan Kutsal Sığınak oldu. 1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında Sartoris, Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken, Absalom, Absalom! gibi önemli kitapların yazarıydı artık.

Yıllarca Amerika Birleşik Devletleri Bilgi Servisi bünyesinde dersler verip sıklıkla seyahet eden Faulkner, burada yayınladığımız röportajı artık köşesine çekildiği 1956 yılında The Paris Review’dan Jean Stein’a verdi.

Söyleşiyi iki parça halinde yayınlıyoruz:

Bay Faulkner, röportajları sevmediğinizden bahsetmiştiniz bir süre önce.

Röportajları sevmememin nedeni, kişisel sorulara çok sert tepkiler vermem. Eğer sorular işle ilgiliyse, cevaplamaya çalışırım. Benimle ilgiliyse, cevap verebilirim ya da vermem. Ancak cevap versem bile, aynı soru ertesi gün sorulsa, cevabım farklı olabilir.

Peki ya sizin yazar kişiliğinizle ilgiliyse?

Eğer ben var olmasaydım, beni bir başkası yazardı; ya da Hemingway’i veya Dostoyevski’yi… Shakespeare’in oyunlarının yazarlığı statüsüne üç farklı kişinin aday gösterilmesi, bunun kanıtı. Ancak esaslı önemli olan Hamlet ve Bir Yaz Gecesi Hikâyesi gibi yapıtlardır. Önemli olan onları kimin yazdığı değil, birinin yazmış olmasıdır. Burada yazarın bir önemi yok. Yalnızca yarattığı şey önemli çünkü aslında söylenecek yeni bir şey de yok. Shakespeare, Balzac, Homer hep aynı şeyler hakkında yazdılar ve eğer 1000 ya da 2000 yıl daha fazla yaşasalardı, yayımcılar onlardan başka kimseye ihtiyaç duymayacaklardı.

Artık söylenecek bir şey kalmamış gibi görünse de yazarın bireyselliğinin bir önemi yok mu?

Yazarın kendisi için çok önemli. Ama insanların bireyselliği umursamak yerine işleriyle meşgul olmaları gerekiyor.

Peki ya çağdaşlarınız?

Hiçbirimiz hayalimizdeki mükemmelliğe ulaşamadık. Bu yüzden bizi imkânsıza ulaşmadaki muazzam başarısızlığımız temelinde değerlendiriyorum. Eğer yapıtlarımı baştan yazarsam, daha iyi yazabileceğime eminim. Bu da bir sanatçı için olunabilecek en sağlıklı durum. Sanatçı bu yüzden çalışmaya ve denemeye devam eder. Her defasında bu sefer başaracağına inanır. Elbette başaramaz. Bu yüzden bu durum sağlıklıdır. Bir kere başardığında, yapıtını imgeyle ya da hayalle eşleştirdiğinde, kendi boğazını kesmekten, mükemmelliğin en tepesindeyken intihar etmekten başka yapacağı bir şey yoktur. Ben başarısız bir şairim. Belki her romancı ilk önce şiir yazmak ister, fakat yazamadığını fark eder, daha sonra şiirden sonra en çok emek isteyen biçim olan kısa hikâyeyi dener. Bunda da başarısız olduktan sonra roman yazmaya başlar.

İyi bir romancı olmanın formülü

İyi bir romancı olmak için uygulanması gereken bir formül var mı?

Yüzde doksan dokuz yetenek, yüzde doksan dokuz disiplin, yüzde doksan dokuz çalışmak. Romancı, yaptığı işten hiçbir zaman tatmin olmamalıdır. Çünkü bir yapıt asla olabileceği kadar iyi olmaz. Her zaman yapabileceğinizden daha iyisini hayal edin, hedefleriniz yüksek olsun. Ama çağdaşlarınızdan ya da seleflerinizden daha iyi olmak için zahmet etmeyin. Kendinizden iyi olmaya çalışın. Sanatçı, kötü ruhların yönlendirdiği bir yaratıktır. Neden onu seçtiklerini bilmez ve genellikle de bunu merak etmek için fazla meşguldür. Yapıtını ortaya çıkarabilmek için herkesi ya da her şeyi soyacak, onlardan ödünç alacak, dilenecek ya da çalacak kadar ahlaksızdır.

