Ses ve Öfke – William Faulkner

William Faulkner’in 1929 yılında basılan üç yılda beş defa yeniden yazarak hazırladığı dördüncü romanıdır. Yazar bu yapıtında, yaşananları, düşünülenleri, sıkışan ve patlayan duyguları vermekteki ustalığını doruğa taşıyor. Dört bölümden oluşan romanda, bir ailenin dağılışı, aile bireylerinin bilinç akışlarıyla izleniyor.

William Faulkner, eserini şöyle özetler: ?Romanın ismi ses ve öfkeydi. Bu sözcükler bilinçaltından geldi. Ben bunları hiç tereddüt etmeden ve Shakespeare?in alıntısının benim öykümün kin ve çılgınlığa uyup uymadığını düşünmeden kullandım. Shakespeare Macbeth?inde şöyle geçer: ?Hayat, bir budalanın anlattığı hiçbir şey belirtmeyen gürültü ve öfke dolu bir öyküdür.? Roman kısa bir öyküden kaynaklanmaktadır. Bu kısa öykünün herhangi bir özel konusu yoktur. Ölen anaannelerinin gömülmesi sırasında evden başka bir yera gönderilen birkaç çocuğu anlatmaktadır. Onlar ne olduğunu anlamayacak kadar küçüktürler. Bu romanda körü körüne olan egoistçe günahsızlık ile ilgili düşüncelerin nerelere ulaşabileceğini görmek istedim.?

J. P. Sartre ise eleştirisinde, ?Ses ve öfkenin konusu zaman kavramından doğmaktadır. Quantin?in saati kırmızı simgeseldir ve saatsiz bir zamana götürmektedir. Saate bakmayı bilmeyen Canndy?nin zamanı da saatsizdir.? der.
Ses ve Öfke, bilinç akışı tekniğinin en iyi örneklerinden biridir. Romanda olay örgüsü karmaşıktır; ayrı parçalar ayrı zaman dilimlerine aittir, genel bir bakışla romanın sondan başa doğru olduğu söylenebilir. Kitap dört bölümden oluşmaktadır; ilk bölüm zihinsel engelli olan olan Benjy nin gözünden anlatılmıştır, ikinci bölüm ise Benjy’nin kardeşi Quentin’in intihar ettiği gün aklından geçenlerden oluşmaktadir, üçüncü bölümde 6 Nisan’da olanlar birinci kişi ağzından anlatılmıştır, dördüncü bölüm ise her şeyi bilen hikayeci tarafından anlatılmıştır. ilk iki bölümde şimdiki zaman için geçmiş zaman kullanılır ve diğer bölümlere göre okuyucuyu yorucudur. Faulkner’ın diliyle bir cam kırığı kadar keskin, bir öfke anı kadar yüksek sesli.Bilinç akımı tekniğini kullanan yazar olan William Faulkner romanlarında şiirin gücünden yararlanır. Eserlerinin büyük çoğunluğunu şiirsel bir üslupla yazan Faulkner; ?Herhangi bir yazar kendisini her şeyden önce bir şair olarak görmelidir? diyerek eserlerindeki şiirsel tutumunun gerekçesini izah eder.

Bu metinler, imge, simge ve çağrışımlarla oluşturulur. Düzyazı düzlemindeki anlatımlarına karşın şiirin doğasından beslenirler. Bu da anlatımın zenginleştirici yanıdır. Bilinç akımının en karakteristik özelliği budur zaten: yoğunlaştırılmış anlatım. Özleştirme, odaklaşma, öze bir katkısı olmayan her şeyden arınma.

Bir Eleştiri Yazısı
Ama insanoğlunun zamanı geleceksiz midir? Evet, çivinin, toprak yığınının, atomun zamanının sürekli bir şimdiki zaman olduğunu görüyorum. İnsan düşünen bir çivi midir acaba? Eğer insan evrensel zamana, bulutların ve gezegenlerin, üçüncü devir katlarının ve hayvan türlerinin zamanına, bir sülfürik asit banyosuna girer gibi dalmakla işe başlasa, sorun anlaşılacak. Ne var ki, an’dan an’a çalkalanan bir bilinç, önce bilinç, sonra zamansal’ dır: zamanın ona dışardan gelebileceğine inanıyor musunuz?

