Felsefenin Temel İlkeleri – 17. Ders: Kapitalizmden önce sınıf savaşımları. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır. Georges Politzer (1903-1942), insanlık düşmanı Naziler tarafından 23 Mayıs 1942’de kurşuna dizilerek katledildi.
Onyedinci Ders: Kapitalizmden Önce Sınıf Savaşımları
I . Toplumun kökenleri.
II . Sınıfların ortaya çıkışı.
III . Köleci ve feodal toplumlar.
IV . Burjuvazinin gelişmesi.
BİRAZ önce, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasında zorunlu uygunluk yasasını açıkladık. Öte yandan biliyoruz ki, üretim ilişkileri özel mülkiyete dayandıkları zaman, sınıf sömürüsü ile, dolayısıyla sınıf savaşımı ile nitelenirler. Tarihte, insanların eylemi, bu biçimde, kendiliğinden görünür.
Şimdi burada iki yanılgıdan kaçınmak gerekir: bütün toplumlar için ortak olan bir zorunlu yasa varolduğuna göre, insanların eyleminin yararsız olduğunu ve tarihte ve toplumların iktisadi temellerinin değişmesinde bir iş görmez olduğunu sanmak – ya da tam tersine, sınıf savaşımının her zaman her şeyi yapabildiğini sanmak.
Sömürülen sınıflar sömürüyü ortadan kaldırmak isterler. Ama bu, ancak üretici güçlerin gelişmesinin belli bir düzeyinde olabilir. Proletarya devrimine kadar, ezilen sınıfların savaşımı, hiçbir zaman özel mülkiyet düzeninin değişmesinden, (sayfa 342) bir sömürü biçiminin yerini bir başkasının gelmesinden başka bir sonuç vermedi.
Sınıf savaşımı, sömürenlerle sömürülenler arasındaki üretim ilişkilerinde varolan temel çelişkiyi yansıtır. Ama onun sonuçları, belli bir anda, bu ilişkilerle, üretici güçler arasındaki zorunlu uygunluk yasasının izin verdiği dereceyi aşamaz.
Bununla birlikte, sömürü, bu zorunlu uygunluk yasasında uygulama yöntemi olarak varolduğunda, sınıf savaşımı büyük bir önem kazanır. Bu anlamda -ve yalnızca bu anlamda- sınıf savaşımı, tarihin devindiricisidir.

I. TOPLUMUN KÖKENLERİ
İdealistlerin, ilk toplumsal şekillenmelerle ilgili açıklamaları kadar karışık ve tutarsız bir şey yoktur. Havva ile Adem efsanesini bir yana bırakalım, en yaygın tezlerden biri, aileyi toplumun ilkel hücresi gibi kabul eder. Gerçekte, aile tipi, sıkı sıkıya egemen olan üretim ilişkilerine bağlı toplumsal bir kurumdur. Burjuva toplumbilimcilere gelince, onlar, tekniklerden ve ilkel inançlardan başka bir şeyle ilgilenmezler, ve mekanist materyalizm ile idealizm arasında sallanır dururlar. Ayrıca, toplumsal gelişmeyi, toplum “hacmi”nin genişlediği açısından ele alırlar: bunda “klanlardan imparatorluklara” doğru bir geçiş görürler. Yalnız marksizm, ilkel toplumların da, bütün toplumlar gibi, bir iktisadi temelleri olduğunu göstererek bunların bilimsel bir tanımlamasını yapar.
Bu dönemin üretici güçleri çok az gelişmişti. Taş avadanlıklar, hatta daha sonra ortaya çıkan ve tam bir silah haline gelen yay ve oklar, insanın, doğa güçlerine ve av hayvanlarına karşı tek başına savaşım verebilecek durumda olmasına yetecek kadar güçlü değillerdir. Onun için insanlar, güçlerini (sayfa 343) birleştirerek, tehlikelere karşı koymaya çalışıyorlardı.
“İnsanlar, açlıktan ölmek ya da yırtıcı hayvanlara ve komşu kabilelere yem olmak istemedikleri takdirde, ormandan meyve toplamak için, balık avlamak için, herhangi bir barınak yapmak için ortaklaşa çalışmak zorunda idiler.”[31]
Şeylerin bu durumunun sonucu, üretim araçları mülkiyetinin, örneğin av sahalarının ve ürünlerin de ortaklaşa bütün toplumun olmasıdır. Yalnız, aynı zamanda, av hayvanlarına karşı savunma silahı da olan bazı üretim aletleri onları imal edenlerin kişisel mülkiyetidirler.
Böylece, üretim araçlarının ortak mülkiyeti, özünde, üretici güçlerin niteliğine uygun düşmekte ve ilkel komün denilen bu toplumsal oluşumun ekonomik temelini oluşturmaktadır.
Bu ekonomik temelin kendisi de ilgi çekici ideolojik özellikler doğurur; özel mülkiyet duygusu ve kavramı henüz mevcut değildir. Ne sınıf, ne de sınıf sömürüsü olmadığı için sınıflar arası kin de yoktur. Şu halde görüyoruz ki, idealistlerin dediklerinin tersine “benimki” ve “seninki”, kin ve bencillik duyguları, insan doğasının her zaman için varolan duyguları değildir. Bunlar, özel mülkiyetten çıkma tarihsel ürünlerdir. İlkel insan, klanın çıkarlarına fedakarca bağlılık, öteki klan üyelerine karşı dürüstlük ve güven duygularıyla nitelenir. İşte “yitik cennet” efsanesi buradan geliyor, ama bu “erdemler”, Rousseau’nun candan sevdiği “doğal iyilik”in sonuçları değildi, iktisadi temeli yansıtıyordu ve klanı çevreleyen düşman güçlere karşı zaferin gerektirdiği bir koşuldu. Aynı zamanda, ilkel insan, bu düşman kuvvetlerin korkusuyla ve bu kuvvetlerin bilgisizliği içinde, bu yüzden de boşinanlar içinde yaşıyordu.
