Felsefenin Temel İlkeleri 18. Ders: Kapitalist toplumun çelişkileri. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır. Georges Politzer (1903-1942), insanlık düşmanı Naziler tarafından 23 Mayıs 1942’de kurşuna dizilerek katledildi.
Onsekizinci Ders: Kapitalist Toplumun Çelişkileri
I . Kapitalist üretim ilişkileri: kapitalist üretim ilişkilerinin özgül çelişkisi.
II . Kapitalist toplumda zorunlu uygunluk yasası.
a) a) Kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki uygunluk.
a) b) Kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasında çatışma.
III . Proletaryanın sınıf savaşımı, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkinin çözülmesi yöntemi.
IV . Vargı.
I. Kapitalist Üretim İlişkileri: Kapitalist Üretim İlişkilerinin Özgül Çelişkisi
Stalin, feodal toplumu izleyen kapitalist toplumun ayırıcı özelliklerini belirtirken şöyle yazıyor:
“Kapitalist düzende, üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti, üretim ilişkilerinin temelini oluşturur: üreticiler, ücretli işçiler, mülk değildir artık; kapitalist, üreticileri, yani ücretli işçileri ne öldürebilir, ne de satabilir, çünkü onlar her türlü kişisel bağımlılıklardan kurtulmuşlardır; ama üretim araçlarından yoksundurlar ve açlıktan ölmemek için emek- güçlerini kapitaliste satmak ve sömürünün boyunduruğuna katlanmak zorundadırlar.”[45]
Bir başka deyişle, kapitalist ilişkiler, sömüren sınıfın (sayfa 362) (kapitalist burjuvazinin) çıkarı ile sömürülen sınıfın (proletaryanın) çıkarı arasındaki temel çelişkiyi içerir. Bu çelişki, kapitalizmin özgül çelişkisidir. Kapitalist burjuvazinin varlığının ve gönenç içinde gelişmesinin, proleterlerin ücretli emeğinden başka kaynağı olamayacağına göre, bu çelişki, kapitalizmi oluşturur.
O halde, sınıf savaşımının kapitalizmden ayrılmaz bir şey olduğu anlaşılıyor. Sınıf savaşımı, kapitalist üretim ilişkilerinin iç çelişkisini, insanın insan tarafından kapitalist sömürüsünü ifade eder. Kapitalist üretim ilişkileri -bizzat feodal toplumun bağrında- şekillenir şekillenmez, burjuvazi ile proleterler arasında sınıf savaşımı da ortaya çıkar.[46] Bu savaşım, kapitalizmin bütün tarihi boyunca sürer.
Kapitalist üretim ilişkilerinin tahlili, onların zorunlu sonucu sınıf savaşımı olan özgül çelişkisinin niteliğini kesinlikle saptamamızı sağlayacaktır.
Zanaatçı, kendisine gerekli maddi servetleri satın alabilmek için ürünlerini satıyordu; kapitalist, imal edilmiş ürünleri satmak üzere hammaddeleri satın alır. Zanaat üretiminin amacı tüketimdir; kapitalist üretimin amacı kârdır. Dolaşımın bu yeni biçiminde: daha çok para yaratmak için para yatırmak biçimindeki dolaşımda, para, sermaye haline dönüşür: para dolaşımının ilk biçiminden sermaye dolaşımı biçimine geçiş, üretim araçları özel mülkiyetinin bulunduğu yerde her zaman olanaklıdır, tıpkı feodal düzende olduğu gibi. Bu, kapitalizmin feodal düzen içinde doğmuş olmasını açıklar.
Ama, işlemde, bir kârın gerçekleşebilmesi için, kapitalistin, pazarda, tamamıyla kendine özgü bir özelliği, kendini yenilemek için gerekli olandan daha fazla değer üretme gibi bir özelliği olan bir meta bulması gerekir; ve kapitalistin böylece üretilen değer fazlasına elkoyması gerekir. (sayfa 363)
Kapitalist için o kadar ilgi çekici olan bu meta nedir? Bu meta, besbelli ki, işçinin emek-gücüdür, çünkü emekten başka değer üretebilecek hiçbir şey yoktur.[47]
“Emek-gücü … sözünden insanın, kendisinde bulunan ve hangi türden olursa olsun bir kullanım-değeri üretirken harcadığı zihinsel ve fiziksel yeteneklerin bütünü anlaşılmalıdır.”[48]
Kapitalistin üretilen bu değere sahip çıkabilmesi için ne gerekir? Bütün üretim araçlarına sahip olması.
İnsanın emek-gücünün bir meta haline gelmesi insanların kendi kendilerini pazarda satacak duruma gelmeleri için ne gerekir?
İlkin, bu emek-gücünün tamamıyla o insanlara ait olması, yani insanların serflik bağlarından kurtulmuş olmaları; ikinci olarak da pazarın: alım ve satımın, meta üretiminin varlığı; üçüncü olarak, insanların emek-güçlerinden başka satacak bir şeyleri olmaması, yani kendilerinin hiçbir üretim aracına sahip olmamaları gerekir. Böyle insanlar, yani proleterler, gerek feodal düzenin iktisadi parçalanması sonucu olarak, gerek meta üretiminde hüküm süren rekabetin, meta üretiminin gelişmesinin ta başından beri küçük zanaatçıları, küçük tacirleri yıkıma sürükleyen rekabetin sonucu olarak mevcuttur. Öte yandan, bilisiz serflerden daha gelişmiş ve yeni tekniklerden yararlanmayı bilen özgür emekçileri kullanmakta çıkan olan kapitalist, serflerin özgür olma savaşımını bütün olanaklarıyla destekler.
Burada, aynı zamanda, kapitalizmin, öncülüğünü yaptığı “özgürlük”ün kökenini ve niteliğini de kavrıyoruz; bu, kapitalist için ticaret ve girişim özgürlüğü, proleter için ise kapitalistin yanında iş edinme özgürlüğüdür.