Bilinç, kendisini bilinç yapan hareketle zamanlaştığında ancak «zaman içinde» olabilir; Heidegger’in dediği gibi, bilincin kendisini «zamansallaştırması» gerekir. Bu durumda da, insanı her şimdiki zamanda durdurmaya ve onu «elinde varolan şeylerin toplamı» diye tanımlamaya iznimiz olamaz: bilincin yapısı, tersine, gelecek içinde kendi kendisinin önüne atılmasını zorunlu kılar; onun ne olduğunu ancak olacağı şeyle anlayabiliriz, şu andaki varlığında ancak kendi öz olanaklarıyla belirlenir bilinç: Heidegger’in «ihtimalin sessiz gücü» adını verdiği şey de budur işte.

İhtimallerden yoksun ve yalnızca geçmişte olduğu şeyle belirlenen Faulkner’ın insanını kendinizde bulamazsınız. Bilincinizi yakalamaya çalışın ve yoklayın onu, göreceksiniz ki boştur, ancak geleceği bulacaksınız orada. Tasarılarınızdan, bekleyişlerinizden hiç söz etmiyorum: ama geçerken yakalayıverdiğiniz davranış bile, sonuçlanmayı onun dışında, kendi dışınızda, daha – değil’ de tasarladığınız zaman anlam kazanır ancak. Dibini göremediğiniz ama görebileceğiniz, daha yapmadığınız bir hareketin sonunda olan – bu taş bile, alt yüzü görünmeyen (ama çevirebilirsiniz onu) şu beyaz yaprak ve çevremizdeki kalıcı ve yoğun bütün nesneler, en anlık, en yoğun özelliklerini geleceğe doğru uzatırlar. İnsan, elinde varolan şeylerin değil, daha elinde olmayan, ama sahip olabileceği şeylerin toplamı’ dır.

Ve biz gelecek içinde böylesine yüzdüğümüze göre, şimdiki zamanın sertliği yumuşamıyor mu bu oluşla? Olay, bir hırsız gibi atlamaz üzerimize, çünkü o, özü gereği, Olmuş-olan-Gelecek’ dir (Ayant été -Avenir). Ve geçmişin kendisini bile açıklamak istediğinde, tarihçinin görevi onun geleceğini araştırmak değil midir? Faulkner’ın bir insan yaşamında bulduğu saçmalığı, önceden kendisinin oraya koymuş olmasından korkarım. Yaşamın saçma olmadığı anlamına gelmez bu: ama saçmalık başkadır.

Faulkner’ın ve daha birçok yazarın, bu pek az romanesk ve pek az gerçek saçmalığı seçmelerinin nedeni nedir acaba? Bana kalırsa, bunun nedenini bizim bugünkü yaşayışımızın toplumsal koşullarında aramak gerekir. Faulkner’ın umutsuzluğu bana metafiziğinden önce geliyormuş gibi görünüyor: hepimiz için olduğu gibi, Faulkner için de geleceğin yolu tıkalıdır. Gördüğümüz, yaşadığımız her şey bizi: «Bu böyle sürüp gidemez,» demeye zorlamaktadır, oysa değişiklik kıyametten başka bir biçimde düşünülememektedir. Olanaksız devrimler çağında yaşamaktayız, ve Faulkner o olağanüstü sanatını, ihtiyarlıktan ve bizim boğuntumuzdan ölüp giden bu dünyayı anlatmaya kullanmaktadır.” J.P.Sartre, Temmuz 1939, de yayınları, 1967