İlkel komünizmin bir başka özelliği de, kadına tanınan büyük roldü; erkekle kadının eşitsizliği, aralarındaki işbölümünden ibaretti, yalnız kadından gelme soy tanınıyordu. Şu halde eğitimi kadın yönetiyordu ve kadın-atanın öğütleri, yasa yerine geçiyordu: bu, anaerkillik idi. (sayfa 344)

II. SINIFLARIN ORTAYA ÇIKIŞI

İlkel komünü sona erdiren, sınıfları ortaya çıkaran nedir? Bu, hiç de idealistlerin ileri sürdükleri gibi insanın kötülüğü değildir, marksizmin öğrettiği gibi üretici güçlerin gelişmesidir.
Gerçekte, insanın, malları, kendi adına yığabilmesi için, toplumun, ilkel komünün yararlandığı, güvencesi olmayan kaynaklardan daha fazla maddi malları elinde bulundurması gerekiyordu. İlkel komünün elindeki kaynaklar toplumun yaşamını sürdürmesini ancak sağlıyordu. Bu koşullarda, mallara elkoymak, kendi soyundan olanları ölüme mahkum etmek demektir: yalnız ortak savaşım, çeşitli tehlikelere göğüs germeye olanak verdiğine göre, bundan hiç kimsenin çıkarı yoktur. Kendi adına yığabilme olanağının bulunması için toplumun öteki üyelerinin yaşamlarını devam ettirmeleri için gerekli şeylere sahip olmaları ve ayrıca bir fazlalığın bulunması, dolayısıyla da üretici güçlerin ilerlemiş olması gerekir.
Üretici güçlerin bu ilerlemesi, o zaman doğaya karşı savaşımı son derece kolaylaştırmakta olan ilkel komünün bağrında oluştu. Belli başlı aşamalar şunlar oldular: ok ve yay yardımıyla hayvanların evcilleştirilmesi, ve çobanlarla ilkel avcılar arasında işbölümü; sonra metal aletler (demir balta, saban demiri) sayesinde tarıma geçiş; ve daha sonra zanaatların ve tarımın farklılaşması; burada, çömlekçiliğin, yedeklerin saklanmasına olanak sağladığını da ekleyelim.
Bu ilerlemelerin kayda değer sonuçları vardır. İlkin hayvan yetiştirme ve tarım, av raslantılarından çok daha düzenli ve bol kaynaklar sağlıyor.
Hayvanların evcilleştirilmesi erkeğe ekonomik olarak ayrıcalıklı bir durum verdi. Böylece veraset hukukunu altüst edebildi ve baba nesebini kurabildi.
“Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsin büyük tarihsel yenilgisi oldu. Evde bile, idareyi elde tutan erkek oldu; kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti (sayfa 345) haline geldi. Kadının, özellikle Yunanlıların kahramanlık çağında, sonra da klasik çağda görülen bu aşağılanmış durumu, giderek süslenip püslendi, aldatıcı görünüşlere sokuldu, bazan yumuşak biçimler altında saklandı; ama hiçbir zaman ortadan kaldırılmadı.”[32]
Amazonlar efsanesi, ata boyun eğdirmeyi başarmış olan anaerkil kabilelerin, artık erkeklerin hüküm sürdükleri kabilelere karşı sürdürdükleri kahramanca savaşımların anısını bize aktarmıştır.
Hayvan yetiştirmeyle, sonra tarımla birlikte, emek (çalışma), yalnızca o andaki gereksinmeleri amaçlamaz, emek, bir fazlalık üretir: değişim zorunlu ve aynı zamanda olanaklı olur ve değişimle birlikte zenginlikleri biriktirmek, yığmak olanağı da.
“İnsanlar, taş aletler yerine, şimdi artık madeni aletlerden yararlanabilmektedirler; ilkel ve yoksul bir avlanmadan ibaret olan, hayvan yetiştirmeyi ve tarımı bilmeyen bir ekonomi yerine, hayvan yetiştiriciliğinin, tarımın, zanaatların, üretimin çeşitli dalları arasındaki işbölümünün ortaya çıktığı görülür; bireyler ve gruplar arasında ürünleri değiş-tokuş etme olanağının, zenginliğin birkaç kişinin elinde birikmesi, üretim araçlarının bir azınlığın elinde gerçekten birikmesi olanağının, çoğunluğun azınlığa boyun eğmesi ve insanların çoğunluğunun köle haline gelmesi olanağının belirdiği görülür.”[33]
Bundan böyle insan emeği, asgari tüketimin üstünde bir fazlalık sağladığı için, yeni emek-güçlerini biraraya toplamakta çıkar vardı. Daha önceki dönemde, emek, kendisini yapanın yaşamını sürdürmesini ancak zar-zor sağladığı için, savaş tutsakları yararsız tüketicilerdi; onun için tutsak almakta bir çıkar yoktu, ama düşman kabileyi av sahasından uzaklaştırmakta yarar vardı. Ama şimdi, tutsağın çalışması bir fazlalık bırakabiliyordu, onu kullanmak, ondan yararlanmak (sayfa 346) doğal bir şeydi, ve savaş tutsağı, köle haline geldi.
“Bütün çalışma kollarındaki -hayvancılık, tarım, ev sanayisi- üretim artışı, insan emek-gücüne, kendisine gerekenden daha çoğunu üretmek yeteneğini kazandırdı.[34] Bu, aynı zamanda her gens, ev topluluğu ya da karı-koca ailesi üyesine düşen günlük iş tutarını artırdı. Yeni emek-güçlerine başvurmak gerekli duruma geldi. Savaş bunları sağladı: savaş tutsakları köle haline getirildiler. Birinci büyük toplumsal işbölümü, emek üretkenliğini, dolayısıyla servetleri artırıp üretim alanını genişleterek, o günkü tarihsel koşullar içinde, zorunlu olarak köleliği getirdi. Birinci büyük toplumsal işbölümünden, toplumun iki sınıf: efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler biçimindeki ilk büyük bölünüşü doğdu.”[35]
“Şimdi uygarlığın eşiğine gelmiş bulunuyoruz. … En aşağı aşamada, insanlar yalnızca doğrudan doğruya kişisel gereksinmeleri için üretiyorlardı; zaman zaman yapılan değişimler, yalnızca raslantı sonucu elde kalan fazlalıkla ilgili yalıtık olaylardı.”[36]
Artık fazladan üretim, tersine, gitgide daha sistemli oldu. Bazı köleler, kendilerini yenenlerin ortak mülkiyeti oldular, bazılarıysa kişisel mülkiyet; ama her durumda, kölelerin kendileri, hiçbir şeye sahip bulunmuyorlardı: üretim araçlarının özel mülkiyeti doğmuştu, toplum bundan böyle, artık sınıflara bölünmüş durumdaydı, ilkel komünizm kaybolmuştu, toplumun iktisadi temeli değişmişti. Bütün bunlar, yeni üretici güçlerin gereksinmeleri gereği, tekniğin yetkinleşmesiyle uygunluk içinde, ve insanlar bunu istemeksizin, bizzat ilkel komünün bağrında yapılmıştı.
