Fransız Devrimi Bastille baskınıyla değil, bir tavşan kıyımıyla başlamıştır.

KARŞITINA DÖNME KİTLELERİ

“Sevgili Dostum, hep kurtlar koyunları yemiştir; bu kez koyunlar mı kurtları yiyecek?” Madam Jullien’in Fransız Devrimi sırasında oğluna yazdığı bir mektuptan alınan bu cümle, yalın bir anlatımla karşıtına dönmenin özünü içermektedir. O zamana kadar birkaç kurt, pek çok koyuna saldırmıştır. Artık çok sayıdaki koyunun kurtlara saldırmasının zamanı gelmiştir. Koyunların etyemez olduğu doğrudur, ancak bu cümle tam da bu tuhaflığıyla anlam kazanır. Devrimler dönüşüm zamanlandır, onca zaman savunmasız olanlar aniden dişlerini göstermeye başlarlar. Kötücüllük konusundaki deneyim eksikliklerini sayılarıyla telafi etmek zorundadır.
Karşıtına dönme, çeşitli tabakalardan oluşmuş bir toplumu gerektirir. Karşıtına dönme gereksinimi ortaya çıkmadan önce, birinin hakların ötekilerden fazla olan sınıfların net bir biçimde birbirinden ayrılması, insanların günlük yaşamlarında varlığını uzun zaman duyurmuş olmalıdır. Bu tabakalaşma, iç olaylar sonucunda gerçekleşmiş olabilir ya da üst konumdaki grup ast konumdakine emir verme hakkını ülkeyi fethederek ve böylelikle kendini yerlilerin üstünde bir konuma yerleştirerek kazanmış olabilir.
Her emir, onu yerine getirmek zorunda olan insanda acı veren bir sızı[11] bırakır. Bu sızıların doğasını ileride ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.
Burada söylemek istediğim, bu sızıların ortadan kaldırılmasının olanaksız olduğudur. Kendilerine sürekli emir verilenler bu sızılarla ve bu sızılardan kurtulmak için çok güçlü istekle doludurlar. Kendilerini acı veren bu sızılardan iki farklı biçimde kurtarabilirler. Yukarıdan aldıkları emirleri başkalarına aktarırlar: Ama bunu yapabilmeleri için, altlarında onların emirlerini almaya hazır başkalarının bulunması gerekir. Ya da üstlerinde bulunanlardan, bunca zaman onların kendilerine çektirdiklerini ve esirgediklerinin hesabını sorabilirler. Tek bir kişinin, zayıflığı ve çaresizliği nedeniyle, böyle bir fırsat ele geçirecek kadar şanslı olması ender bir durumdur; ama çok sayıda insan bir kitle içerisinde bir araya gelebilirlerse, tek başlamayken yapamadıklarını elbirliğiyle başarabilirler; o ana kadar onlara emir vermiş olanlara hep birlikte karşı çıkabilirler. Bir devrim durumu böyle bir karşıtına dönme durumu olarak tanımlanabilir, deşarjı, emrin neden olduğu sızılarından kolektif kurtulma eyleminden oluşan kitle karşıtına dönme kitlesi olarak adlandırılmalıdır.
Genellikle, Fransız Devrimi’nin Bastille baskınıyla başladığı kabul edilir. Oysa devrim daha önce, bir tavşan kıyımıyla başlamıştır. États Généraux[12] 1789 mayısında Versailles’da toplanmıştı. Meclis, aralarında soyluların avlanma hakları da bulunan feodal hakların kaldırılmasını görüşüyordu. Delege olarak toplantılara katılmış olan Camille Desmoulins, 10 Haziran tarihinde, yani Bastille baskınından bir ay önce, babasına yazdığı bir mektupta şunları anlatıyordu:

“Bretanlar şikâyet dosyalarındaki (cahiers de doléance) bazı maddeleri geçici olarak yürürlüğe sokuyorlar. Güvercinleri ve av hayvanlarını öldürüyorlar. Buralarda 50 delikanlı yabani tavşanlarla ada tavşanlarına karşı inanılmaz bir kıyıma giriştiler. Söylendiğine göre, St. Germain ovasında, nöbetçilerin gözlerinin önünde dört ya da beş bin hayvanı öldürmüşler.”