Başlıca Karakterler
Jason Campson: Campson ailesinin reisidir. Alkolik, sorumsuz, zayıf karakterli bir insandır. Ailesine düşkün olmakla birlikte onlara bir hayrı dokunmaz.
Caroline Bascomb Campson: Jason’ in karışıdır. Ben­cil, yalnızca kendini düşünen, çocuklarıyla ilgilenmeyen bir kadındır. Evlatları arasında Jason’ı daha çok sevmektedir.Quantin Campson (3):Ailenin en büyük çocuğudur. Harward Üniversitesinde öğrenim görmektedir. Huzursuz, kendisine varlıkla ilgili sorular soran, cevaplar bulamayan bir kişidir. Sonunda intihara sürüklenir.
Candace Compson:Ailenin tek kız çocuğudur. Güzel, fedakâr bir kızdır. Aile içinde Caddy ismini kullanır.
Jason Compson:Üçüncü çocuktur. Kaba, paraya düş­kün, bencil bir insandır.
Benjy Compson: Ailenin son çocuğudur. Geri zekâlıdır. Kardeşi Caddy’ye aşırı düşkündür.Miss Quanten: Caddy’nin 17 yaşındaki havaî kızıdır. Ananesi, dayısı Jason ve Benjy ile yaşar. Güzel, asi, ahlaksız bir kızdır.
Maury Amca: Bayan Campson’ın erkek kardeşidir. İş­siz, zevkleri için yaşayan bir tiptir.
Dalton Arnes: Caddy’nin sevgilisidir. Romanda üstü örtülü olarak Miss Quanten’in babası olduğu anlatılır. Egoist, ahlaki değerleri olmayan bir kahramandır.
Herbert Head: Caddy’nin kocasıdır. Hilekâr, zengin biridir.
Dilsey: Compsonların zenci hizmetçisidir. Compson ailesini ayakta tutan bir kişidir.
Luster: Dilsey’in torunudur. Benjy’ye bakmaktadır. Gerald, Spoade, Shreve: Quanten’in arkadaşları.