“İlkel komünün bazı üyeleri, yavaş yavaş ve elyordamıyla taştan aletlerden, demirden aletlere geçmeye başladıkları zaman, besbelli ki bu yeniliğin ne gibi toplumsal sonuçlara varacağını bilmiyorlardı; bunu düşünmüyorlardı; bunun bilincinde değillerdi, madenden aletleri uyarlamanın, (sayfa 347) üretimde bir devrim anlamına geldiğini, sonuç olarak kölelik düzenine varacağını kavramıyorlardı. Onların istedikleri, yalnızca işlerini kolaylaştırmak ve kısa vadeli, elle tutulur bir yarar elde etmekti; onların bilinçli etkinliği, bu kişisel günlük çıkarın dar çerçevesi içinde sınırlı kalıyordu.”[37]
İlkel çağın sonları ve kölelik çağının başları, insanların anılarında derin izler bıraktılar. Nesnel zorunluluğu kavramadıkları için, bu işte, bir tanrı intikamı gördüler, bunu, ilkel “saflık ve temizliğin” kaybı şeklinde yorumladılar; bunda, “kötülüğün”, “benciliğin” ve şeytanın meyvesini buldular. Eski zamanın “erdemleri” ülküleştirildi ve bu erdemler birçok ahlaksal konuya vücut verdiler. Kadının antikçağdaki varlığının anısı, bolluk, verimlilik tanrıçası Kibele efsanesinde sürdürülmüştür. İncil, insanın “düşüş”üne yanıp yakındı ve antikçağ şairleri Hesiodos ve Ovidius, geleneğin, mutlaka geri geleceğini bildirdiği “altın çağ”ı kutladılar.
Gerçekte ise, ilkel dönem, daha sonraki dönemlerde toplumu bölen sınıf savaşımlarını tanımadıysa da, her türlü doğal afetlerin kurbanı olan insanlığın zavallı durumunu yaşadı. Üretici güçlerin gelişmesi temeli üzerinde ortaya çıkan köleliğin, teknik bakımdan en geri kabileleri, bitkisel bir yaşayış içinde bulundukları durumdan çıkardığını ve ileri doğru bir adım oluşturduğunu kabul etmemek gülünç olurdu.
O halde ilkel çağı ülküleştirmek doğru olmaz. Sınıfların ortaya çıkışı kaçınılmazdı, çünkü üretimin artmasını olanaklı kılıyordu, bununla birlikte, Engels’in deyişiyle, toplumun bir kesiminin üretiminde, refahında, uygarlığında her artış, sömürünün artması, büyük çoğunluğun yoksulluğu ve alıklaşması koşuluna bağlı olduğuna göre, sınıfların ortaya çıkışının, her ileri adımın koşulunun bir geri adım olduğu şu insanlık çağını başlattığını da akıldan çıkarmamak gerekir.
Sınıflı toplum, insanın psikolojisini derin bir değişikliğe uğrattı ve bu anlamda, Rousseau’nun, “insan doğası”nın “bozulması”ndan, toplumu sorumlu tutmaya hakkı vardı. İnsanın insan tarafından sömürüsünün, sömürüleni kendi (sayfa 348) çalışmasının meyvesini dilediği gibi kullanmaktan kabaca alıkoymak gibi bir sonucu vardır. İnsan, böylece, kendi yapıtından ayrılmaktadır. Onun emeği, onun “mülkedinen” sömürücünün ellerinde “yabancılaşmaktadır”. Mademki üretici eylem, yaratıcı girişkenlik, insanın özelliğidir, insanı gereğince, tam insan yapan ve hayvandan ayırdeden budur, kendi yapıtından ayrılmış olan insan, kendi kendinden ayrılmış olur. Sömürülen, ürettiği şeyden yoksun kalırken, sömüren de üretmediği şeye sahip çıkmaktadır. Sömürülenin bilinci kendi kendinden ayrılmaktadır. Çünkü kolu-kanadı kırılmış, sakatlanmıştır, kendi ereklerini serbest bir biçimde gerçekleştiremez; sömürenin bilinci de kendi kendinden ayrılmıştır, çünkü sürekli olarak yalan bilincine yerleşmiştir, çünkü serbest bir şekilde kendi ereklerini kendi kendine açıklayamaz. Her bir bilinç, sömürü olayını, kendine göre yansıtır. Bu, bilincin kendi kendine karşı bölünüşü, gerek “ilkel temizlik ve iyiliğin” yitirilmesinden, gerek Hegel’in “bilincin bahtsızlığı” dediği şeyden ibaret olan durumdur. Böylece, sınıfların, sömürünün ortaya çıkışı, yani insanlığın birbirine karşıt gruplar halinde temelden bölünüşü, kendiliğinden taban tabana birbirine karşı eğilimler halinde parçalanan insan bilincinin bu derin ve köklü bölünüşünde yansır.
İnsanın kendi üretici eyleminin öz amacı gene kendisi olması gerekirken, tersine, amaçla aracın birbirlerinden ayrılması görülür: toplumun üretim aracı olan bölümü (çoğunluk), onun amacı değildir; üretimin amacı olan bölüm (azınlık) ise aracı değildir.
