Franz Kafka: “Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki… “

“En çok seni seviyorum diyorum; ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki… ”

Aşk… Çoğumuz için içimizi deşen keskin bir bıçak olmuştur. Yeryüzünün ilk aşkından bu yana aşkın trajik söylenceleri, evrene dar gelen bir kartopu gibi durmaksızın büyümekte.

“Aşk bütünüyle kişinin kendini tamamlayabilme umuduna dayanır.126” Oysa “Kendimden başka hiçbir eksiğim yok.” demişti Kafka… O eksiği tamamlama arayışından başka neydi ki aşk. İçimizin boşluğunu doldurmak, eksikliğimizi tümlemek, mutlak ve giderilemez yalnızlığımızı benzerimizin yalnızlığıyla gidermeye çalışmak, giderek yalnızlıklar büyütmek, yazgı’mıza dayanabilme avuntusu değilse neydi aşk? “Yarım yaratıklarız biz, aşk isteği ise tamamlanmaya duyduğumuz dinmez susuzluk. Kendi erkek ya da dişi ötekim olmadan kendim olamam.”127 Böyle bakıldığında ötekiyle bir olma tümlenme ritüelidir aşk. Kaynağımıza, uzamda var olmayan yere, anayurdumuza geri dönme deneyimdir ay m zamanda. O zaman sevgili hem bilinmeyen yer, henüz keşfedilmemiş kıta olur. Hem doğduğumuz ev; hem bilinmeyen olur, hem de tanınan. “Ben ancak ötekisi olduğunda bütün olanım. Ötekim olmazsa parçalanırım.”128

İyi kötü her birey, hayatının en azından bir döneminde aşka rastlamıştır. Aşk hem bir rastlastı hem bir seçimdir. Ötekinde kendimizi görmek istediğimiz, ötekiyle tamamlanarak evrene aitliğimizin altım çizdiğimiz bir illüzyon. Cennetten kovulmuşluğumuzun ve ölüme yazgılı oluşumuzun derin azabına dayanabilmenin, evrenin sonsuz belleğine sızmanın bir yolu…

Oysa insan durmadan değişiyor. Zaman üstümüzden geçerken hiçbirimiz ay m kalmıyoruz. Aradığımı buldum, dediğimiz anda yeni bir kaçış başlıyor, ya da yeni bir yöneliş. Aslında biz tamamlanmayı, vahdete ermeyi umarken bilinçdışı süreçlerimizle biliyoruz ki hiçbir tümlenme edimi bizi karanlıklar prensinden koruyamayacak. Bu bilgiyle yılmaz bir devrimci olup ölüme aşkla ayak direyenlerimiz çıkabileceği gibi, bu bilginin bizi eylemsizliğe sürüklediği yerde, ölümün kesin ve keskin gerçeğine teslim olanlarımız da çıkacaktır. Kafka biraz bu ikinci gruba dahil bir dehaydı. Kendindeki eksikliğin varoluşsal olduğunu bilen, bunun yaşam denilen cehennemde en azından kendisi için tümlenemezliğini kabul etmiş bir özne…

Sanatçıların, felsefecilerin, bilim insanlarının temel derdi evren içindeki varoluşumuzu mutlak ve eşsiz bir bütünün içinden görmek değil midir? Kafka bu tamamlammşlık hissini yaşamanın kendisi için pek mümkün olamayacağım biliyordu. Onun aşktansa ölüme dair duyduğu örtük özlemin nedeni, bütün ve bir olma halini ancak ölümde bulacağına inanmasıdır. O nedenle Kafka başansız bir âşıktır. Hem istediği hem başaramadığıdır onun aşk. Elbette onun için de bir kurtuluş ümididir aşk, ama cehennemin kuyusundan çıkmayı bir türlü başaramaz; çünkü inançsızdır. Aşkla kurtuluşu çok da mümkün görmemektedir, belki böyle bir kurtuluşu arzu da etmemektedir. Son nefesine kadar yanında ve hayatında kadınlar olmuştur Kafka’nın. Ancak Kafka hep bir bocalama kuyusunun içine düşmektedir İter seferinde. Kuyudan çıkabilme olanağım bulduğu tek ilişki belki Milena ile yaşadığıydı; ancak orda da tam kuyudan çıkacakken kendini karanlığa bırakan yine kendisi olmuştur. Korkuya çoktan, ta en başından teslim olmuş bir ruhtur Kafka ve ölmeden çok önce ölüm onu çoktan ele geçirmiştir.