KİTAPTAN BÖLÜMLER
7 Nisan 1928
Parmaklığın arkasında, sarmaşıkların arasından, vurduklarını görüyordum. Bayrağın olduğu yere geliyorlardı ve ben yürüdüm parmaklık boyunca. Dutun çevresindeki otların içinde aranıyor Luster. Bayrağı çıkardılar, vuruyorlardı. Sonra bayrağı yeniden diktiler, tablaya gittiler, vurdu, öteki de vurdu. Sonra yine vurdular ve ben yürüdüm parmaklık boyunca. Dutun oradan geldi Luster ve biz yürüdük parmaklık boyunca, vurdular ve biz durduk, parmaklığın arasından baktım, Luster aranıyor otların içinde.
?Buraya gel caddie1.? Vurdu. Çayırı geçip gittiler. Parmaklığa yapışmışım, bakıp duruyorum uzaklara gidişlerine.
?Bana bak,? dedi Luster. ?Hiç otuz üç yaşına basan bir adam yapar mı bunu. Bak, şehre gidip sana o pastadan da aldım. Kes şu ulumayı. Yardım et bana. Bulayım şu çeyreği de, tiyatroya gideyim bu gece.?
Kısa kısa vuruyorlardı, çayırın ortasında. Parmaklık boyunca yürüdüm bayrağın olduğu yere kadar. Aydınlık otların üstünde dalgalanıyordu ve ağaçların.
?Hadi,? dedi Luster. ?Artık baktık. Gelmiyorlar işte. Dereye dönelim de o kerata zenciler bulmadan biz bulalım çeyreği.?
Kırmızıydı, çayırın üstünde dalgalanıp duran. Sonra bir kuş vardı üzerine doğru inen. Luster fırlattı. Bayrak aydınlık otların üstünde dalgalanıyordu ve ağaçların. Parmaklığa yapışmışım.
?Kes şu ulumayı,? dedi Luster. ?Gelmiyorlar işte ben ne yapayım. Bak sesini kesmezsen annem sana doğum günü yapmaz sonra. Ben de ne yaparım biliyor musun. Hepsini yerim pastanın. Mumlarını da birlikte. Otuz üç mumu birden. Hadi derenin oraya gidelim de çeyreği bulayım. Belki toplardan birini de bulurum orada. İşte. İşte bak. Oradalar. İleride. Görüyor musun. Hadi yürü.? Parmaklığa geldi ve kolunu uzattı. ?Görüyorsun ya artık gelmiyorlar bu yana. Hadi yürü.?
Yürüdük parmaklık boyunca, bahçeye geldik, gölgelerimizin durduğu yere. Benim gölgem Luster?ın parmaklıktaki gölgesinden uzun. Kırık yerine geldik parmaklıkların ve arasından geçtik.
?Dur bir dakika,? dedi Luster. ?Takıldın yine çiviye. Geçemezsin bir türlü şu çiviye takılmadan.?
Caddy beni kurtardı ve sürünerek geçtik aradan. Maury Dayı kimse sizi görmesin demişti, biz de sürüne sürüne geçeriz aradan daha iyi, dedi Caddy. Eğil, Benjy. Bak işte böyle, görüyor musun. Eğildik ve geçtik bahçeden, çiçekler daladılar bizi ve hışırdadılar biz yürüdükçe. Toprak katıydı. Parmaklığa tırmandık, domuzlar homurdanıyor ve kokluyorlardı. Bugün canları pek sıkkın, içlerinden biri kesildi de, dedi Caddy. Toprak katıydı, basılmış ve düğüm düğüm.
Ellerini cebinden çıkarma, dedi Caddy. Donar sonra. Tam Noel zamanı ellerin donsun ister misin.
?Dışarısı çok soğuk,? dedi Versh. ?Çıkıp da ne yapacaksın.?
?Yine ne var,? dedi annem.
?Dışarı çıkmak istiyor,? dedi Versh.
?Bırakın çıksın,? dedi Maury Dayı.
?Çok soğuk,? dedi annem. ?Dışarı çıkmasın. Benjamin Kes artık.?
?Bir şey olmaz,? dedi Maury Dayı.
?Benjamin,? dedi annem. ?Uslu oturmazsan mutfağa atarım.?
?Annem bugün sokmayın diyor onu mutfağa,? dedi Versh. ?Bugün çok yemek varmış yapılacak.?
?Bırak çıksın, Caroline,? dedi Maury Dayı. ?Ne diye üzülüyorsun.?
?Öyle ya,? dedi annem. ?Alnımın kara yazısı. Bazen şaşıyorum da.?
?Biliyorum, biliyorum,? dedi Maury Dayı. ?Ama gücünü yitirmemen gerek. Sana bir toddy2 yapayım.?
?Beni daha kötüleştiriyor,? dedi annem. ?Bilmiyor musun.?
?İyi gelir,? dedi Maury Dayı. ?İyi sarıp sarmala da oğlum, biraz dışarı çıkart.?
Maury Dayı gitti. Versh gitti.
?Sus rica ederim,? dedi annem. ?Seni bir an önce dışarı çıkartmaya çalışıyoruz işte. Hastalanmanı istemem.?
Versh şosonumu ve paltomu giydirdi, kasketimi aldık ve dışarı çıktık. Maury Dayı yemek odasında şişeyi büfeye koyuyordu.
?Yarım saat kadar dışarda dolaştır oğlum,? dedi Maury Dayı. ?Avludan dışarı çıkmasın ha.?
?Baş üstüne,? dedi Versh. ?Zaten uzaklaştırmayız.?
Dışarı çıktık. Güneş soğuk ve parlak.
?Nereye gidiyorsun,? dedi Versh. ?Şehre gideceksen haber ver.? Hışırdayan yaprakların arasından yürüdü. Bahçe kapısı soğuktu. ?Ellerini ceplerinden çıkarma,? dedi Versh. ?Kapıya yapışırsa ellerin, ne yaparsın sonra. Neden evde oturup beklemiyorsun onları.? Ellerimi cebime soktu. Yaprakların içinde hışırdadığını duyuyorum Versh?in. Kokluyorum soğuğu. Bahçe kapısı soğuk.
?Bak birkaç ceviz var burada. Uuuuuu. Ağaca bak. Görüyor musun sincabı, Benjy.?
Sezinleyemiyorum hiç bahçe kapısını ama kokluyorum pırıl pırıl soğuğu.
?Ellerini cebine sok yine.?
Caddy yürüyordu. Sonra koşuyordu, okul çantası arkasından sallanıyor, hopluyor.
?Merhaba Benjy? dedi Caddy. Kapıyı açtı, içeri girdi, eğildi. Caddy yapraklar gibi kokuyordu. ?Beni karşılamaya mı geldin,? dedi, ?Caddy?ni karşılamaya mı geldin. Neden ellerini üşüttün bunun böyle, Versh.?
?Kaç kere söyledim çıkarma ellerini ceplerinden diye,? dedi Versh. ?İlle de kapıya yapışacak.?