Bu çelişki, sömürücü sınıfların, sömürü sistemlerinin artık üretici güçlerin gereksinmelerine uygun düşmediği andan başlayan soysuzlaşmasını ve manevi çöküşünü açıklar. Sömürü, dayanılmaz, çekilmez hale geldikçe, sömürücüler aleminde dağılma, çürüme ve skandal gittikçe daha çok yerleşir. İşte o zamandır ki, sınıflı toplumun, bozucu, kokuşturucu niteliği ve bir yenilenme zorunluluğu daha açık olarak ortaya çıkar.
Örneğin, Eski Düzenin sonunda, filozofların hepsi, (sayfa 349) -yalnız Rousseau değil- çöküş halindeki aristokrasinin günah ve kusurlarına karşı “erdem”i çıkarırlar. Robespierre, Terör’ü, Erdem’in hizmetine koymayı ilan eder, Condorcet ve başkaları ise, insan soyunun yenilenmesini devrimden beklerler. Önce Direktuvar, sonra genel olarak burjuva düzen, Fourier’nin ütopyacılığını haklı gösteren acı düş kırıklıkları yaratmakta gecikmezler.
Yenilenmenin ne ahlaksal ya da felsefi propaganda ile, ne Dracon’vari ya da Isparta usulü şiddet yasalarıyla ve ne de genel olarak bir devrimle gelemeyeceğini, sınıf sömürüsünün ortadan kaldırılmasıyla gelebileceğini yalnız Marx gösterecektir. Yalnızca sınıf savaşımının sonu, insanlığın kendi arasında bölünüşünün sonunu, insanı kendi kendisiyle uzlaştırabilecek ve mutlu bir bilincin gelişini hazırlayacaktır. Ama sınıf savaşımının ortadan kalkması, ancak, sınıf savaşımının sonuna kadar götürülmesiyle olur.
İnsanlık-dışı davranışlar ve sömürücü sınıfların geriliğine karşı başarılı savaşımında proleterler ve müttefikleri, insanlığı kendileri için yeniden ele geçirirler ve insanın amacını kesin olarak gerçekleştirirler. Zaten amaçla araç özdeşleşmiştir. O halde, tek yenileşme umutları halk yığınlarının eyleminde yatar, çünkü savaşım verenleri değiştiren, kesin olarak savaşımın kendisidir.
Onun için sosyalist devrim, gerçek hümanizmin şafağıdır, ama kesin olarak, devrimci savaşımın bütün insanlığa teslim ettiği bir insan yapıtı olduğu için böyledir. Burjuva ideologların devrimin araçları ile amacı arasında kurmaya çalıştıkları metafizik karşıtlık, safsatadan başka bir şey değildir. Toplumun devrimci değişme süreci, her anı dayanışma halinde olan tek süreçtir. Yığınların devrimci savaşımı koşulları içinde, insanın yabancılaşmasının, aslından ayrılan insanlığın bölünmüş bilincinin binlerce yıllık çizgileri zaten yokolmuş durumdadır; işte bu savaşım koşulları içindedir ki, sınıflı toplumun kusurlarından kurtulmuş insanın, geleceğin insanının çizgileri kesin olarak belirir. Devrimcilerin büyük özverisi bunun canlı bir kanıtıdır. (sayfa 350)

III. KÖLECİ VE FEODAL TOPLUMLAR

İnsanın insan tarafından sömürüsünün kökenini incelerken onun doğasını ortaya koymuştuk: üretim araçlarının sahibi, üretici güçlerin, gelişmelerinin belli bir düzeyinde, üretim araçları mülkiyetinden yoksun emekçinin yaşaması için gerekli asgariye oranla yaratabildikleri fazlalığı kendisine maleder.
Tarihte, insanın insan tarafından sömürüsünün üç biçimi tanınır: köleci sömürü, feodal sömürü, kapitalist sömürü. Burada kısaca ilk ikisini belirleyeceğiz. Bundan sonraki dersi, üçüncü sömürü biçimine ayıracağız.
Köleci üretim ilişkilerinin özgül çelişkisi, köle sahibi olan efendiler sınıfı ile köleler sınıfı arasındaki çelişkidir. Köle sağlamak için yapılan savaş, ve bunun yarattığı kölelik düzeni, savaş tutsaklarının zorla çalıştırılmasından başka bir şey değildir. Başından sonuna kadar amansız bir sınıf savaşımının geçtiği bir tiyatro sahnesidir.
Köle sahibinin üretim araçları ve emekçi üzerindeki mülkiyeti, üretim ilişkilerinin temelini oluşturur ve özünde, üretici güçlerin durumuna uygun düşer. Eski savaş tutsağı olan köle, bir hayvan gibi satın alınabilir, satılabilir ve öldürülebilir. Üretim araçları bir azınlığın elinde toplanmıştır, toplum üyelerinin çoğunluğu ise azınlığa bağımlıdır. Ortak ve serbest çalışma son bulmuştur; varolan, yalnızca, bir yanda sömürülen emekçinin zorla çalıştırılması, öte yanda ise üretimle ilgilenmeyen ve onu artırmak için kölelerin sayısını artırmaktan başka yol göremeyen efendilerin aylaklığı. Köle sahibi ilk ve en belli başlı mülk sahibidir, mutlak sahiptir.
Kölenin hiçbir hakkı yoktur. Aylaklık, işsiz-güçsüzlük, özgür insanın yetkinliği sayılmaktadır. EI emeği ve köle emeği horgörülmektedir. Uzlaşmaz karşıt sınıflarla birlikte, köleleri olduğu yerde tutabilmek için zorunlu özgül organlar da kaçınılmaz olarak ortaya çıkar: bu, devletin başlangıcıdır. Hukuk, ahlak, din, idealist felsefe, egemen sınıfın hizmetinde rollerini oynarlar, ve kendileri de toplumun sınıflara (sayfa 351) bölünüşünün bir ürünüdürler.
Köle, sömürüyü iliğine kadar hissetmektedir: emeğinin tüm ürününün efendiye gittiği duygusundadır; gerçekte bunun bir bölümü -gerçekten de en ufak asgariye indirilmiş bir bölümü- besin olarak kendisine verilmektedir. Ama, kölelerin savaşım biçimleri, ilkel ve gelişmemiş biçimlerdir: zoraki çalışmaya karşı pasif direnme, efendinin malikanesinden kaçma, korsan çeteleri kurma, ensonu toplu ayaklanma.