Yazarın tamamen acımasız olması gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Yazarın yalnızca sanatına karşı sorumluluğu vardır. Eğer iyi bir sanatçıysa tamamen acımasız olacaktır. Onun bir hayali vardır. Bu, ona o kadar ıstırap verir ki ondan kurtulması şarttır. Kurtulana kadar da huzur yoktur. Kitap yazılana kadar onur, gurur, terbiye, güvenlik, mutluluk bir kenara atılır. Annesini soyması gerektiğinde bile bir yazar tereddüt etmez. ?Ode on a Grecian Urn? şiiri tüm yaşlı kadınlara bedeldir.

Peki, güvenliğin, mutluluğun ve onurun olmaması, yazarın yaratıcılığını besleyen önemli faktörler mi?

Hayır, yalnızca huzuru ve rahatı için önemli. Sanat, ne huzurla ne rahatlıkla ilgilenir.

O zaman bir yazar için en uygun ortam nasıldır?

Sanat ortamla da ilgilenmez, nerede olduğunu umursamaz. Eğer beni soruyorsanız, bana teklif edilen en iyi iş bir genelev açmamdı. Bence bir sanatçının çalışabileceği en uygun ortam… Mükemmel bir ekonomik özgürlük var, korkudan ve açlıktan uzak, başını sokabileceği bir yuva… Tek yapması gereken birkaç basit hesabı tutmak ve ayda bir kere polis merkezine gidip ödeme yapmak. Genelev gündüz saatlerinde sessiz olur, günün en iyi çalışma saatleri de bu saatlerdir. Buralarda istediği takdirde katılabileceği bir sosyal hayat vardır, akşamları sıkılmasını engeller. Ona kendi çevresinde de bir duruş kazandırır. Aslında yapması gereken pek bir şey yoktur çünkü madam bütün hesapları tutar, evde kalan herkes kadındır, ona saygı gösterir, “Bayım” diye seslenirler. Mahalledeki tüm içki kaçakçıları ona “Bayım” diye seslenir. O da polislere ilk adlarıyla hitap eder.

Dolayısıyla yazarın ihtiyacı olan ortamda, karşılığında çok da yüksek bir bedel ödemeyeceği huzur, yalnızlık ve mutluluk vardır. Yanlış bir ortamda bulunması yazarın kan basıncını artırır ve daha fazla zamanını sinirli ve öfkeli olarak geçirmesine neden olur. Kendi deneyimim şunu gösteriyor ki işimi yapabilmek için yalnızca kağıda, tütüne, yemeğe ve birazcık da viskiye ihtiyacım var.

Bourbon viski mi?

O kadar müşkülpesent değilim. Scotch viski mi hiçbiri mi diye sorsanız, Scotch viskiyi seçerim.

Ekonomik özgürlükten bahsettiniz. Yazarın buna ihtiyacı var mı?

Hayır, yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Yalnızca kaleme ve kâğıda ihtiyacı var. Herhangi bir hediyeyi ya da parayı kabul etmenin yazmaya olumlu bir etki ettiğini hiç görmedim. İyi yazar bir vakfa başvurmaz. Bir şeyler yazmakla meşguldür. Eğer birinci sınıf bir yazar değilse, zamanının ya da ekonomi özgürlüğünün olmadığını söyleyerek kendini kandırır. İyi sanat hırsızlar, içki kaçakçıları ya da at bakıcıları arasından çıkabilir. İnsanlar ne seviyede bir zorluğa ya da fakirliğe dayanabileceklerini öğrenmekten korkuyorlar. Ne kadar dirençli olduklarını görmekten de korkuyorlar. İyi yazarı hiçbir şey yok edemez. İyi yazarı başkalaştıracak tek şey ölümdür. İyi yazarların başarılı ya da zengin olmaya kafa yoracak vakti yoktur. Başarı bir kadın gibidir, eğer onun önünde korkuyla eğilirseniz, sizi ezip geçer. Bu yüzden ona elinizin tersini göstermelisiniz. O zaman belki geri gelip ayaklarınıza kapanır.

“Sinema işbirliği gerektirir ve her işbirliği ödündür”

Filmler için çalışmak sizin kendi yazılarınıza zarar verdi mi?