?Caddy?ni karşılamaya mı geldin sen,? dedi, ellerimi ovuşturarak. ?Nedir o elindeki. Caddy?ne bir şey mi söyleyeceksin.?
Caddy ağaçlar gibi, uykumuz geldi dediği zamanki gibi kokuyordu.
Niye homurdanıyorsun, dedi Luster. Dereye gittiğimiz zaman görürsün yine onları. A bak. Al sana bir tatulda. Çiçeği verdi bana. Parmaklığın arasından geçtik. Tarlaya çıktık.
?Ne var,? dedi Caddy. ?Ne söylemek istiyorsun Caddy?ne. Onlar mı çıkarttılar bunu dışarı, Versh.?
?İçeride durmadı,? dedi Versh. ?Durmadı dinlenmedi dışarı çıkartılıncaya kadar, çıkınca doğru buraya geldi, kapının arasından bakmaya başladı.?
?Neyin var senin,? dedi Caddy. ?Okuldan eve döndüğüm zaman Noel mi olacağını sanıyordun. Hep bunu düşündün ha. Öbür gün Noel. Noel Baba gelecek, Benjy, Noel Baba. Hadi eve gidelim koşa koşa, ısınırız.? Elimi tuttu ve hışırdayan aydınlık yaprakların arasından koştuk. Basamaklardan çıktık koşa koşa ve girdik aydınlık soğuktan karanlık soğuğa. Maury Dayı şişeyi bir daha büfeye koyuyordu. Caddy?ye seslendi.
?Ateşin yanına götür onu, Versh. Ayrılma sen de Versh?in yanından,? dedi Caddy. ?Ben gelirim birazdan.?
Ateşe gittik. Annem ?Üşümüş mü, Versh,? dedi.
?Hayır,? dedi Versh.
?Paltosu ile şosonlarını çıkart,? dedi annem. ?Şosonlarını çıkartmadan sokmayın şunu eve diye kaç kere söyledim size.?
?Peki efendim,? dedi Versh. ?Kıpırdanma.? Şosonlarımı çıkarttı ve düğmelerini çözdü paltomun. Caddy dedi.
?Dur bakayım biraz. Versh. Bir daha dışarı çıkabilir mi, anne. Benimle birlikte gelsin olur mu.?
?O burada kalsın daha iyi,? dedi Maury Dayı. ?Bugün çok çıktı zaten dışarıya.?
?İkiniz de oturun içeride, bence daha iyi olur,? dedi annem. ?Hava da soğuyacak, diyor Dilsey.?
?Ama anne,? dedi Caddy.
?Saçma,? dedi Maury Dayı. ?Bütün gün okulda kapalı kız zaten. Temiz hava alsın biraz. Hadi durma burada, çabuk Candace.?
?Onu da bırakın gelsin benimle, anne,? dedi Caddy. ?Rica ediyorum, ağlayacak sonra biliyorsunuz.?
?Peki öyle ise ne diye yanında söylüyorsun,? dedi annem. ?Sen niye buraya girdin. Bir daha beni üzsün diye değil mi. Bugün evde değildin hiç. Otur burada da oyna onunla.?
?Bırak çıksınlar, Caroline,? dedi Maury Dayı. ?Azıcık bir soğuk ne yapar canım. Unutma, gücünü yitirmemen gerek.?
?Evet,? dedi annem. ?Kimse bilmez benim Noel?den ne kadar korktuğumu. Kimse bilmez. Üstelik dayanıklı kadınlardan da değilim ben. Keşke Jason?ın ve çocukların hatırı için biraz daha dayanıklı olabilseydim.?
?Sen elinden geleni yap ve onlar için üzülmemeye çalış,? dedi Maury Dayı. ?Haydi gidin ikiniz de. Ama çok kalmayın dışarıda, üzülür anneniz sonra.?
?Peki efendim,? dedi Caddy, ?Haydi Benjy. Bir daha dışarı çıkacağız.? Paltomu ilikledi, kapıya doğru gittik.
?Şosonlarını giydirmeden mi dışarıya çıkaracaksın çocuğu,? dedi annem. ?Hasta mı edeceksin, tam evin misafirlerle dolu olduğu bir sırada.?
?Unuttum,? dedi Caddy. ?Ben ayağında sandım.?
Geriye döndük. ?Dikkat etmelisin,? dedi annem. Sıkı dur sallanma dedi Versh. Şosonlarımı giydirdi. Bir gün göçüp gideceğim, o zaman siz bakacaksınız ona.? Haydi bassana dedi Versh. ?Hadi gel, öp anneni Benjamin.?
Caddy beni annemin oturduğu koltuğa götürdü. Annem yüzümü ellerinin arasına aldı, sonra göğsüne bastırdı:
?Zavallı yavrum benim,? dedi. Bıraktı sonra beni. ?Hadi bakayım yavrum, Versh?le sana emanet o.?
?Merak etmeyin,? dedi Caddy. Dışarı çıktık. Caddy dedi ki:
?Sen istersen gelme, Versh. Ben biraz oyalarım onu.?
?Peki,? dedi Versh. ?Bu soğukta dışarı çıkmak hoşuma gitmiyor, zaten.? Gitti ve biz holde durduk, diz çöktü Caddy, kollarıyla beni sardı, soğumuş aydınlık yüzünü benimkine dayadı. Ağaçlar gibi kokuyordu.
?Sen zavallı yavru değilsin. Öyle değil mi. Caddy?n var senin, değil mi. Yok mu Caddy?n senin.?
Kes şu vızıltıyı, burnunu çekmeyi de bırak, dedi Luster. Utanmıyor musun bu kadar gürültü patırtı etmeye. Arabalığı geçtik. Araba duruyordu orada. Yeni bir tekerlek takılmış.
?Gir içeri de annen gelinceye kadar kıpırdamadan otur,? dedi Dilsey. Arabanın içine itti beni. T. P.3 dizginleri eline aldı. ?Clare neden Jason yeni bir fayton almıyor bilmem ki,? dedi Dilsey. ?Bu şey bir gün altında dağılıverecek. Tekerleklerine bak şunun.?
Annem dışarı çıktı, vualetini indirerek. Elinde bir sürü çiçekler.
?Roskus nerede,? dedi.
?Roskus?un kolunu kaldıracak gücü yok bugün,? dedi Dilsey. ?T. P. arabayı pekâlâ sürer.?
?Ama ben korkarım binmeye,? dedi annem. ?Haftada bir gün bile bir arabacı bulamıyorsunuz bana. Çok bir şey istemiyorum ki sizden ben.?
?Siz de biliyorsunuz benim kadar Bayan Cahline, Roskus?un kötü bir romatizması var, daha çok çalıştırmıyor onu,? dedi Dilsey. ?Siz gelin binin şimdi. T. P. sizi Roskus kadar rahat götürür.?
?Korkarım,? dedi annem. ?Bebek de var yanında.?