Köleci toplumun bağrında öteki sınıflar da gelişir. Zanaatlar tarımdan ayrıldığı zaman, zanaatçılar sınıfı da ortaya çıkar; sonra meta değişimlerinin gelişmesi, tacirler sınıfını doğurur.
Ve buradan yeni çelişkiler ortaya çıkar. İki üretici arasında zorunlu bir aracı olan tacirler sınıfı, hızla ve pek büyük zenginlikler, ve zenginlikleriyle orantılı olarak toplumsal bir etkinlik kazanırlar. Siyasal iktidarı kendi sınıf çıkarları doğrultusuna yöneltmek için büyük toprak sahipleriyle rekabet ederler (Yunanistan’da “demokratlar”ın “aristokratlar”a karşı, Roma’da “plebyenler”in “patrisyenler”e karşı savaşımı).
Ama bu ikincil çelişkiler, baş çelişkiyi maskeleyemez: zenginliklerin, ticareti canlandıran üretimin artışını sağlayan, köleliktir. Bu üretimin ve onunla birlikte emeğin verimliliğinin artışı insanın emek-gücünün değerini artırır. Toplumsal sistemin esas bir öğesi haline gelen kölelikten vazgeçilemez olur artık.
Efendilerle kölelerin çıkarları arasındaki çelişki, teknik ilerlemeler, kölelik sisteminin, köle haline getirdiği geri kalmış kabileler üzerinde bir üstünlük kurmasını sağladığı sürece, bu sistem için bir tehlike oluşturmuyordu. Ama, köleci üretim ilişkileri, bir kez üretici güçlerin gelişmesinin başlıca gücü olduktan sonra köstek haline geldiler. Örneğin İS 2. yüzyılda, İskenderiyeli Heron buharlı makinenin ilkesini bulmuştu. Ama bunun pratik sonuçları olmadı: köle emeğinin işlemez, etkisiz hale getirdiği yeni teknikleri üretime getirmek yerine, yeni köleler toplamak yeğ tutuluyordu. (sayfa 352) Teknik üstünlük, sonunda, yerini teknik durgunluğa ve giderek tekniğin gerilemesine bıraktı.
Öte yandan, köle toplamak, sürekli savaşı gerektiriyordu, yoksa kölelerin çocuklarını yetiştirmek gerekecekti. Nesnel çelişkilerin ve dinsel ve siyasal savaşımların içiçe girdiği uzun bir cançekişme sonunda, antikçağın köleci devleti, Roma İmparatorluğu, Barbarların darbeleri altında çöktü. Tam, teknik geriliği ve iç çelişkileri -iktisadi ve siyasal- artık Barbarlara üstün gelmesini ve böylece köleler toplamasını sağlayamaz olduğu anda çöktü. Çünkü, Barbarların Roma devletine karşı savaşımı, kısaca, köle haline getirilişlerine karşı savaşımdan başka bir şey değildir. Kendisi, sisteminin mantığı gereği, Roma devleti, sürekli saldırgan durumdaydı.
Böylece, sistemin kendisi, üretici güçlerin niteliğiyle çelişki haline girince, köleci düzenin kendi özgül çelişkisi, onu, yıkıma götürdü. Ekonomiyi yeniden kalkındırmak için yeni üretim ilişkileri gerekiyordu: bu yeni üretim ilişkileri, köleliğin yıkıntıları üzerinde geliştiler: bu, feodal düzen oldu.
Feodal düzen, özel mülkiyetin bir evrimini gösterir. İktisadi temeli feodal senyörün üretim araçları üzerindeki mülkiyeti ve emekçi, yani serf üzerindeki sınırlı mülkiyetidir. Feodal, artık, serfi öldüremez, ama onu her zaman [toprakla birlikte] satabilir ve satın alabilir. Serf, köylü ya da zanaatçı olan serf, kendisi için ancak kendi aletlerine ve kendi kişisel çalışmasıyla kurulmuş olan kendi özel ekonomisine sahiptir. Böylece bir aileye sahip olabilir ve serfler, esas olarak kölelik verasetiyle sağlanır. Bu üretim ilişkileri, özünde, üretici güçlerin durumuna uyar.
Sömürünün özü, burada da, serfin üretim fazlasına, senyör tarafından özel olarak elkonulmasından ibarettir. Örneğin, serf, üç gün kendisi, üç gün de senyör için çalışır. Sömürü, kölelik çağına oranla ancak farkedilecek kadar yumuşamıştır; “serf” sözü bile “köle” anlamına gelen “servus” sözünden gelmektedir. Bütün haklar senyöre, feodal beye aittir. Feodal bey, kendi serflerini komşu beylerin haydutluk ve (sayfa 353) yağmasına karşı “korumak” bahanesiyle, onlardan yüklü ayni yükümlülükler talep ederek kendisi soyar. Serflerin savaşım biçimleri de ilkel kalmakta devam eder: beyin arazisinden (fieften), kaçmak, ormanlarda çeteler kurmak, ensonu başkaldırma, ya da serflerin, senyörün kendilerine ait yükümlülükleri kaydettiği tirşeleri (parchemins) yok etmeye çalıştıkları jaköri (jacqueries) isyanları.
Vahşi bir baskı Jaklar’ın Üzerine çullanmaktadır.[38] Feodal üretim ilişkilerinin özgül çelişkisinin yansısı, feodallerle serfler arasındaki sınıf savaşımı, düzenin başından sonuna kadar sürer. Öte yandan bu çelişki yeni çatışmaların tohumu olan yeni bir biçimde gelişir: serflerin, kendilerini zanaata sonra da ticarete veren bir bölümü, yeni bir sınıf yaratır. Bu kasaba (burg) sakinleri burjuvalar ile feodaller arasındaki çıkar çelişkileri, büyüyecektir. Genç burjuvazi, üretici güçleri geliştirmeye ve yeni bir iktisadi güç oluşturmaya adaydır. Başlangıçta, üretici güçlerin niteliğine uygun olan feodal üretim ilişkileri, bu güçlerin gerisinde kalacak ve bu güçler için bir engel haline gelecektir. Başlangıçta, ikincil olan ve köleliğin bağrında üretici güçlerin gelişmesinden doğan burjuvazi ile feodalite arasındaki çelişki, yavaş yavaş ön plana geçer ve sonunda başrolü oynar.