Birinci sınıf bir yazarın yazılarına hiçbir şey zarar veremez. Eğer birinci sınıf bir yazar değilse, bu konuda yapılabilecek bir şey yoktur. Aslında, eğer birinci sınıf değilse bir problem yoktur çünkü zaten ruhunu bir yüzme havuzuna satmıştır.

Filmler için metin yazarken bir yazar ödün verir mi?

Her defasında. Çünkü sinema filmleri doğası itibariyle bir işbirliği gerektirir ve her işbirliği bir ödündür. Kelimenin anlamı da budur; almak ve vermek.

En çok hangi oyuncularla çalışmaktan keyif alıyorsunuz?

Humphrey Bogart birlikte en iyi çalıştığım oyuncu. Onunla To Have and Have Not ve The Big Sleep filmlerinde birlikte çalıştık.

Bir film daha yapmak ister misiniz?

Evet, George Orwell?in 1984 filmini yazmak isterim. Sonunu yazarken hakkında oldum olası epey tantana kopardığım tezi kanıtlayacak bir fikrim var: O adam basit bir özgürlük isteği olduğu için yıkılmaz.

Filmler için metin yazarken en iyi sonucu nasıl alıyorsunuz?

Benim açımdan en iyi bulduğum film çalışmaları, oyuncuların ve yazarın metni bir kenara atıp, kamera açılmadan hemen önceki asıl provada, sahneyi yeniden yarattığı zamanlarda yapılıyor. Eğer film çalışmalarımı ciddiye almasaydım ya da kendimi, filmleri ciddiye alacak kadar yetkin hissetmeseydim, filmlere ve kendime dürüst olmak adına bu işi hiç denemezdim. Ama hiçbir zaman iyi bir film yazarı olamayacağımı bildiğim için, film çalışmalarının kendi işlerim kadar önceliği yok.

O efsanevi Hollywood deneyiminizden bahsetmek ister misiniz?

MGM ile bir sözleşmeyi tamamlamıştık ve eve dönmek üzereydim. Birlikte çalıştığım yönetmen, “Eğer burada başka bir iş daha istersen bana söyle, ben de yeni bir sözleşme için stüdyo ile konuşurum,” dedi. Ona teşekkür ettim ve eve geldim. Altı ay sonra bu yönetmen arkadaşıma bir telgraf çektim ve başka bir iş daha istediğimi söyledim. Kısa bir süre sonra Hollywood temsilcimden, içinde ilk haftanın maaş çekinin bulunduğu bir mektup aldım. Çok şaşırmıştım çünkü ilk önce bir bildirim ya da hatırlatma ve stüdyodan bir sözleşme gelmesini bekliyordum. Kendi kendime, sözleşmenin ertelendiğini ve bir sonraki postayla geleceğini düşündüm. Bunun yerine, bir hafta sonra temsilcimden, içinde ikinci haftanın maaş çekinin olduğu bir mektup geldi. Bu 1932 yılının Kasım ayında başladı ve 1933 yılının Mayıs ayına kadar sürdü. Daha sonra stüdyodan şöyle bir telgraf aldım. ?William Faulkner, Oxford, Mississippi . Neredesiniz? MGM Studio.?

Ben de şöyle bir cevap verdim: ?MGM Stüdyosu, Culver City, Kaliforniya. William Faulkner.?

Genç operatör kadın, “Mesajınız nedir Bay Faulkner,” dedi. Ben de “Hepsi bu kadar,” dedim. “Düzenlemelere göre bir mesaj olmadan yollayamam, bir şey söylemelisiniz,” dedi. Bunun üzerine daha önceden hazırlanmış örnek yıldönümü kutlama mesajlarından, şu an hatırlayamadığım bir tanesini seçtim ve onu yolladım. Daha sonra stüdyodan bana telefon ettiler. İlk uçağa atlayarak New Orleans’a gitmemi ve yönetmen Browning’e rapor vermemi söylediler. Oxford’dan bir trene binip, sekiz saat sonra New Orleans’da olabilirdim. Ama stüdyonun dediklerine uydum ve New Orleans uçaklarının nadiren kalktığı Memphis’e gittim. Üç gün sonra bir uçak vardı.