(***)
“Tam dirseğimin altında yürüyor. Yürüdük. Evlerin tümü bomboş gibi. Görünürde tek bir can yok. Bir çeşit solunumsuzluk bu bos evlerde olan. Ama hepsi de bos olamazlardı ye. Duvarları söyle bir kesecek olursanız bir sürü çeşit çeşit odalar. Hanımefendi, sizin kızınız değil mi, rica ederim. Hayır, madam, Allah askina, sizin kızınız. Tam dirseğimin altında yürüyor, pırıl pırıl sımsıkı taranmış örgülü saçları, ve sonra son ev de bitiyor ve yol saparak kayboluyor gözden bir duvarın ötesinde, nehri izleyerek. Kadın kırık kapıdan çıkıyor, basında bir sal çenesinin altında düğümlü. Yol sapıyor, bos. Bir para buluyorum ve küçük kıza veriyorum. Bir çeyrek. Hosçakal, kardeş, dedim. Sonra koşmaya başladım.
Hızlı hızlı koştum, arkama bakmadan. Yolu sapmadan az önce arkaya baktım. Yolun ortasında, küçük bir insan sekli ekmeği kirli küçük entarisine sımsıkı yapıştırmış, gözleri hareketsiz ve kara ve dikili bana. Koşuyorum.
Yoldan dar bir sokak ayrılıyor. Dalıyorum ve biraz sonra yavaşlayıp hızlı yürüyüşe iniyorum. Dar sokak bina arkalarından geçiyor… boyasız evler, çoğunda neşeli ve garip renkli entariler asili, arkası çökmüş bir ahir sessiz sessiz çürüyor, budanmamış ve ot bürümüş, güneş ve arılar içinde pembe beyaz ve fısıltılı sıra sıra meyve ağaçlarının ortasında. Arkama baktım. Sokağın bası bostu. Biraz daha yavaşladım, gölgem de bana adımını uydurmuş basını çeke çeke, çiti saklayan otların arasından gidiyor.
Yol bir bahçe kapısına dayandı, otların içinde tükendi, yalnızca taze otların arasında sessizce gizlenen bir patika oldu. Bahçe kapısının üstünden bir odunluğa atladım ve geçtim ve başka bir duvara geldim ve o duvarı izledim, gölgem arkamda simdi. Asmalar ve sarmaşıklar vardı, bunlar bizim memlekette olsaydı hanımeli olurlardı. Geliyor ve geliyor özellikle alacakaranlıkta yağmur yağdığı zaman, hanımeli her yana sinmiş, sanki olmazsa olmazmış gibi yeterince dayanılmazmış gibi. Neden bıraktın onu öpsün diye öpsün
Ben bırakmadım zorladım onu beni görsün de öfkelensin dedim bundan ne çıkar? Elimin bıraktığı kırmızı iz kızın yüzünde beliriyor sanki elinizin altında bir ışık vuruyormuş gibi kızın gözleri parlıyor
Seni öpücük yüzünden tokatlamadım. On beş yasında kızın dirsekleri babam demişti sanki boğazında bir balık kemiği kalmış gibi yutkundun nen var ve Cadde masanın öteki ucunda bakmıyor bana seni tokatladım pis bir züppeye bıraktığın için bir daha bir daha mi simdi tövbe edersin artık. kızın yüzünde kırmızı elim beliriyor. Peki basının sürünmesine ne dersin simdi. Otlar çizik çizik etmiş etini acıtarak sürünen basını. Tövbe de bakayım tövbe de
Ben Natalie gibi pis bir kızı hiç öper miyim Duvar gölgeye girdi, ve sonra benim gölgem, yeniden aldatmıştım gölgemi. Sokak boyunca kıvrılan nehri unutmuşum. duvarı tırmandım. Ve sonra benim duvardan atladığımı seyrederken gördüm küçük kızı, ekmeği entarisine yapışık. Otların içinde durdum ve birbirimize bakıştık bir süre.