O halde, iş verme, proleterin emek-gücünü satın almaktan başka bir şey değildir. Ama ödeme nasıl olacaktır? Bütün metalar gibi, emek-gücünün değeri de, üretimi için (sayfa 364) gerekli-emek miktarı ile, onun iyi durumda tutulması için, yenilenmesi için gerekli ürünlerin değeriyle, proleterin yaşaması, çocuklarının büyümesi ve onun yerini alması için gerekli ürünlerin değeriyle belirlenir. Bu değer, işgünü süresi içinde, emekçi tarafından üretilen değerden çıkartıldığı için, fazlalığın hepsi, yani artı-değer sermayeyi artıracaktır: birinci bölüm, ücrette ifadesini bulur; ikinci bölüm ise kârı doğurur.[49] Bunun içindir ki, kapitalistin bütün çıkarı işgününü uzatmakta, proleterin çıkarı ise, bunu kısaltmaktadır. Eğer emekçinin emek-gücünün iyi durumda tutulması ve sürdürülmesinin gerektirdiğine eş bir değer üretmek için üç saat gerekiyorsa ve işçi sabah saat 6’da çalışmaya başlıyorsa, saat 9’dan itibaren kapitalist için çalışıyor demektir. Eğer, kesintisiz çalışarak, saat 14’te bitiriyorsa, 5 saat kapitalist için çalışmıştır; ama eğer saat 19’da çalışmayı bırakıyorsa (hep kesintisiz bir çalışma düşünüyoruz) 10 saat kapitalist için çalışmış oluyor. Şu halde, 8 saatlik bir işgünü ile 13 saatlik bir işgünü (ki bu, kapitalizmin başlangıcında çok görülen bir şeydi) arasında kapitalistin kârı iki katına çıkıyor. Ücrete gelince, o hep aynı kalıyor: ücret, emek-gücünün iyi durumda tutulması, emek-gücünün sürdürülmesi için gereken değerle, üretilmesi için üç saatin yeterli olduğu değerle saptanılmıştır. Elbette ki, kapitalist, ücreti günün sonunda, kendi talep ettiği iş bittikten sonra ödeyerek, bu olguyu gizler. Demek ki proleter, açlıktan ölmemek için, eğer ücretini almak istiyorsa, saptanılan bütün zaman içinde çalışmak zorundadır.
Bir başka deyişle, kapitalist, proleterin asgari maddi gereksinmelerinin en dar anlamda, ancak eşdeğerini temsil eden bir ücret karşılığında, bu proleterin emeğinin ürünlerine elkoyar. İşgünü, gerekli emek-zamanı ve bedava (sayfa 365) emek-zamanı [artı-emek-zamanı] olarak bölünür.
Kapitalizmde, demek ki, feodal düzende ve kölelikte de olduğu gibi, ödenmemiş emeğe özel olarak sahip çıkma durumu vardır; ama proleter, bu sömürünün içyüzünü hemen bulamaz, çünkü çalışmasının tüm karşılığının, işgününün sonunda kendisine ödendiği sanısındadır. Serf kendi özel ekonomisinin ürünlerine sahip bulunuyordu ve bir şu kadar gün bedava olarak feodal için çalıştığını biliyordu. Modern proleter, köle gibi, “özgürlüğü”, yani kendi emek-gücünü satma yetisi bir yana hiçbir şeye sahip değildir. Köleyi efendisi besliyordu: kapitalist, proletere, ücret şeklinde, beslenmesi için bir asgariyi verir, ve hatta bazan, verdiğini, kantinde ve ayrıca mesken bedeli şeklinde hemen hemen tümden geri alır: kapitalizm, tamıtamına ücretli köleliktir.
Bu tahlil, kapitalistin ve proleterin çıkarlarının temelden uzlaşmaz olduklarını, kapitalizmin içinde kendisinden ayrılmaz bir çelişki bulunduğunu ve bu çelişkinin kapitalist üretim ilişkilerinin özü olduğunu söylemekte haklı olduğumuzu saptamamıza olanak sağlar.
Burada şu sonuca varılıyor: sınıflararası işbirliği ve sermaye-emek ortaklığı fikri (ki bu, birbirine karşı sınıflararasında bir hakem olarak kendini ortaya koymaktadır), kapitalistin hizmetinde bir silahtır. Proleteri, çıkarlarını savunma savaşımından döndürmek amacını güder. Kapitalist sömürü, Papalık Genelgelerinde ileri sürüldüğü gibi, “kötü patronların bir yolsuzluğu, aşırılığı” sonucu değildir, “iyi” kapitalizm yoktur, çünkü her kapitalizm sömürücüdür. Bir yandan kapitalizmi, yani üretim araçlarının özel mülkiyetini sürdürmeyi isterken, proletaryayı ve kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmanın sözünü etmek, dünya ile alay etmektir. Proletaryayı ortadan kaldırmak için kapitalizmi ortadan kaldırmak gerekir.
Bu gözlemler, kapitalizmi, devrimci sınıf eylemi ile yok etmeyi değil de, düzeltilmiş ve iyi huylu, uslu bir kapitalizm çerçevesi içinde “işçi sınıfının kaderini iyileştirme”yi düşünen Proudhon’un burjuva “sosyalizm”i için geçerlidir.[50] (sayfa 366)
Tahlilimizin vardığı bir başka sonuç sınıf savaşımı, Karl Marx’ın uğursuz bir buluşu değildir. Sınıf savaşımı, insanların iradesinden bağımsız olarak mevcuttur ve işte bunun içindir ki, proleterler varlıklarını ancak sömürücüye karşı savaşımla sağlamlaştırabilir, güven altına alabilirler. Eğer proletarya, ücretler uğruna savaşımını durdursaydı, kapitalist burjuvazi, onu hayvanlık derekesine yakın bir duruma düşürürdü.
Bununla birlikte, sermaye ile emek arasındaki çelişkinin, kapitalizmin başlangıcından beri varolan tek çelişki olmadığına dikkati çekmek de yerinde olur. Kapitalizmde, ayrıca rekabet, kapitalistler arasındaki savaşım da vardır. Ama, rakip kapitalistler arasındaki çıkar çelişkisi temel bir çelişki değildir; bu, kapitalizmin özgül çelişkisine, sömürücü kapitalist ile sömürülen emek arasındaki çelişkiye bağlıdır, özgül çelişkinin altında yeralır: gerçekten bu son çelişki olmasaydı, kapitalizm de olmazdı. Onun için kapitalist düzende üretimde anarşi yasası, temel olan artı-değer yasasına bağımlıdır, ona göre ikincil bir önem taşır.