Koyunlar kurtlara saldırmaya kalkışmadan önce, tavşanlara saldırmaktadır. Yukarıdakilere yönelik bir karşıtına dönme eyleminden önce, hırslarını altlarındaki kolay avlanabilir hayvanlara yöneltmektedirler.
Ancak asıl olay Bastille Günü olur. O gün bütün şehir silahlanır. Ayaklanma kralın adaletine karşıdır; bu adalet saldırılan ve işgal edilen binada cisimleşmiştir. Mahkûmlar serbest bırakılır, böylece onlar da kitleye katılabilirler. Bastille’in savunmasından sorumlu olan komutanla yardımcıları idam edilir. Bu arada hırsızlar da sokak lambalarının direklerine asılır. Bastille yerle bir edilir; taş üstünde taş kalmaz. Adalet, iki temel öğesiyle, yani idam cezası verme ve affetme yetkisiyle birlikte halkın eline geçer. Karşıtına dönme, o an için, tamamlanmıştır.
Bu tür kitleler, kölelerin efendilerine karşı, askerlerin subaylarına, beyaz ırktan olmayanların aralarına yerleşen beyazlara karşı isyanlarında olduğu gibi çok çeşitli koşullar altında oluşabilir. Ancak her koşulda, bir grup uzun süreden beri diğer grubun emrine tabi olmuştur, isyancılar içlerinde taşıdıkları sızılar nedeniyle eyleme geçerler; eyleme geçmeleri her zaman çok uzun zaman alır.
Öte yandan, devrimlerin yüzeyde görünen eylemlerinin çoğu aslında mütecaviz kitlelerin işidir. Tek tek insanların peşine düşülür ve bunlar yakalandığında, bütün bir kitle tarafından, hüküm gereğince ya da bir hüküm olmaksızın, öldürülürler. Ama devrim yalnızca bunlardan oluşmaz. Devrim, doğal sonlarına çabucak varan mütecaviz kitlelerden ibaret değildir. Karşıtına dönme bir kez başladıktan sonra, yayılmayı sürdürür. Herkes emir altında yaşamış olmanın yarattığı sızılarından kurtulabileceği bir konuma gelmeye çalışır; bu sızılardan herkeste çokça vardır. Karşıtına dönme, bütün toplumu kapsayan bir süreçtir; başlangıçtan itibaren başarı kazansa bile yavaş yavaş ve güçlükle sona erer. Yüzeyde mütecaviz kitleler peş peşe kısa ömürlü eylemlerde bulunurken, karşıtına dönme ağır ağır, dipten gelen dalgalar halinde yükselir.
Süreç bundan daha da yavaş olabilir; karşıtına dönmenin cennette olacağı vaat edilmiş olabilir: “Sonuncular, birinciler olacaklardır.” Mevcut durumla cennet arasında ölüm yer almaktadır. Öbür dünyada insanlar yeniden hayat bulacaklardır. Bu dünyada en çok yoksulluk çekmiş ve hiç kötülük yapmamış olanlar, öbür dünyada en yukarıda olacaklardır. Orada, daha iyi bir konumda, yepyeni bir insan olarak yaşayacaktır. İnananlara sızılarından kurtulacakları vaadinde bulunulur. Ancak bu kurtuluşun koşulları hakkında kesin hiçbir şey söylenmez. Fiziksel yakınlık, cennet kavramının önemli bir parçası olsa da, kitlenin bu karşıtına dönüşün özünü oluşturduğuna dair hiçbir gösterge bulunmaz.
Bu türden bir vaadin odak noktasında diriliş fikri bulunur. İncillerde, İsa’nın dirilttiği insanlara ilişkin vakalar yer alır. Anglo-Sakson ülkelerindeki ünlü “diriliş” vaizleri, ölümün ve dirilişin etkisini her biçimde kullanmışlardır; vaizler, toplanan günahkarlan, tanımlanması olanaksız bir dehşete düşürene kadar en korkunç cehennem acılarıyla tehdit ederlerdi; ateş ve kükürt gölü, Tanrı’nın onları bu korkunç uçuruma iten eli günahkârların gözünde canlanırdı. Bu vaizlerden birinin tehditlerinin etkisini, yüzünü ürkünç bir biçimde çarpıtarak ve sesini gök gürültüsü tonlarında kullanarak güçlendirdiği anlatılırdı. İnsanlar bu türden vaazları dinlemek için kırk, elli hatta yüz mil uzaktan kalkıp gelirlerdi. Erkekler, ailelerini de kapalı arabalar içerisinde getirirler, yanlarında yataklarını ve birkaç gün yetecek yiyeceklerini taşırlardı. 1800 yılı dolaylarında Kentucky Eyaleti’nin bir bölümü böyle toplantılar nedeniyle ateşli hezeyanlara boğuldu. O sırada eyalette bulunan hiçbir bina bu kadar devasa kitleleri almaya yetmediğinden, toplantılar açık havada yapılmaktaydı. 1801 Ağustosu’nda, Cane Ridge’de 20. 000 kişi bir araya geldi; bu toplantının anılan, aradan yüz yıl geçtikten sonra bile Kentucky’de hâlâ capcanlı kalabildi.
Vaizler, dinleyicileri, yığılıp ölmüş gibi yerde kalıncaya kadar korkuturlardı. Kitleyi oluşturanları korkutan ve sözde bir ölüme sığınıp kurtulmak istedikleri şey Tanrı’nın emirleriydi. Dinleyenleri yere yapıştırmak vaizlerin bilinçli ve açıkça dile getirdikleri amaçlarıydı. Vaazın verildiği yer bir savaş alanına dönerdi; sağdaki soldaki insanlar sıralar halinde yere yıkılırdı. Bu savaş alanı benzetmesi vaizlerin kendileri tarafından yapılmıştı. Vaizlerin hedefledikleri ahlâki dönüşüm için bu son ve doruk noktasındaki korku kesinlikle gerekliydi. Vaazın başarısı “düşen” insanların sayısıyla ölçülürdü. Bu konuda kesin kayıtlar tutmuş olan bir görgü tanığının bildirdiğine göre, pek çok gün süren toplantı sırasında 3000 kişi yere yıkılmıştır; bu sayı da toplantıda bulunanların yaklaşık altıda biriydi. Yere düşenler, yakındaki toplantı odasına taşınırlardı. Her zaman, odanın zemininin en az yarısı, yatan insanlarla dolu olurdu. Bazıları konuşamadan ve kıpırdayamadan öyle sessizce yatardı. Zaman zaman birkaç dakika için kendilerine gelir, sonra derin bir inlemeyle, insanı ürperten bir çığlıkla ya da affedilmeyi dileyen içten bir duayla yaşadıklarını belli ederlerdi.