Kitabın Künyesi
Ses ve Öfke
Yazar: William (Cuthbert) Faulkner
Çeviren: Rasih Güran
YKY’de 1. Baskı: Kasım 2004
YKY’de 7. Baskı: Ocak 2010
Sayfa: 294

William (Cuthbert) Faulkner’in Yaşam Öyküsü
Amerikan edebiyatının en büyük yazarları arasında sayılan William Faulkner, 1897?de Misisipi Eyaleti?nin New Albany kasabasında doğdu. Büyük dedesi İç Savaş?ta Güney ordusunda görev almış bir albaydı ve Faulkner Güneyli olmanın ?gururu? ile büyütüldü. Dedesinin bir yazar olmasının da etkisiyle küçük yaşta edebiyata ilgi duyan Faulkner, iyi bir eğitim almadı belki, ama kendini yetiştirmeyi başardı. I.Dünya savaşına katılıp döndükten sonra kısa bir süre Misisipi Üniversitesi?ne devam etti, ancak okulu bırakmak ve çalışmak zorunda kaldı. Edebiyata 1924?te ?Marble Faun? adlı şiir kitabıyla başlayan Faulkner, önemli bir yazar olan Sherwood Anderson?la tanıştıktan sonra romana geçti ve 1926?da savaşın sillesini yiyen kendi kuşağını (?yitik kuşak?) anlattığı ?Soldier?s Pay?i yayınladı. Bu tarihten sonra kendini bütünüyle edebiyata veren Faulkner, 1942?ye kadar on iki roman tamamlayıp Holywood için senaryolar da ürettiyse de, geçimini temin etmek için boyacılıktan tutun da marangozluğa, profesyonel golfçuluğa, itfaiyede gece nöbetçiliğine kadar çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalmıştı. Bir ara içki kaçakçılığı bile yaptı Faulkner. sonunda Holywood?da maaşlı senarist oldu. 1946?da ?The Portable Faulkner? adlı kitabının yayımlanması, yeniden hatırlanmasına ve eki kitaplarının birbiri ardına yeniden ele alınmasına neden oldu. 1949?da Nobel Edebiyat Ödülü?ne değer görüldü. 6 Temmuz 1962?de yine Misisipi?de -Oxford kasabasında- öldüğünde, 20.yüzyılın ilk yarısında büyük bir çıkış yaşayan Amerikan romanının altın çağı da sona eriyordu.