II. KAPİTALİST TOPLUMDA ZORUNLU UYGUNLUK YASASI

Kapitalist üretim ilişkilerini incelemiş bulunuyoruz: bu incelemeyi, kapitalist üretim ilişkilerinin iç çelişkisini, kapitalizmin özgül çelişkisini tahlil ederek yaptık.
Bu inceleme, kapitalist toplumda, toplumların temel yasasının, üretim, ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki zorunlu uygunluk yasasının ne gibi bir uygulanış alanı bulduğunu anlamamızı sağlayacaktır.
Bir ilk dönemde, kapitalizmin özgül çelişkisinin zorunlu (sayfa 367) uygunluk yasasının işleyişine ve bu bakımdan üretici güçlerin atılımına elverişli koşulları nasıl yaratmış olduğunu göreceğiz. Sonra, bir ikinci dönemde, kapitalizmin özgül çelişkisinin, zorunlu uygunluk yasasının işleyişine elverişli olmayan koşulları yarattığını göreceğiz: bu duruma geldikten sonra üretim ilişkileriyle üretici güçler arasında çatışma vardır: böylece üretici güçlerin gelişmesi engellenmiş olur.

a) Kapitalist üretim ilişkileriyle
üretici güçlerin niteliği arasında uygunluk.

Bundan önceki dersimizde gördük ki, burjuva sınıf, feodal toplumun bağrında oluşmuştur. Ama, çıkarları yeni üretici güçlerin (manüfaktürler, fabrikalar…) atılımına bağlı bulunduğu için, burjuvazi, ancak, yeni üretici güçlerle uyum halinde bulunmayan ve bunun için de zorunlu uygunluk yasasının işleyişine engel oluşturan feodal üretim ilişkilerine karşı savaşım içinde gelişebilirdi.
Burjuva demokratik devrimin rolü, kesin olarak, feodalitenin tasfiyesini sağlamak oldu. Burjuvazinin zaferiyle kapitalist üretim ilişkileri üstün geldiler.
Böylece, yeni üretim tarzının, üretimin gelişmesinin gereklerine tamamıyla uygun düştüğü tarihsel bir dönem açılmış oldu. Feodal toplumun kösteklediği zorunlu uygunluk yasası, böylece kapitalist toplumda bütün gücünü yeniden kazandı.
Kapitalist ilişkilerin bütün öteki üretim ilişkileri biçimleriyle bağdaşmazlığını gözönünde bulundurmak, yerinde olur. Kâr üzerine dayandığı için kapitalizmin hep daha çok ve daha ucuz üretim yapmakta çıkarı vardır: o halde durmadan üretim süresini azaltan yeni üretici güçleri biraraya getirmesi ve her yola başvurarak yeni pazarlar ele geçirmesi gerekir. Ama böylece gerçekleşen kâr, ancak, kendisi de yeni girişimlere, sanayi, ticaret ve tarım girişimlerine yatırıldığı takdirde daha büyük bir kâr yaratabilir: onun içindir ki, kapitalist mülkiyet, zorunlu olarak, istisnasız bütün üretim araçlarına (sayfa 368) yayılmalıdır. Bu yüzden, kapitalizm, kendi yanında başka hiçbir üretim biçiminin varlığını sürdürmesine izin veremez. Bütün ulusa ve bütün diğer ülkelere yayılmak zorundadır. Daha başlangıcında, kapitalizm, evrensel bir egemenliğe adanmıştır.
“Burjuvazi, üretim araçlarını, ve böylelikle üretim ilişkilerini ve, onlarla birlikte, toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin varolamaz. Daha önceki bütün sanayici sınıflarının[51] ilk varlık koşulu, bunun tersine, eski üretim biçimlerinin değişmeksizin korunmasıydı. Üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki düzenin kesintisiz bozuluşu, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik, burjuva çağı bütün daha öncekilerden ayırdeder. Bütün sabit, donmuş ilişkiler, beraberlerinde getirdikleri eski ve saygıdeğer önyargılar ve görüşler ile birlikte tasfiye oluyorlar, bütün yeni oluşmuş olanlar kemikleşemeden eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lanetleniyor, ve insan, kendi gerçek yaşam koşullarına ve hemcinsiyle olan ilişkilerine sonunda ayık kafa ile bakmak zorunda kalıyor.”[52]
Bunun sonucu olarak üretici güçler, şaşılacak bir atılım, bir ilerleme gösterirler. Bu, kapitalizmin, üretici güçleri sınırsız bir şekilde geliştirebileceğini düşündüğü çağdır. Bu, burjuva çerçeve içinde sonsuz “ilerleme” ve uygarlığın son ve tamamlanmış biçimi olarak sunulan kapitalizmin sonsuzluk inancının başlangıcıdır. Bu çağ, burjuva iktisatçıların, kapitalist üretimin uyumlu bir şekilde çelişkisiz geliştiğine inandıkları çağ, yani “iktisadi uyumlar” çağıdır.
O dönemin kapitalistleri toplumun çıkarlarına hizmet etmek, tüketim mallarını artırmak ve herkese iş vermek bilincine sahiptirler. Kapitalistlerin “toplumsa1” kaygıları, aralarından bir kısmı için, bizzat üretimin gelişmesiyle toplumsal dertlere çare bulmayı ve böylece kapitalist düzeni ve burjuva toplumu sağlamlaştırmayı ummaktan ibarettir. Herkesi mal (sayfa 369) sahibi yapmak, işte o zamanın burjuva reformcularının ülküsü. Proletaryasız bir burjuvazi istiyorlar. İşte böyle tutucu bir insan sevgisi, sayısız hayırsever demeklerini doğurmuştur.
Bu ideoloji, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetinin bu dönemde üretime son derecede elverişli olduğu olgusunu yansıtır.
“Burjuva devrimi izleyen dönemde, burjuvazi, feodal üretim ilişkilerini yıktığı ve burjuva üretim ilişkilerini kurduğu zaman, kuşkusuz, burjuva üretim ilişkilerinin üretici güçlerin niteliğine tamamen uygun olduğu devreler olmuştur. Aksi halde, kapitalizm, burjuva devrimden sonra hızla gelişemezdi.”[53]
Kapitalist üretim ilişkileri o zaman, üretici güçlerin coşkunca gelişmesini daha da hızlandıran başlıca güçtü.
Oysa, bu dersin birinci kesiminde gösterdik ki, kapitalist ilişkiler, sömürü ilişkileridir. O halde, üretici güçler, kapitalist düzende artabiliyorlarsa, sömürü sonucu olarak artabilmektedirler. Üretimdeki atılımın koşulu, insan emeğinin yaratabildiği, ve burjuvazinin kendine malettiği ek değerin, artı-değerin varlığı olmuştur. Öyleyse, kapitalizmin gelişmesini sağlayan, proleterlerin sömürülmesidir. Erkekleri, kadınları, çocukları yiyip bitiren korkunç bir yoksulluk pahasına, modern uygarlığın harikalarını yaratmış ve kapitalist burjuvazinin, büyük zenginlik ve iktidarını üzerlerine oturttuğu üretici güçlerin şaşılacak gelişimini sağlamış olanlar modern proleterlerdir.[54]
Başka bir deyişle, kapitalist toplumda, üretim, kapitalist kâra bağımlıdır; işçi sınıfının sömürülmesini içerir.
O halde, kapitalizmin özgül çelişkisinin -sömüren sınıf ile sömürülen sınıf arasındaki çelişkinin- zorunlu uygunluk yasasının işleyişine elverişli, buna göre de, üretici güçlerin (sayfa 370) atılımına elverişli koşulları yarattığını söylemek doğrudur.
Şimdi aynı çelişkinin, ikinci bir dönemde (1840’larda başlayan dönemde) nasıl ters bir sonucu olduğunu göreceğiz.

b) Kapitalist üretim ilişkileri ile
üretici güçlerin niteliği arasında çatışma.