Bay Browning’in oteline akşam saat altı civarında ulaştım ve ona rapor verdim. O sırada bir parti vardı. Bana iyi bir uyku çekmemi ve yarın sabah erkenden başlamak için hazır olmamı söyledi. Ona hikâyeyi sordum. “Ah, evet. Falanca odaya git. Orada senaryocu var. O sana hikâyenin ne olduğunu anlatır,” dedi.

Bana söylendiği gibi o odaya gittim. Senaryocu tek başına oturuyordu. Ona kim olduğumu söyledim ve hikâyeyi sordum. Bana “Diyalogları yazmaya başladığında, hikâyeyi görmene izin vereceğim,” dedi. Ben de Browning’in odasına geri döndüm ve olanları anlattım. “Oraya geri dön ve şunları şunları söyle. Boşver, iyi bir uyku çek ve yarın sabah erkenden başlamak için hazır ol,” dedi.

Ertesi gün, senaryocu hariç hepimiz, çok şık bir kiralık gemiyle Grand Isle’a doğru denize açıldık. Grand Isle yüz mil ötedeydi ve film burada çekilecekti. Vardığımızda yemek yiyip New Orleans’a hava kararmadan ancak geri dönebiliyorduk.

Bu dört hafta sürdü. Bazı zamanlar hikâyeyle ilgili endişe ettiğim durumlarda, Browning bana hep, “Endişelenmeyi bırak. İyi bir uyku çek ve yarın sabah erkenden başlamak için hazır ol,” derdi.

Bir akşam gemiyle geri dönerken, odama girer girmez telefon çaldı. Arayan Browning’di. Hemen odasına gelmemi söyledi. Ben de gittim. Bir telgrafı vardı. Telgrafta, ?Faulkner kovuldu. MGM Stüdyoları,? yazıyordu. Browning “Endişelenme,” dedi. “Hemen şu an falancayı arayacağım ve seni yalnızca tekrar maaşa bağlamasını değil, sana yazılı bir özür mektubu yollamasını da sağlayacağım. O sırada kapı çaldı. Başka bir telgraf gelmişti. Bunda da, ?Browning kovuldu. MGM Stüdyoları,? yazıyordu. Ben de eve geldim. Sanırım Browning de başka bir yere gitti. O senaryocunun hâlâ bir odada, elinde haftalık ücret çekini sıkıca tutarak oturduğunu hayal ediyorum. Ancak filmi hiç bir zaman bitiremediler. Ama küçük bir köy kurdular. Sudaki kazıkların üzerinde, küçük kulübelerin olduğu, iskeleye benzer uzun bir platform oluşturdular. Stüdyo bunların düzinelercesini tanesi kırk ya da elli dolara alabilirdi. Ama bunun yerine kendileri sahte bir tane yaptılar. Bu üzerinde tek duvar olan bir platformdu, yani kapısını açtığınız zaman direk okyanusa açılıyordu. Bu duvarı yaparken ilk gün Cajun bir balıkçı, içi oyuk bir kütükten yapılma dar ve hünerli kayığıyla platforma yanaştı. Tüm gün kayığında oturup kavurucu güneşin altında, bu garip sahte platformu inşa eden garip beyaz adamları izledi. Ertesi gün, kayığına tüm ailesini doldurmuş halde geldi; bebeğini emziren karısı, diğer çocukları ve kayın validesi tüm gün kavurucu güneşin altında bu saçma ve anlaşılmaz aktiviteyi izlediler. İki ya da üç yıl sonra tekrar New Orleans’a gittiğimde, Cajunların, bir sürü beyaz adamın gelip kurduğu daha sonra da terk ettiği bu sahte küçük platformu millerce öteden hâlâ görmeye geldiklerini duydum.

“Yazarın tek yükümlülüğü işini en iyi şekilde yapmak”

Yazarın filmlerde çalışırken ödün vermesi gerektiğini söylediniz. Peki ya kendi yazılarında? Okuyucuya karşı herhangi bir yükümlülüğü var mı?