Kafka yaşamı baştan kaybedilmiş bir savaş olarak tanımlar. Bu nedenle tüm yaşamı ölüme duyduğu özlemin üstünü örtmekle geçer. İnsanın trajik yazgısı ‘ölüm’dür. Ve hangi aşkla ölüme direnilebilir? Dehşet ve korku; dehşetli korkudur onu durduran. Milena ile aşkım ölümsüz kılan; tutkunun şiddetini artıran aslında bir tür yaşamasızlık, yaşantısızlık hali olur. İkisi de eyleme geçebilecekken dur’mayı seçerler. Kendi dünyalarındaki başka başka korkular yüzünden. İkisinin yaşantısında başka başka gerekçelerle üreyen bu korku ve eylemsizlik hali, düş dünyalarındaki gıdaları olur. Yine başka başka gerekçelerle yaşam tutamakları olur ikisinin de.

Nietzsche “… (insanın) sevmek ve vernek için varolduğunu kanıtlaması gerekir” der. “Aşk bir tutku olarak, benliğin korunması, tümüyle kendini gözeten güç istenci, hedefe ulaşma ve kendini tamamlama yolunda ortaya konan şiddetli (yırtıcı) bir arzudur.” diye de ekler. Kendisini hep eksik gören ve böyle de yaşayan Kafka, -yaşamı boyunca, belki son ilişkisiyle son noktada biraz bunu kırmıştır- kendisini tümleme gücünü iliklerinde hiç duyumsamamıştır. Bu kronik ümitsizliğin ahlaki, ideolojik ve psikolojik çok geçerli nedenleri elbette vardı.

Tarihe yazdıkları kadar aşklarıyla, özel yaşantılarıyla da damgasını vurmuş öznelerden biri olan Kafka’nın Milena ile yaşadığı ya da yaşayamadığı aşka bakmak, onu anlamlandırabilmek için önce ikisine de özne olarak ayrı ayrı bakmak gerekmekte. Dönemin ruhunu anlamak, Prag’a bakmak gerekmekte.

Prag
Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik,
Eski kentte duruyordu, meydanlıkta, yapayalnız.
Gotik bir duvar üstünde
Hanuş Ustanın saati on ikiyi vuruyordu.
Nazım Hikmet

Özellikle geceleri sanki karanlık bir büyücünün inşa ettiği, çıkışsız gotik bir hayaletler ülkesidir Prag ve özellikle Eski Kent. Her an loş bir kuytudan karnavalesk kahramanların çıkacağı, baştan kesilmiş cezanıza suç arayanların ‘dava’nızı görmek için sizi tutup ‘şato’larına hapsedeceği kasvetli bir kent.

Bu kent için Kafka ‘pençeleri olan küçük anne’ tanımlamasını yapar. Pragla ilişkisi geçimsiz ve huzursuz iki öznenin tutkulu aşkı gibidir. Ne bir arada olabilirler, ne de ayn. Kafka’mn ruhu çokça Prag demek. Prag’sa Kafka’mn yaşadığı yıllarda kasvet, bunaltı, huzursuzluk, aidiyetsizlik demek. Gelecek olan ikinci dünya savaşı felaketinin bütün işaretlerini Prag göklerinde dolaşan kavka’lar129 göstermektedir sanki.

1880’li yıllarda Prag son derece kozmopolit bir yapıdaydı. Çeşitli ulusların, dillerin, siyasal görüşlerin bir arada bulunduğu Bohemya’da Habsburg imparatorluğunun bir parçasıydı. Alman kültür ve dilinin Çekler üzerinde son derece ezici bir üstünlüğü ve etkisi vardı. Din çeşitliliğine rağmen Katoliklerin yoğunluğu ve etkisi büyüktü. Hemen herkesin ötelediği ve aşağıladığı Yahudiler ise nüfusun yaklaşık %5 ‘ini oluşturuyordu.