Yükseliş döneminin kapitalistleri, üretici güçleri sınırsız bir şekilde geliştirebileceklerini, sanayinin bütün kötülüklerini gideceklerini ve bütün sorunları çözeceklerini sanıyorlardı. Gelişmesinin zorunlu olarak bir sınırla karşılaşacağını ve bu sınırın bizzat kapitalizm olacağını akıllarından geçirmiyorlardı. Nasıl ki, mikroskop merceklerinin büyütüşü, daha ötesinde artık görmeyi engelleyen ve klasik mikroskobun bütün ilerlemesini önleyen yeni optik olayların oluştukları bir sınır tanırsa, nasıl ki, uçakların hızının artışı ses hızına ulaştığında yepyeni olaylar doğuruyorsa, aynı biçimde, üretici güçlerin -daha önce gördüğümüz gibi kapitalizmin olanaklı kıldığı- artışı, bir noktadan sonra, bizzat kapitalizme karşı dönmek zorundadır, çünkü, doğada ve toplumda, diyalektik böyledir. Kapitalizmin kendisi de bir “ses duvarı”na çarptı: bunlar iktisadi bunalımlar oldular.[55] Bunların temeli nedir?
Üretici güçlerin daha önce görülmemiş bir biçimde gelişmesiyle kapitalizm, pazara her gün daha çok artan miktarlarda ve daha düşük fiyatla meta sürecek durumdadır; böylece rekabeti ağırlaştırır, güçleştirir; küçük ve orta özel mülk sahipleri kitlesini yıkıma sürükler. Bir yandan büyük çoğunluğun yoksulluğu yaygınlaşırken (orta sınıfların, köylülerin vb. yoksullaşması), zenginlik, küçük bir grup kapitalistin (tekelcinin) elinde toplanır. Sermaye, sömürücü bir azınlığın elinde toplandıkça, sayıca önemleri durmadan artan bütün bu yoksullaşan tabakaların satınalma gücü görünür bir biçimde azalır, pazar daralır, alışveriş durgunluğu kendini gösterir, çünkü, nüfusun çoğunluğu tüketimini asgariye (sayfa 371) indirir. Üretim ile tüketim arasında dengesizlik gitgide daha çok belirginleşir; bu, kapitalistlerin “aşırı-üretim” dedikleri şeydir, bunalımdır.
Kapitalizmin temeli, kâr yarışı, kendi karşıtını yaratır: kârın duraklaması. Ve toplumun çoğunluğu, satınalma olanağından yoksun bulunduğu geçim araçlarını üretmiş olmaktan dolayı yoksulluk içindedir: bu, bolluk içinde yoksulluktur.
Marksist ekonomik tahlil gösterir ki, üretimle tüketim arasındaki denge, tüm toplumsal üretimin uyumlu bir biçimde gelişmesi, ancak, tüketim maddelerinde olduğu kadar üretim araçlarında da toplumun gereksinmelerinin tüm olarak dikkate alınması halinde gerçekleşebilir. Ama, mademki, kapitalistin kendi özel çıkarından başka, kendisi de pazarın perspektiflerince belirlenen kârından başka amacı yoktur, bütün bu gerekleri nasıl dikkate alabilir? Kapitalist düzende üretim, herkesin gereksinmesine değil, kapitalist azınlığın kârına bağımlıdır. O halde, kapitalizmde, üretimi uyumlu bir biçimde geliştirmek olanaklı değildir; üretimin, kaçınılmaz olarak, anarşik bir niteliği vardır.
Görüyoruz ki, iktisadi bunalımların temeli, son tahlilde, özel kapitalist çıkarlarla, toplumsal üretimin gerekleri arasındaki çelişkidir. Kapitalizm, üretici güçleri geliştirerek zanaata özgü üretim bölünmelerine son verdi. Kapitalistler arasındaki amansız rekabet, 20. yüzyılın başlarında zayıfların daha kuvvetliler tarafından yutulmasına neden oldu: tekeller, ağlarını bir ülkenin sınırlarının ötesine genişleten çok güçlü iktisadi feodaliteler, böyle oluşur (örneğin: petrol kralı Rockefeller’in denetlediği Standard Oil Company tröstü).[56]
Bu evreye ulaşmış olan kapitalizm, çeşitli sanayi kollarının tümünü, hammaddelerin çıkarılmasından son şeklini almış ürüne kadar, tek bir bütün haline getirir; dev tröstler, (sayfa 372) bir ülkenin ya da giderek birçok ülkenin tüm ekonomisini, sanayisini, ticaretini, tarımını denetlerler. Üretimin yürümesi için gerekli muazzam sermayeleri ellerinde bulunduran bir mali oligarşi (finans oligarşi) ekonomiyi buyruğu altında tutar.
Böylece, kapitalizmin gelişmesi, onu, toplum yaşamının bütün yönlerine nüfuz etmeye götürür. Bankalar, tröstler, karteller, üretimin çeşitli ko1ları arasında sıkı bir bağımlılık durumu yaratırlar. Tüm üretim süreci, toplumsal bir nitelik alır.
Peki bu dehşetli yoğunlaşmadan kim yararlanır? Büyük üretim araçlarına sahip olan bir avuç kapitalist. Üretim gittikçe daha toplumsallaşır, ama asalak bir azınlığın çıkarı lehinde olmak üzere. Bu azınlığı oluşturan rakip tekeller, hem emekçi yığınların sırtından, hem de daha zayıf kapitalistlerin zararına olarak, azami kârı elde etmeye çalışırlar. Azami kâra sahip çıkmak; bu onlara göre, genişlemelerini belirleyen nesnel bir zorunluluktur. Bugünkü kapitalizmin temel yasası budur.
“Bugünkü kapitalizmin temel ekonomik yasasının belli-başlı çizgileri ve gerekleri aşağıyukarı şu şekilde ifade edilebilir: belirli bir ülke halkının çoğunluğunu sömürerek, iflasa sürükleyerek ve yoksullaştırarak; diğer ülkelerin ve hele geri kalmış ülkelerin halkını boyunduruk altına alarak ve sistemli bir şekilde talan ederek; ve ensonu savaşlarla ve en yüksek kârlar sağlamak için ulusal ekonomiyi askerileştirerek, azami kapitalist kârı sağlamak.”[57]
Kapitalist kâr yarışının kaçınılmaz sonucu, yığınların artan yoksulluğu, duyulmamış bir zorbalık kudurganlığıdır. Kore savaşı, bu şekilde Amerikan kapitalizminin büyük sanayicileri tarafından başlatıldı: kapitalistler, kazançlarını zarara uğratacak olan bunalımın geleceğinden korktuklarından, savaşta, bol bir siparişler kaynağı, kârlı bir pazar aramakta duraksamıyorlar. “Bizim gönencimiz, bir savaş (sayfa 373) gönencidir” diye sıkılmadan itiraf ediyordu Başkan Eisenhower.