“Bazıları konuşabiliyor, ama kıpırdayamıyorlardı. Bazıları topuklarını yere vuruyordu. Bazılarıysa can çekişiyormuşçasına titreyip, sudan çıkmış balık gibi çırpınıyordu. Çoğu, yerde saatlerce yuvarlanıyordu. Diğerleriyse aniden sıraların, kürsülerin üstüne sıçrayıp, ‘Mahvolduk! Mahvolduk!’ diye bağırarak ormanda kayboluyordu.”

Yere düşenler kendilerine geldiklerinde, artık başka bir insan olurlardı. Ayağa kalkıp “Kurtuluş!” diye bağırırlardı. Artık “yeniden doğmuş” olarak iyi ve temiz bir yaşama başlamaya hazırdılar; eski günahkâr varlıkları geride kalmış olurdu. Bu karşıtına dönme, ancak daha önce bir tür ölüm yaşandıysa inandırıcı olabilirdi.
Aynı sonuca varan, ama bu denli uç nitelikte olmayan olgular da vardı. Toplanan bütün insanlar aniden ağlamaya başlardı, çoğu insan durdurulamaz hıçkırıklara boğulurdu. Dört beş kişilik gruplar halindeki kimileri de köpek gibi sesler çıkarmaya başlardı. Birkaç yıl geçtikten sonra, heyecan daha ılımlı biçimler almaya başlayınca, önce tek tek sonra koro halinde “kutsal gülme” krizi geçirir oldular.
Ama her şey kitle içerisinde; bildiğimiz diğer bütün kitlelerden çok daha coşkulu ve heyecanlı olan bu kitlenin içerisinde olup biterdi.
Burada hedeflenen, karşıtına dönme devrimlerde hedef alınandan farklıdır. Söz konusu olan, insanın kutsal emirler karşısındaki tutumudur. İnsanlar o ana kadar bu emirlere karşı gelmişlerdir ve şimdi Tanrı’nın vereceği cezanın korkusu sarmıştır onları. Vaizin her yola başvurarak yoğunlaştırdığı bu korku onları bir bilinçsizlik konumuna itmiştir. Kaçan av hayvanları gibi ölü taklidi yaparlar, ama korkuları öylesine büyüktür ki bilinçlerini gerçekten yitirirler. Kendilerine geldiklerinde Tanrı’nın emirlerine ve yasaklarına bütünüyle uymaya hazır olduklarını açıklarlar, böylelikle şiddetli cezalandırılma korkusunu yatıştırırlar. Bu süreç uslandırma sürecidir: İnsanlar vaiz tarafından Tanrı’nın sadık hizmetkârı olacak şekilde yola getirilirler.
Bu süreç devrim sürecinde olan bitenin tam tersi niteliktedir. Daha önce gördüğümüz gibi, devrim sürecinde önemli olan uzun süre herhangi bir egemenliğe tabi olmanın yarattığı bütün sızıların yükünden kurtulmaktır. Burada ise, yeni bir boyun eğme, Tanrı’nın buyruklarına boyun eğme ve bu yüzden de bu buyrukların neden olacağı bütün sızılara gönüllü olma söz konusudur. Her iki süreçte de bulunan ortak faktör karşıtına dönmenin kendisi ve karşıtına dönmenin yer aldığı ruhsal sahnedir: Her iki durumda da bu sahne kitledir.

Elias Canetti
Kitle ve İktidar
Çevirmen: Gülşat Aygen
Yayınevi : Ayrıntı Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here