Gerçekten, köyde yaşayan serflerin savaşımı, onların yazgısında biraz iyileşme sağlamıştı, çünkü feodaller, burjuvaların serflerde kendilerine müttefik bulmalarından korkuyorlardı. Ama serflerin savaşımı, kendi başına, feodal üretim ilişkilerinin tasfiyesine varamazdı; çünkü yeni üretici güçler köyde değil, kentte gelişiyordu. Serfliği ortadan kaldıran burjuva demokratik devrimdir. Feodal üretim ilişkilerinin özgül çelişkisi, ancak, bu ilişkiler üretici güçlerin yeni niteliği ile şiddetli bir çelişki haline girdikleri zaman ortadan kalkabilirlerdi. İktisatta yeni bir gelişme olabilmesi için yeni üretim ilişkileri gerekiyordu: feodal sistemin kalıntıları üzerinde kapitalist sistem yükseldi. (sayfa 354)

IV. BURJUVAZİNİN GELİŞMESİ

Şuna işaret edebiliriz ki, her olayda yeni üretim ilişkilerine varacak olan yeni üretici güçler, eski düzenin dışında, bu düzenin ortadan kalkışından sonra değil, tersine, bu düzenin bağrında, içinde ortaya çıkarlar. Her kuşak kendisi için kısa vadede yararlı olacak belli teknik gelişmeleri gerçekleştirmeye çalışır ve bu, daha önceki kuşakların çalışmalarının yarattığı mevcut üretim koşullarına kendini uydurmak zorunda olduğu içindir. Ayrıca, belirli bir kuşak, üretici güçlerde gerçekleştirilmiş olan gelişme ve iyileştirmelerin zamanla oluşturabilecekleri toplumsal sonuçların bilincinde değildir: o, yalnızca kendi günlük çıkarlarını düşünür. Ancak belirli bir zaman sonradır ki, egemen sınıflar, tehlikenin farkına varırlar ve üretici güçlerin atılımını bilerek frenlerler. Her kuşak, anlamadığı bir nedenler ve sonuçlar bağlantısı içine sürüklenir. Yeni üretim ilişkileri, insanların bilinçli ve önceden düşünülüp hesaplanmış eylemlerinin sonucu değildir, tersine, kendiliklerinden ve insanların bilincinden ve iradesinden bağımsız olarak belirirler. Yeni üretim ilişkileri, hiç de keyfe bağlı değildirler, yeni üretim ilişkileri zorunluluğu, eski düzenin teknik ve iktisadi koşullarından ortaya çıkar. İşte bu, üretim tarzları diyalektiğinin önemli bir özelliğidir. Bir üretim tarzını belirleyen şey, bu düzende mutlaka tek başlarına bulunmaları gerekmeyen, ama egemen olan üretim ilişkileridir. Feodal düzenin içinde, onunla birlikte yediyüz yıl yaşamış olan burjuvazinin gelişmesi olayını daha yakından inceleyelim.
Başlangıçta: üretim düşüktür ve üretildiği yerde tüketilir, değişimler azdır ve köyün, feodallere bağımlı olan ve çok az gelişmiş bulunan kente karşı bir üstünlüğü olduğu görülür. Sonra, 12. yüzyıla doğru, serfliğin kendisinin olanaklı kıldığı zanaatlardaki ilerleme sayesinde kentlerde yeni olaylar kendini gösterir: pazar için bir üretim fazlalığı. Bunun üzerine metaların alım-satımında uzmanlaşmış bir sınıfla, yani burjuvazinin ilk embriyonu olan tacirlerle birlikte, (sayfa 355) panayırlar ortaya çıkar.
Burjuvazinin feodallere karşı sınıf savaşımının ilk biçimi olan komün hareketi, kökenini, burjuvazinin bu atılımından alır: feodal, tanıdığı özgürlük ve bağışlamalar karşılığında, para ile ödenen haklar talep eder; aynı yolla burjuvalar çeşitli siyasal haklar satın alırlar: kentlerini duvarlarla çevirmek, para basmak, hapishane inşa etmek, silahlı bir milis kuvvetine, seçilmiş temsilcilere, müstahkem kuleleriyle bir belediye dairesine sahip olmak gibi. Kral da, çoğu kez, feodal devletin güçlendirilmesi ve yürütülmesi için kendisine gerekli olan borç para karşılığında, kendi rakipleri olan feodallere karşı, burjuvalara arka çıkar.
Haçlı seferleri, Akdeniz yolunu açarak, ticaret burjuvazisini geliştiriyor. Aynı zamanda, değişimlerin zorunlu yardımcısı bankacılar sınıfı büyüyor (Floransa).
Yüz Yıl Savaşı, feodallerin askeri bakımdan güçsüz düştüğünü,[39] ve İngiliz burjuvazisinin, Belçika burjuvazisinin (çuhacı Artevelde ile) ve Fransız burjuvazisinin (çuhacı Etienne Marcel ile) güçlendiğini doğruladı. Askeri teknikteki ilerlemeler senyörlerin durumunu sarsıyor: ateşli silahlar o kadar pahalıdır ki, ancak tacirlerin finanse ettikleri kral bunları satın alabiliyor; böylece kral, büyük şatoları çeviren surları yıkacaktır.
15. yüzyılın sonunda altın elde etme niyetiyle büyük buluşlar yapıldı. Avrupa pazarlarında altına hücumun olağanüstü sonuçları oldu: büyük bir hızla koskoca servetler toplanıyor, fiyatlar yükseliyor, senyörler iflas ediyor. Mediciler gibi, büyük burjuva aileleri, çağın gerçek krallarıdırlar, hesaba katılması gereken büyük bir güç oluştururlar. Monarşi, burjuvaziden elde ettiği mali desteğin karşılığında, ona tekeller bağışlar.