Dernek ki, kapitalizm, bugünkü evresinde, halklara karşı sürekli olarak saldırgan dururnundadır: emperyalizmdir bu.
Ama, kapitalizmi oluşturan çelişkiyi, sömürücü sınıfın çıkarları ile tüm toplumun çıkarları arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmak, kapitalistlerin elinde değildir. Burjuvazi, bu çelişkiyi saptasa bile kendi sınıf çıkarlarını feda etmeyi, kârlarından vazgeçmeyi göze alamaz. Onun için de, kendi çıkarlarının gerektirdiği biçimde üretici güçleri sınırlandırmaya çalışır. Böylece, kapitalist üretim ilişkilerini, onları tehlikeye atan üretici güçlerin atılımına karşı korur.
Kendisine musallat olan bunalımlardan bunalmış durumda bulunan kapitalizmin, üretici güçlerin gelişimini kösteklediğini gösteren örnekler pek çok çoğaltılabilir: yeniden el işine dönmek, sistemli olarak kötü kaliteli eşya yapımı, beratların ıskartaya ayrılması, laboratuarlar için gerekli kredilerin azaltılması ya da kaldırılması vb.. Kapitalist üretimin bütün alanlardaki durgunluğu bu şekilde açıklanır.
Kapitalizmin durumunu nitelendirirken Stalin şöyle diyor:
“Ama, üretici güçleri çok büyük ölçülerde geliştirmiş olması yüzünden, kapitalizm, kendisinin de çözemeyeceği çelişkilere gömülmüştür. Kapitalizm gitgide daha büyük miktarlarda meta üreterek, ve bu metaların fiyatını düşürerek, rekabeti ağırlaştırır, küçük ve orta özel mülk sahibi yığınını yıkıma uğratır, onları proleter durumuna düşürür, satınalma güçlerini azaltır; bunun sonucu olarak, mamul metaların sürümü olanaksızlaşır. Kapitalizm, üretimi genişleterek, ve alabildiğine kocaman fabrika ve işyerlerinde milyonlarca işçiyi biraraya toplayarak, üretim sürecine toplumsal bir nitelik kazandırır ve bununla da kendi kuyusunu kendi kazar: çünkü üretimin toplumsal niteliği, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini gerektirir; oysa üretim araçları mülkiyeti, üretim sürecinin toplumsal niteliğiyle bağdaşmaz bir özel, kapitalist mülkiyet olarak kalır.
“İşte dönem dönem patlak veren aşırı üretim bunalımları (sayfa 374) sırasında kendini gösteren şey, üretici güçlerin niteliği ile üretim ilişkileri arasındaki bu uzlaştırılamaz çelişkilerdir; kapitalistler, gene kendilerinin sorumlu oldukları, yığınların yıkıma uğraması yüzünden metaın karşılığını ödeyebilecek alıcı bulamayınca, zahireyi yakmak, mamul metaları yok etmek, üretimi durdurmak, üretici güçleri tahrip etmek zorunda kalırlar ve bir yanda milyonlarca insan, meta eksikliği yüzünden değil, tam tersine fazla meta üretildiği için işsizlik ve açlıktan acı çeker.
“Bu demektir ki, kapitalist üretim ilişkileri, artık toplumun üretici güçlerine uygun düşmüyorlar, ve onlarla çözülmez çelişkiler içine girmiş bulunuyorlar.”[58]
İşte demek ki, kapitalist üretim ilişkileriyle üretici güçlerin toplumsal niteliği arasındaki çelişki, kapitalizmin uğradığı bunalımların temelidir.
Ama, bu çelişkinin kendisi kapitalizmi oluşturan özgül çelişkiden doğmuştur.
Eğer bu kesimi özetlemek istersek, ne göreceğiz?
Kapitalizmin özgül çelişkisi (sömürülen proletaryaya karşı sömüren burjuvazi), başlangıçta, zorunlu uygunluk yasasının işleyişine elverişliydi: kapitalist kârın kaynağı, artı- değer yasası, üretici güçlerin atılımını hızlandırıyordu; burjuva sınıfın çıkarı böyleydi.
Sonra, aynı çelişki, bunun tersi bir sonuç doğurdu. Aynı sınıf çıkarı, üretim için bir engel haline geldi. Bugün azami kâr yasası içinde somutlaşan artı-değer yasası, ensonu, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasında zorunlu uygunluk yasasını engellemeye başlamıştır. Oysa, biliyoruz ki, bu zorunlu uygunluk yasası, insan toplumlarının genel yasası, bütün üretim biçimleri için ortak olan bir yasadır; toplumlar ancak bu yasaya saygı gösterildiği takdirde gelişebilirler. Böylece, kapitalizmin özgül yasası (burjuva sömürüsünden ayrılmaz olan artı-değer yasası), insan toplumlarının genel yasasını tehdit altında bulundurur, işleyişini engeller. Bu çatışma, kapitalizmin sonunun başlangıcıdır. Bu (sayfa 375) çatışma, düzenin bağrında, düzenin artık zaptedemediği üretici güçlerin gelişmekte olduğu anlamına gelir. Yeni üretim ilişkilerinin, sosyalist ilişkilerin, nesnel olarak zorunlu oldukları, çünkü, bundan böyle modern üretim güçlerine yalnız sosyalist ilişkilerin uydukları anlamına gelir.
“… kapitalizm, üretim araçlarının bugünkü kapitalist mülkiyeti yerine sosyalist mülkiyeti koyacak bir devrime gebedir.”[59]
Burjuvazi, üretim araçlarında merkezileşmeyi geliştirmekle, kendi arzusu dışında, kendisine karşı çalışmış oldu. Gerçekten, tekeller evresinde üretimin tümü toplumsal bir nitelik alır; üretimin bu toplumsal niteliği ile özel kapitalist mülk edinme arasındaki çelişki, tekellerin daha güçlü oluşları ölçüsünde, giderek daha keskin ve daha katlanılmaz bir çelişki haline gelir. Sınıf çıkarı yüzünden üretici güçlere hız vermekle, azami kârı elde etmek üzere her gün onları daha çok merkezileştirmekle, burjuvazi, kendi mezarını kazmış oldu. Mezar kazıcıları ise, emeğiyle ve sefaletiyle kapitalizmin güzel günlerini yaratmış olan sınıftan, proletaryadan başkası değildir.