Kitabın Çevirmeni Rasih Güran Hakkında Bilgi
1912 doğumlu bu parlak insan, Nâzım Hikmet?in kardeşi gibi sevdiği ve güvendiği arkadaşlarından biri olmuştur. Çağdaş resim sanatımızın önde gelenlerinden Nazmi Ziya?nın (1881-1937) yeğeni olan Rasih Güran, 4 Ocak 1936 günü, Nâzım Hikmet?i Nazmi Ziya?yla buluşturup onun bir portresini yapmasını sağlamıştır. Bu tablo bugün, Piraye Koleksiyonu arasında korunmaktadır. Nâzım?ın Bursa Cezaevi?nden Piraye?ye ayrılmak isteğini bildiren mektubu Rasih Güran elden götürmüştir. Sosyalist düşünceye inanmış, Türkiye Komünist Partisi?ne üye olmuştur.
Rasih Güran, yetmişli yılların başında kanser kuşkusuyla hastaneye yatırıldığında öleceğini öğrenmekten mutlu olmuştur. Yalanla dolu bu dünyada yaşamak için bir neden bulamamaktadır. Hastanede yapılan tetkikler sonuçlanmış, kanser olmadığı anlaşılmıştır. Mutlu haberi alan Rasih Güran, hastane odasının balkonundan kendini aşağı atıp hayatına son verir. (Kaynak: Turgay Fişekçi, 22 Ocak 2009 – Cumhuriyet)
Ağırlıklı olarak çevirmenlik yaptı. 1970 yılı civarında intihar etti.
Çevirdiği kitaplar: John Steinbeck, Gazap Üzümleri (1961); John Steinbeck, Pippin IV?ün Kısa Süren Salatanatı (1963); William Faulkner, Ses ve Öfke (1965); John Cruickshank, Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı (1965); Aleksandr Kerenski, Kerenski ve Rus İhtilali (1967); John Read, Dünyayı Sarsan On Gün (1967); John Steinbeck, Bitmeyen Kavga (1967); William Lawrence Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu, Yükselişi ve Çöküşü (1968?); Isaac Deutscher, Troçki (1969); Norman Mailer, Çıplak ve Ölü (1970?).

Ses ve Öfke – William Faulkner” üzerine bir yorum

  1. Güzel bir metin olmuş.Ancak hangi akıllı bu kitabı 100 temel eser arasına koymuş çok merak ettim.Anlaşılması oldukça zor bir roman.Sanırım 100 temel arasına alırken bürokratlar hiç okumamışlardır bunu.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Veba – Andreas Frangias ‘Dün karanlıktı; ya gelecek!’

Veba deyince, edebiyat tarihinde ilkin Albert Camus'nün yapıtı akıllara geliyor. Ancak aynı adlı bir eser daha var;  o da Andreas...

Kapat