Tek yükümlülüğü işini en iyi şekilde yapmak. Bunun dışındaki yükümlülüklerini istediği şekilde kullanabilir. Ben toplumu umursamak için fazla meşgulüm. Beni kimlerin okuduğunu düşünmeye zamanım yok. Sokaktaki adamın benim ya da başkasının yazdıkları hakkındaki fikirleri umurumda değil. Benimki karşılanması gereken bir standart. Bu da yapıtın bana Ermiş Antonius ve Şeytan (La Tentation de Saint Antoine), ya da Eski Ahit’i okurken hissettiklerimi hissettirebilmesi. Beni iyi hissettiriyorlar. Bir kuşu izlemek de beni iyi hissettiriyor. Eğer yeniden dünyaya gelseydim bir şahin olarak gelmek istediğimi biliyorsunuz. Ondan kimse nefret etmez, onu kimse kıskanmaz ya da istemez ya da kimsenin ona ihtiyacı yoktur. Hiçbir zaman canı sıkkın ya da tehlikede değildir ve her şeyi yiyebilir.

Belirlediğiniz standarda ulaşmak için ne gibi teknikler kullanıyorsunuz?

Eğer yazar teknikle ilgileniyorsa, cerrahiyi ya da tuğla duvar örmeyi öğrensin. Yazı yazmanın mekanik bir yolu ya da kestirmesi yoktur. Genç yazar bir teoriyi uygulamaya çalışırsa ahmaklık eder. Kendi hatalarınızdan kendinize dersler çıkarın. İnsanlar yalnızca hata yaparak öğrenirler. İyi bir sanatçı, kimsenin kendisine öğüt verecek kadar iyi olmadığına inanır. Kendini beğenmişliği en üst düzeydedir. Eski yazara hayran olsa da onu dövmek ister.

O zaman bu tekniğin geçerliliğini inkâr edebilir misiniz?

Asla. Bazen teknik olaya dâhil olur ve yazar işe girişmeden rüyanın kontrolünü eline alır. Bu bir güç gösterisidir ve bitirilen iş tuğlaları düzgün bir şekilde yan yana koymak gibidir. Çünkü yazar muhtemelen ilk kelimeyi koyduğu anda sonradan gelecek tüm kelimeleri baştan biliyordur. Döşeğimde Ölürken kitabımda durum böyleydi. Kolay değildi. Hiçbir dürüst çalışma kolay değildir. Aslında tüm malzeme elimin altında olduğu için basitti. Kitabı, günde bedensel olarak on iki saat çalıştığım işten arta kalan zamanları kullanarak altı haftada yazdım. Bir grup insanı hayal ettim, onları su baskını ve yangın gibi basit evrensel doğal felaketlere maruz bıraktım ve ilerlemelerine yön vermek için basit ve doğal bir itici güç ekledim. Ama tekniğin araya girmediği durumlarda da yazı yazmak oldukça kolay. Çünkü benim kitaplarımda karakterlerin yükseldiği, gücü ele geçirdiği ve işi tamamladığı bir an var, mesela 275. sayfada. Elbette kitabı 274. sayfada bitirseydim ne olacağını bilmiyorum. Sanatçı kendi işini eleştirirken objektif olmalı ve kendiyle dalga geçmemek için dürüst ve cesur olmalı. Yapıtlarımın hiçbiri benim standartlarıma ulaşmadığı için çalışmalarımı bana en çok keder ve ıstırap veren kitabıma göre yapmalıyım. Hırsız ya da katil olan oğlunu rahip olan oğlundan daha çok seven bir anne gibi.

Hangi romanınız bu?

Ses ve Öfke. Hikâyeyi anlatabilmek, kendimi rüyadan kurtarabilmek için bu romanı beş sefer yazdım. Eğer bu rüyadan kurtulmasaydım bana ıstırap vermeye devam edecekti. Hikâye, iki kayıp kadının, Caddy ve kızının trajedisi. Dilsey benim en sevdiğim karakterlerden biri çünkü çok cesur, gözüpek, cömert, nazik ve dürüst. Benden çok daha cesur, dürüst ve cömert.

Jean STEIN
* Çeviren: Elif İlik
(21-08-2014, http://www.sabitfikir.com/)

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Tanıl Bora: Linç cihazının idmanlı tutulmasına Uygur Türkleri vesile oldu

‘Türkiye’nin Linç Rejimi’ kitabının yazarı Tanıl Bora’yla, Çinlilere karşı yükselen bu yeni nefretin altında yatanları ve Türk milliyetçiliğinin linç rejiminden...

Kapat