III. PROLETARYANIN SINIF SAVAŞIMI
ÜRETİM İLİŞKİLERİ İLE ÜRETİCİ GÜÇLER ARASINDAKİ
ÇELİŞKİNİN ÇÖZÜLMESİ YÖNTEMİ

Kapitalizmin diyalektik tahlili bize şunları gösterdi:
a) Üretim ilişkilerinin bağrında bir çelişki, sömürülen proletarya ile sömürücü burjuvaziyi karşı karşıya getiren çelişki. Bu dersin I. kesiminde bu çelişkiyi incelerken, kapitalizm sürdükçe çelişkinin de sürdüğünü, bunun, kapitalizmin özgül çelişkisi olduğunu saptamıştık.
b) Kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasında bir çelişki, ancak, kapitalizmin geliştirdiği (1840’larda) üretici güçlerin belli bir düzeyinde kendini gösteren çelişki, bu çelişkiyi bu dersin II. kesiminde incelemiştik. (sayfa 376)
Üretim tarzı değişikliğinin temeli, sosyalist devrimin dayandığı temel nedir? Gördüğümüz gibi bu, ikinci çelişkidir. Ama, mademki üretici güçlerin coşkunca atılımını, üretici güçlerin kapitalizm için fazla güçlü bir hale geldikleri güne değin sömürücü sınıfın yararına olan atılımını sağlamış olan kapitalist sömürüdür, proletaryanın burjuvazi tarafından sömürülmesidir, ikinci çelişkiyi doğuran birinci çelişkidir.
Şimdi artık proletaryanın sınıf savaşımının tarihsel rolünü anlayabilecek durumdayız. Göreceğiz ki, bu rol, kesin olarak, kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçler arasında belirmiş olan çelişkiyi çözmektir.
Burjuvazi bir yandan yeni üretici güçleri geliştirirken aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin niteliğine uygun olarak proletaryayı, sömürülen sınıfı ve bu yüzden de sömürücü burjuvazinin karşıtı olan sınıfı geliştiriyordu. Üretim araçları, günden güne daha güçlü olarak burjuvazinin elinde toplandıkça, proletarya da sayıca ve kuvvetçe artıyordu. Böylelikle, burjuvazi, kapitalist sömürü gereğince, onbinlerce, sonra milyonlarca proleteri sanayi sitelerinin koskoca işyerlerinde biraraya topladı. Aynı şekilde muazzam işletmelerde binlerce tarım emekçisini biraraya getirdi. Oysa, biliyoruz ki, proleterler, ancak kendilerini sömüren sınıfa karşı yürüttükleri sürekli bir savaşım ile varlıklarını sürdürebilirler. Onun için, burjuvazi, kendi karşıtını (sömürülen proletaryayı) yaratmakla, sömürücülere karşı bir sınıf savaşımı veren bir düşman güç yarattı.
Karl Marx, Komünist Parti Manifestosu’nun birinci bölümünde, bu savaşımın başlıca aşamalarını anlattı; gösterdi.[60]
Kapitalizmin başlangıcında, işçiler içine düştükleri düzenin niteliğini tam olarak anlamadıkları için darbelerini, işsizliğin sorumlusu saydıkları makinelere yöneltiyorlar. Makine ile, burjuvazinin makineyi kendi sınıfı yararına kullanışı arasında ayrım yapmıyorlar. Kısacası, sömürüye karşı savaşım vermek yerine, üretici güçlere karşı savaşım veriyorlar.
Yavaş yavaş, asıl sorumlunun makine değil de (sayfa 377) kapitalizm olduğunu anlıyorlar. Gerçekten de, kapitalizm, makineleri kullanarak üretimin maliyetini düşürür. emek-gücünün değeri de doğal olarak azalır; ücretler düşer. Proleterler ücretlerini savunmak için savaşıma girişirler. Proleterler, kapitalistin proleterleri birbirine karşı kullanmaya çalıştığını anlayarak (en bahtsız olanlar, kendilerinden daha az bahtsız olanların zararına, çok düşük ücretleri kabul ettiklerinden, daha az şanssız olanlar o andan itibaren işsiz kalırlar ve onlar da, bu kez, daha da düşük ücretleri kabul etmek zorunda kalırlar ve bu böylece gider…) ortak çıkarlarının bilincine varırlar. Bunun için de ortak düşmana karşı, kapitaliste karşı savaşımı yürütmek için birleşirler.
Savaşımın bu ilk biçimi, hedefi, ücreti olduğu gibi tutmak (ve işgününü kısaltmak) olan grevdir. Proletaryanın ilk silahı grev, proletaryanın sınıf bilincinin, işçilerin bireysel çıkarlarının ancak sınıf dayanışmasıyla, ancak ortak savaşımla savunulabileceği bilincinin uyanışı anlamına geliyordu.
“Büyük sanayi, birbirlerini tanımayan insan kalabalıklarını bir yerde yoğunlaştırır. Rekabet, bunların çıkarlarını böler. Ama ücretlerin korunması, patronlarına karşı sahip oldukları bir ortak çıkar, onları ortak bir direnme düşüncesinde birleştirir – dayanışma. Demek ki, dayanışmanın her zaman ikili bir amacı vardır, işçiler arasındaki rekabeti durdurmak, ki böylelikle kapitalistlerle olan genel rekabetlerini sürdürebilsinler.”[61]
Grev amacıyla geçici güçbirliği, sürekli güçbirliğine, kapitalist baskısına karşı direnmek üzere ortaklaşmaya varır. bu, sendikadır.
Grev için geçici güçbirliği, sonra, sürekli güçbirliği (sendika), bunlar proletaryanın kendiliğinden savaşım ve örgütlenme biçimleridirler: proletarya, bu biçimlere, hiçbir teorinin yardımı olmaksızın, kendi deneyimiyle ulaşır. İşçi sınıfı, güçlü ve zorlu kapitalistlerden, örneğin sekiz saatlik işgünü gibi büyük kazançları böylece adım adım koparmıştır. Ama, (sayfa 378) kapitalist burjuvazi, katı yürekli kâr yasasının dürtüsüyle, bırakmak zorunda kaldığı şeyi her yola başvurarak geri almaya bakar. Kapitalistler ve onların devlet adamları, hararetle, “işçi sınıfının kaderinde iyileşmelerden” sözettikleri zaman safdil olmamak gerekir; bu iyileştirmelerin hepsi örgütlenmiş işçiler tarafından yeksek bir savaşımla kazanılmıştır. İşte özellikle, bu yüzden, burjuvazi, işçi sendikalarına karşı kızgın bir savaşa girişir. Sendikaları “yeni derebeylikler” oluşturmakla suçlar – bu, 1789’un anısına bağlı olan orta sınıfları ve köylüleri, örgütlü proletaryanın karşısına dikmek içindir. Toplumun (küçük-burjuvalar ve köylüler dahil) bütün zenginliklerini emen finans-kapital “derebeyleri”nin ağzında eğlenceli bir suçlama.
Marx ve Engels tarafından kurulan toplumlar bilimi, proletarya saflarına nüfuz ettiği zaman, sınıf savaşımı, devrimci parti yardımıyla bir üst düzeye götürülmüş olur.[62] Kendiliğindenlik o zaman aşılmıştır. Parti, proletaryanın ileri unsurlarını biraraya toplayarak, gerçekten de sosyalist bilinci işçi sınıfı içine sokmak ve işçi sınıfını ve onunla dayanışma halinde olan bütün emekçi tabakaların, kapitalizme karşı yöneltmek gibi bir rol oynar. Parti, ücretlilerin yakın istemleri, hak davaları için savaşım verir, ama bununla yetinmez: onlara sömürünün kaynağını bilimsel yolla açıklayarak, insanın insan tarafından sömürülmediği bir toplumu, sosyalist toplumu kurarak, sömürüden kurtulabileceklerini gösterir. Ancak böyle bir savaşım, devrimci, savaşım adına layıktır.