İşte o zaman manüfaktür ortaya çıkıyor, çünkü hem önceki dönemde birikmiş olan sermayeler mevcuttur, hem de ticaret öyle bir atılım göstermiştir ki, feodal düzenin ayırıcı özelliği olan zanaat üretimi artık yeterli olmamaktadır. (sayfa 356) Böylece zanaattan ticarete, ticaretten manüfaktüre geçilmiştir, bu, üretici güçlerin ileri doğru bir adımıdır. Ticaret merkezleri, manüfaktür merkezleri haline gelirler. Manüfaktür, bir ürünün yapımının parça parça işler halinde ayrı ayrı işçilere dağıtılmasıdır: bu, ticaret amacıyla, sermayeyi artırmak amacıyla, üretimi artırmak olanağıdır. Daha önce bir araç olan ticaret, kendisi için yeni araçlar yaratan bir amaç haline gelmiştir. Böylece sanayi burjuvazisi, manüfaktür burjuvazisi, feodal toplumun bağrında ortaya çıkıyor ve onunla birlikte proletaryanın ilk embriyonları da oluşuyor. “Orta-çağ”, yerini “modern zamanlara” bırakmıştır.[40] Bu, ücretli bir proletaryanın, kapitalist sömürüsüyle karakterize olan yeni üretim ilişkilerinin başlangıcıdır. Ücretli proletarya, iflas etmiş, topraklarından kovulmuş köylüler, rekabet yüzünden iflas etmiş zanaatçılar, feodallerin işsiz kalmış paralı askerleri ve feodal baskıdan kaçan bütün bu insanlar arasından sağlanıyordu: özgür, ama bütün üretim araçlarından yoksun bulunan bu insanlar açlıktan ölmemek için emek-güçlerini burjuvaya satmak zorundadırlar; çünkü kendisi de meta üretiminden doğan burjuvaya göre, her şey satın alınır ve satılır.
“Yeni üretici güçler, emekçilerden, bilisiz ve alıklaşmış serflerden daha kültürlü ve daha kavrayışlı olmalarını ister; makineyi kavrayabilecek ve onu gerektiği gibi kullanabilecek yetenekte olmalıdır. Onun için kapitalistler, köleliğin ayakbağlarından kurtulmuş, makineleri uygun bir biçimde kullanabilecek kadar kültürlü ücretli işçilerle iş görmeyi yeğ tutarlar.”[41]
Yeni üretim ilişkileri gerçekten kârı artıran yeni üretici güçlerin gelişmesini kolaylaştırırlar: manüfaktürden makineli sanayiye geçilir, daha sonra buharlı makineyle makineler sistemine ve modern büyük makine sanayisine. Bu, 18. yüzyılda, Marx’ın Komünist Parti Manifestosu’nun birinci bölümünde güçlü bir biçimde anlattığı “sanayi devrimi”dir. (sayfa 357)
Bu, yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkışının sonucu, feodallere karşı sürekli bir sınıf savaşımıdır. Bu savaşım, senyörlerin “bağışlamalar”na karşı girişilen ilk savaşlardan beri uzun bir evrim göstermiştir.
Rönesans bunu ifade eder. Burjuvazi, feodalitenin ideolojik müttefiki Kiliseye kafa tutarken antikçağ ideolojilerinde bir dayanak bulmaktadır. Leonardo da Vinci, Erasmus ve Rabelais ile, doğayı, bilimi, aklı, insan ruhunu, gücünü yüceltir; Rabelais ve Montaigne’in ağzından ortaçağ eğitimini eleştirir. Din savaşları, bu savaşımı daha üstü örtülü, daha mistik bir biçimde ifade ederler.
Savaşım, 18. yüzyılda keskinleşir: savaşım, kuralları ile, eyaletler halinde bölünmüş durumu ile, ayrıcalıkları, vergileri ile üretici güçlerin gelişmesini ve değişmelerin genişlemesini engelleyen feodal devlete karşı yönelmektedir. Savaşımın çok keskin bir durum almasının büyük bir anlamı vardır: burjuvazi, gönençle gelişmek ve ilerlemek için zorunlu olarak, eski üretim ilişkilerini tasfiye etmenin ve yenilerine ortaksız bir hükümranlık sağlamanın kendisine gerekli olduğunu dikkate almaya başlar. Savaşım, siyasal savaşım haline gelir:
“Şu halde görüyoruz ki: burjuvazinin kendisini onlara dayanarak güçlendirdiği üretim ve değişim araçları, feodal toplum içersinde yaratılmışlardır. Bu üretim ve değişim araçlarının gelişiminin belirli bir aşamasında, feodal toplumun üretimde ve değişimde bulunduğu koşullar, tarımın ve imalat sanayisinin feodal örgütlenmesi, tek sözcükle, feodal mülkiyet ilişkileri, gelişmiş bulunan üretici güçlere artık ayak uydurmaz hale geldiler; bir o kadar ayakbağı oldular. Bunlar kırılmalıydılar; kırıldılar.
“Bunların yerini, kendisine uygun düşen bir toplumsal ve siyasal yapı ile, ve burjuva sınıfının iktisadi ve siyasal egemenliği ile birlikte, serbest rekabet aldı…”[42]
Elbette ki bu bilinçlenme bir gün içinde olup bitmedi:
“Ve feodal düzen altında, Avrupa’nın genç burjuvazisi, (sayfa 358) küçük zanaatçı atelyelerinin yanında büyük manüfaktürler kurmaya ve böylece toplumun üretici güçlerini ilerletmeye başladığı zaman, elbette ki bu yeniliğin varacağı toplumsal sonuçlardan habersizdi, bunu düşünmüyordu; bunun bilincinde değildi, bu ‘küçük’ yeniliğin, toplumsal güçlerde yeni bir gruplaşmaya, yeni bir mevzilenmeye varacağını, büyük iyi niyetine o kadar değer verdiği krallık iktidarına karşı, ve bir o kadar, en iyi temsilcilerinin aralarına katılmayı düşledikleri soylulara karşı bir devrimle sonuçlanacağını kavramıyordu; onun istediği, yalnızca, metaların üretim değerini düşürmemek, Asya pazarlarına, ve daha yeni keşfedilmiş olan Amerika pazarlarına büyük miktarlarda meta yığmak ve en büyük kârları gerçekleştirmekti; bilinçli etkinliği, bu pratik ve günlük çıkarların dar çerçevesi içinde sınırlı kalıyordu.”[43]
Böylece başlangıçta, burjuvazi, feodal toplum içinde kendine bir yer sağlamaktan başka bir amaç gütmüyordu. Sınıf, savaşımı, gerçek, maddi iktisadi çıkarların toplumsal, siyasal, ideolojik bir yansısıdır. Bu, nesnel bir olgudur, çünkü burjuvazinin kendisi de nesnel tarihe, meta üretiminin iktisadi yasalarının bir ürünü olarak, doğrudan doğruya kölelik kurumunun sömürülen sınıfa ilk öğelerini sunduğu özel mülkiyetin bir ürünü olarak geçmiştir.