Proletaryanın bu savaşımı sonuna kadar götürmekte ve kapitalist üretim ilişkilerini yıkmakta büyük çıkarı vardır.
Gördük ki, en gelişmiş üretici güçlere bağlı olan proletarya, kapitalist sömürünün zorunlu bir ürünüdür. O halde, proletarya ne sömüreni ne de sömürüleni bulunmayan bir toplumda herkesin mülkü haline getirmek üzere, üretim, araçlarını, burjuvaziden, sömürücü sınıftan koparıp alarak, (sayfa 379) sınıf sömürüsünden kurtulabilir ancak. Orta sınıflar, küçük mülk sahibi sınıflar (küçük imalatçılar, perakendeciler, zanaatçılar, yoksul ve orta köylüler) kapitalizmin bağrında küçük mülk sahipleri olarak varlıklarını sürdürmeye bakarlarken, kesin olarak kendi emek-gücünden başka hiçbir şeyi olmayan proletaryanın, konusu olduğu sömürüyü ortadan kaldırmaktan, yani sınıfsız toplumu kurmak üzere, sömürülen sınıf olarak kendi kendisini ortadan kaldırmaktan başka perspektifi yoktur.
Nasıl ki eski feodaller, gözlerini korkutan kendi burjuvalarına karşı, Avrupa’nın bütün ülkelerinde kendilerini dayanışma halinde, aynı safta hissediyorlardıysa, bugün de, çeşitli kapitalist ülkelerin burjuvazileri, aynı şekilde, devrimci proletaryaya karşı, kendi gerici sınıf dayanışmalarını uygulama alanına geçiyorlar. Rakip kapitalistler arasındaki çelişkileri hiç de ortadan kaldırmayan bu durum, tekellerin ortaya çıkışıyla görülmedik bir güç kazanmıştır: büyük kapitalizm kozmopolittir. Ama karşı tarafta, bütün ülkelerin proleterleri de kendi devrimci sınıf dayanışmalarını duyuyor ye bunu ilan ediyorlar. “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşiniz!” Komünist Parti Manifestosu bu çağrıyla son bulmaktadır.
Böylece, proletarya enternasyonalizmi, milliyetleri ne olursa olsun, proleterlerin nesnel durumlarından ileri gelir: bütün ülkelerin sömürülenlerinin milliyeti ne olursa olsun ortak bir düşmanı, sömürücü sınıf vardır.
Sömürüye karşı, devrimci savaşımın niteliği budur. Bununla birlikte, bu savaşım, kapitalist üretim ilişkileri, nesnel olarak üretici güçler düzeyiyle uyuştuğu sürece, yani kapitalizm, büyük zorunlu uygunluk yasasına uygun bir biçimde geliştiği sürece, zafere ulaşamayacaktır. Bu, öyleyse proletaryanın savaşımı boşuna, demek değildir; çünkü, proletarya, ancak, savaşımla kendi güçlerinin bilincine varır, birleşir ve örgütlenir; savaşımla kendi kendini eğitir. Bu aşamada proletarya savaşımı kapitalist sömürüyü ortadan kaldıramaz, ama bu sömürünün etkilerini sınırlandırabilir. (sayfa 380)
Buna karşılık, üretici güçlerdeki atılım dolayısıyla, kapitalist üretim ilişkileri artık bu güçlerle uyuşmaz hale gelince -yani kısacası, kapitalizm, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uygunluk yasasıyla çatışma haline girince- o zaman, proletarya savaşımı için yeni nesnel koşullar yaratılmış olur.[63] Proletaryanın üretim araçlarının toplumsallaştırılması yolundaki savaşımı, kapitalizmin artık saygı gösteremediği zorunlu uygunluk yasasının işleyişine elverişli koşulları ortaya çıkarmaya yönelir. Proletaryanın devrimci savaşımı, böylece, tarih doğrultusunda yürür; bu savaşımın geleceği sağlanmıştır, çünkü o, toplumların temel yasasına uygundur.
Ama, kendi sömürücü sınıf kazançlarını sürdürmek isteyen kapitalist burjuvazi, zorunlu uygunluk yasasını kösteklemek için, her türlü olanaktan yararlanır; daha önce gördüğümüz gibi, bu, toplum için çok büyük acılara malolur. Yalnız önemli bir toplumsal güç, burjuvazinin zorunlu uygunluk yasasına karşı gösterdiği direnci yenebilir. Bu güç nedir? Ütopyacılar, yalnız fikirlerin gücüyle toplumu değiştirebileceklerini düşünüyorlardı. Marx ve Engels’in, üretici güçlerin toplumsal niteliği ile özel mülk edinme arasındaki çelişkiyi çözebilecek tek yöntemin, sömürünün kurbanı olan bütün öteki sınıfların desteğiyle işçi sınıfının devrimci savaşımı olduğunu keşfetmek gibi değeri oldu. Gerçekten de proletarya, savaşımında yalnız değildir. Kapitalizmin -rekabetten tekele geçen kapitalizmin- gelişmesi bile, toplumun çeşitli tabakalarının yoksullaşması gibi bir sonuca dayanır. Büyük-burjuvazi, ancak, çevresinde yoksulluk ve sefaleti genelleştirerek gelişebilir. Böylece, -doğal düşmanından, devrimci proletaryadan başka- yoksullaşmış orta sınıflar, emekçi köylüler, zanaatçılar, esnaf vb. burjuvazinin yıkıma sürüklediği bütün tabakalar, önüne geçilmez bir biçimde burjuvaziye karşı direnirler. Partisinin rehberliğinde proletarya, düşüşten kurtulmak isteyen bütün bu tabakaları, ortak (sayfa 381) düşmana, sömürücü büyük burjuvaziye karşı aynı bir savaşım cephesinde toplar. Böylece, kapitalist ilişkileri kırmaya yetecek güçte, yeni üretim ilişkilerinin, modern üretici güçler düzeyine uyan sosyalist ilişkilerin kurulmasına yolu açan toplumsal bir güç gerçekleşmiş olur.
Proletaryanın, sömürücü azınlığa karşı savaş vermek için en geniş yığınları biraraya toplama yeteneği, onun ulusal rolünü tamamıyla ortaya koyar. Marx ve Engels’in Manifesto’da gösterdikleri gibi, sınıf çıkarı dolayısıyla, büyük sermaye oligarşisi, ulustan kopup ayrılırken, işçi sınıfı, devrimci savaşımında ulusun başına geçer. Bu oligarşinin, Fransa’da, bugün nasıl ulusal çıkarlara ihanet ettiğini herkes bilmektedir: yaşamını sürdürmek için her şeyi yapmaya kararlı olan bu oligarşi, ülkemizi, malıyla ve canıyla,. yabancı bir emperyalizme teslim ediyor. 1789’da, iktidarı tekrar ele geçirmek için öteki ülkelerin feodalleriyle kendi öz halklarına karşı ittifak kuran feodallerinkine benzeyen bir durum.
Tersine, devrimci proletaryanın çıkarları, sömürücü ve vatansız büyük burjuvaziye karşı ulusun çıkarlarıyla özdeşleşir. Proletarya yurtseverliği ve proletarya enternasyonalizmi, böylece, işçi sınıfının, halkların yaşamını azami kâr yasasına feda eden gerici burjuvaziye karşı giriştiği aynı savaşımın birbirinden ayrılmaz iki yönüdürler.

IV. VARGI

Kapitalist toplumun çelişkilerini ve onların gelişimini incelemek, bizi, yeni, sömürüsüz bir toplumun eşiğine götürür. Ama daha ileriye gitmeden önce, belki de, kapitalist sömürünün bazı ideolojik sonuçları üzerinde düşünmek yararlı olur.
Bir burjuva hümanizmi olmuştur. Kim ki, “hümanizm” der, insana inanma, güvenme, insan sevgisi demek ister. Devrimci burjuvazi, özellikle Fransa’da, evrensel kardeşliğe inanmakla övünüyordu. Neden? Çünkü, burjuvazi, zorunlu uygunluk yasasına, feodalitenin engellediği özgür işleyişini yeniden kazandırmak için nesnel olarak savaşım veriyordu; (sayfa 382) şu halde onun eylemi tarih doğrultusunda yürüyordu.
Ama bugün durum nasıldır? Artık, sınıf çıkarıyla, üretici güçlerle, üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uygunluk yasasının özgür işleyişini engelleyen burjuvazidir. İşte burjuva hümanizminin nesnel temeli budur (insanı faşistçe horgörme teması). Uluslararası büyük burjuvazinin düşünüş tarzı insan soyu ile ilişiğini kesmiş bir haydut çetesinin düşünüş tarzıdır. Bu, burjuvazinin, her “karşıt”ının en basit haklarını bile elinden almak iddiasında olan ideolojisi, iflas etmiş sınıfın kurtuluşu için başvurduğu korkunç cinayetleri haklı göstermeye elverişli bir şiddet ve ölüm ideolojisidir.
Buna karşılık, büyük zorunlu uygunluk yasasına haklarını teslim etmek için savaşım veren işçi sınıfı, insanlığın öncüsüdür. Devrimci sınıf olduğu için, işçi sınıfı, toplumların geçmişi ile geleceği arasında canlı bağlar kurar. Geçmişi ile bağlar kurar, çünkü, işçi sınıfı toplumların ilerlemesine katkıda bulunabilmiş ne varsa onu yeniden ele alır ve kendine maleder (böylece burjuva hümanizmini canlandırır – ve bunu, kendisini kınayan gerici burjuvaziye karşı yapar). Geleceği ile bağlar kurar, çünkü, işçi sınıfı, sınıf savaşımlarında ona biçim verir. Böylece işçi sınıfı bütün insanlar için savaşım verir. (sayfa 383)

YOKLAMA SORULARI

1. Kapitalizmin atılım dönemini belirleyen özellikleri anlatınız.
2. Kapitalizmde sınıflar savaşımının nesnel niteliğini gösteriniz.
3. Kapitalist üretim tarzını değiştirecek toplumsal devrimin nesnel temeli nedir?
4. Kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki çelişki hangi yöntemle çözülebilir?

________________________________________
Dipnotlar

[45] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 676.
[46] Bu nedenle, 1789’da. burjuva devrim sırasında tiers-état’nın çıkar çelişkileri bulunmayan bir blok oluşturduğuna inanmak yanlış olur. Tiers-état’yı oluşturan bütün sınıfların, feodalizmin kaldırılmasında ortak bir çıkarı vardı. Ama aynı zamanda, tiers-état’nın bağrında, sömürenler ile sömürülenler arasında bir çıkar karşıtlığı vardı; buna büyük ve küçük-burjuvazi arasındaki vb. karşıtlıkları da eklemek gerekir.
[47] Onyedinci derste (II) gördüğümüz gibi, insan emek-gücü, ancak, üretici güçlerin gelişmelerinin belirli bir düzeyinden sonra bir değer fazlası üretebilir.
[48] Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, s. 183.
[49] “… Emek-gücünün değeri, geçim araçlarının değeri ile, yani bunları üretmek için gerekli-emek miktarıyla belirlenir.” (Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr – Ücretli Emek ve Sermaye, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 115.)
“Artı-değere, yani metaların toplam değerlerinin, içinde artı-emeğin, yani işçinin ödenmemiş emeğinin cisimleşmiş olduğu bölümüne kâr adını veriyorum.” (Karl Marx, aynı yapıt, s. 110.)
[50] “Burjuva sosyalizmi yeterli ifadesini ancak ve ancak salt bir mecaz haline geldiği zaman buluyor.
“Serbest ticaret: işçi sınıfının çıkarı için. Koruyucu gümrükler: işçi sınıfının çıkarı için … Burjuva sosyalizminin son sözü ve ciddi olarak söylediği tek söz işte budur.
“Bu sosyalizm, şu sözlerle özetleniyor: burjuva bir burjuvadır -işçi sınıfının çıkarı için.” (Marx, Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 142.)
[51] Köleci sanayilerin durumu örneği.
[52] Marx, Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 113.
[53] J. Stalin “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”. Son Yazılar, 1950-1953. s. 109.
[54] “Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir, ve ne kadar çok emerse. o kadar çok yaşar.” Karl Marx. Kapital, Birinci Cilt, s. 247.
[55] Bkz. Baby, Principes fondamentaux d’economie politique, s. 253-254.
[56] Serbest, kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş, karşıtların savaşımının dikkate değer bir belirtisidir: gerçekte, bu, en zayıfların tasfiyesiyle karşıtına (tekele) dönüşen kapitalistler arası serbest rekabettir: zaman, yeni bir savaşım biçimi, büyüklük sırasına göre dünya ölçüsünde tekeller arası bir savaşım biçimi ortaya çıkar.
[57] J. Stalin, “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”, Son Yazılar, 1950-1953, s. 96-97.
[58] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 677.
[59] Stalin, Leninizmin Sorunları, s.677.
[60] Ayrıca bkz: Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, s. 151-160.
[61] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, s. 156-157.
[62] Devrimci partinin, komünist partisinin nitelikleri üzerine ondördüncü derse (IV. kesim, b) bakınız.
[63] Yirmi ve yirmibirinci derste, proletarya tarafından toplumun devrimci dönüşümünün, öznel koşulları gerektirdiğini de inceleyeceğiz.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Felsefenin Temel İlkeleri – 19. Ders: Üstyapı. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer'in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi'nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından...

Kapat