Bir an gelir ki, feodal mülkiyet ve bütün feodal düzen, üretici güçlerin atılımına karşı bir engel halini alır, eski üretim ilişkileri ile yeni üretici güçler arasındaki çelişki artık katlanılmaz olur. Yükselen sınıf, adından da belli olduğu gibi, yeni üretici güçleri geliştirme yeteneğinde olan sınıftır.
Çelişki bir uzlaşmaz karşıtlık haline gelmek üzere gelişir: ilk bakışta kendiliğinden-gelme olan savaşım, giderek daha bilinçli, daha yöntemli bir hal alır; yükselen sınıfı devrimci kılar. Savaşım, zorunlu uygunluk yasası uygulamasını gerçekleştirmenin vazgeçilmez bir aracı olur. Bundan böyle, artık savaşımın amacı, burjuvaziye feodal düzen içinde bir yer yapmak değil, bu sistemin yok edilmesidir. (sayfa 359)
Bunun içindir ki, artık yalnız bir ölçüde sahip oldukları iktisadi güç bakımından değil de doğrudan doğruya sınıf olarak varlıkları tehdit altında bulunan feodaller yönünden de savaşım daha keskin, daha amansız bir hal alır; ve bu yüzden feodaller gitgide daha gerici olurlar.
İşte o zaman Marx’ın formülü anlaşılır: sınıf savaşımı, tarihin devindiricisidir, yani sınıf savaşımı, üretim çelişkilerini çözen siyasal araçtır, sayesinde, üretici güçlerin ve bütün toplumun ileri gidebileceği araçtır. Ama sınıf savaşımı çelişkiyi çözümlüyorsa da, çelişkiyi başlatan sınıf savaşımı değildir: durup dururken keyfince çelişkiler yaratan insanların bilinci değildir. Bu devindirici (moteur) hiç ile işlemez: kendi zorunlu uygunluk yasasıyla birlikte üretim vardır burada. Ama, nasıl bir motor, yakıtının enerjisine bütün etkisini yapmasını sağlarsa, devindirici de bu yasanın alabildiğine kendini ortaya koymasına olanak sağlar. Üretimin, birbirine karşıt sınıfları doğurduğu andan itibaren ve bu sınıflar kayboluncaya kadar toplumun gelişmesi sınıf savaşımıyla olur: bir yanda, çıkarlarıyla, üretim ilişkilerinin üretici güçlerle zorunlu uygunluğuna düşman olan sınıflar, öte yanda çıkarları bakımından bu uygunluğa elverişli olan sınıflar arasındaki savaşım. Burada, burjuvazi örneğiyle şu konuya işaret edelim ki, devrimci bir sınıf, aynı zamanda sömürücü bir sınıf olabilir, ve hükmedilen bir sınıf (feodal düzendeki burjuvazi gibi) aynı zamanda sömürülen bir sınıf değildir.
Yükselen sınıf, iktisat biliminin yardımıyla, ya da hiç değilse iktisadi deneyimiyle tarihsel görevinin bilincine varır; bu bilinç kesinleşip belirginleştikçe onun devrimci savaşımı da daha etkili olur, çünkü, bu sınıf, zorunlu uygunluk nesnel yasasına dayanmaktadır.
O halde bir sonuca varmak istersek:
“… İktisadi üretimin ve her tarihsel dönemin buradan çıkan toplumsal yapısının, o dönemin siyaset ve düşünce tarihinin temellerini oluşturduğu; bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin çözülüşünden bu yana) tüm tarihin bir sınıf savaşımları tarihi, sömürülen ile sömüren (sayfa 360) arasındaki, toplumsal gelişmenin çeşitli aşamalarında egemen olunan ile egemen olan sınıflar arasındaki savaşımların tarihi olduğu”[44] ortaya çıkar. (sayfa 361)

YOKLAMA SORULARI

1. Toplumlar tarihinde ilk üretim tarzı hangisidir?
2. Sınıflar nasıl belirmiştir?
3. Kölelik düzeninin esas çizgisi nedir ve bu düzen neden
4. Feodal toplumun çelişkileri nasıl gelişirler?

________________________________________
Dipnotlar

[30] Başlangıçtan kapitalizme kadar ayrıntılı incelemesi için bkz. J. Baby, Principes fondamentaux d’économie politique, 1. kısım, Editions Sociales, Paris 1949 [Ayrıca bkz. P. Nikitin, Ekonomi Politik, Sol Yayınları, Ankara 1995; Zubritski, Mitropolski, Kerov, İlkel, Köleci, Feodal Toplum, Sol Yayınları, Ankara 1992. -Ed.]
[31] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 674.
[32] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 62.
[33] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 675.
[34] İtalikler bizim. -G.B.-M.C.
[35] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 166.
[36] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 170.
[37] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 680.
[38] Bkz: Prosper Mérimée, La Jacquerie, Aragon’un önsözüyle, La Bibliothéque Français; ve Friedrich Engels, Köylüler Savaşı, Sol Yayınları, Ankara 1990.
[39] Poitier Savaşının arifesinde, Kral Jean komünleri silahsızlandırmıştı.
[40] Bu iki deyim, elbette bilimsel anlamda pek yetersizdir, ama gerçek bir değişmeye uygun düşmektedirler.
[41] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 676-677.
[42] Marx, Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 115.
[43] Stalin, Leninizmin Sorunları, s. 680.
[44] Marx, Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 87-88.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Felsefenin Temel İlkeleri 18. Ders: Kapitalist toplumun çelişkileri. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer'in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi'nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından...

Kapat