1883 doğumlu Kafka ise Prag’da Almanca konuşan Çek bir Yahudiydi. Baskın bir Alman kültürü içinde ne Çek ne Alman olabilmeyi başaramadan bir de Yahudi kimliğinizi sırtlanarak kimlik oluşturmaya çalışacaksınız. Bu İliç de kolay değildi. Kendi Yahudiliklerinden utananlar, bunu saklayanlar ya da Kafka’nın babası gibi asimile olan küçük burjuvalar… bir de durumu iyi olan grupların Yahudi düşmanlığına karşı kurdukları (1897-T.herzl) Siyonist oluşumlar… Bütün bu karmaşanın yaşandığı bir Prag’da insanın kendini bulması da kendi kalabilmesi de çok zordu. O nedenle Kafka için çoğu zaman kaçıp kurtulmak istediği bir sevgiliyi imler Prag. Avrupalılarca ‘Altın şehir’, ‘Masal şehri’, ‘Avrupa’nın Kalbi’, ‘Şehirlerin Anası’ olarak adlandırılan Prag kozmopolitliğin tüm çelişkilerine rağmen ve belki de bu yüzden o dönemde de şimdiki gibi son derece çekici bir kentti. Tüm eziyetine rağmen bir türlü uzak kalınamayan bir sevgili gibi. Bu nedenle Prag olmasaydı Kafka Kafka olmazdı, tezi pek de yabana atılır bir tez değildir. Otoriteye, yeni gelişen burjuva ahlakına, gücün ve güçlünün ezen ve aşağılayan karanlık baskısına karşı grotesk bir alaycılıkla yaklaşan Kafka tüm yapıtlarında şehrin gotik yapılarından şehre sessizce sızan hayaletlerle çarpışmıştır.

Bu çarpışmalardan sıyrılıp soluklanmak istediğinde ise aşka sığınmıştır. Ama her dostu ve her sevgili seçimi toplumsal otoriteye değilse de aile otoritesine çarpmış, her çarpışmada bir ‘yanı daha ‘eksilmiş’, gedik her keresinde bütünlenmeyi imkânsız kılacak biçimde büyümüştür.

Baba
Çok Sevgili Babacığım!
Bana son günlerde bir ara, senden korktuğum gibi bir savı hangi nedenle ileri sürdüğümü sormuştun. Her zamanki gibi bir yanıt bulup vermemiş bu da işte biraz yine senden korkmamdan, biraz senden korkmamın nedenini pek çok ayrıntıyı içermesinden dolayısıyla bunları yarı buçuk da olsa sözle belirlemeyeceğimden kaynaklanmıştı. Şimdi sana yazıyla yanıt vermeye kalkıyorsam, bu yanıtta da yine pek çok boşluk kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken, senden duyduğum korku ve bunun yolaçacağı sonuçlar sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, konunun büyüklüğü belleğimle zeka gücümü enikonu aşacaktır.

Hoyrat, katı -otoriter bir babayla yaşam boyu kurulamamış bir iletişim… Kafka’ nın eksikliğini besleyen, büyüten en temel neden babasıdır. Yoğun bir korku, suçluluk duygusu daha küçük yaşlarda esir alır Kafka’nın benliğini. Bu giderek tüm dünyaya, tüm insan ilişkilerine yansıtılan bir korkuya, suçluluğa ve kaçma isteğine bırakır kendini. Hem benini kuvvetle duyumsayan hem de bunu şiddetle saklama gereksinimi duyan bir meczup gibidir Kafka adeta. Olmayan suçlarına ceza kesen bir dünyayla normal’in içinden mücadele etmek imkânsızdır. Başta Yargı, Dönüşüm, Dava olmak üzere Kafka tüm yapıtlarıyla ve yaşamı boyunca kendisini allak bullak eden ‘suç’ ve ‘günah’ olmadan cezalandırılan insanların trajedisini yazar. Baskının, suçluluk duygusunun, korkunun egemen olduğu yerlerdeki bireylerin yazgısını yazar. Bu yönüyle bakıldığında Kafka hep kendini yazar.

Yetişme koşullarına rağmen babasına başkaldırmaz, aslında tam bir teslimiyetle boyun da eğmez. Belki de intikamı hiçbir şey yapmamaktır. Nefret ettiği söylenemez; ama sevdiği de.. Tüm yaşamı belki de yoksama ve aşağılama duygusuyla ona yaklaşan babasından yapıtlarıyla intikam almakla geçer; bir de onay vermediği ve veremeyeceği ilişkilerin dairesinde eşinmekle. Aşk ilişkilerinde daireyi tamamlamak, tümlemek istemez. Başarısız olma korkusu yerini giderek isteğine bırakır. Bu trajik halin de ona başka türlü bir haz verdiği düşünülebilir. Özellikle Milena ile olan aşkı düşünüldüğünde…

Milena’nın Kafka’sı
Diyorsun ki aradığın kişi
Daima güçlü olmalı, hiç zayıf olmamalı
Haklı da olsan haksız da olsan
Seni hep savunmalı, korumalı
Bütün kapıları açmalı sana
Ama o ben değilim canım
Hayır, hayır, o ben değilim
Aradığın ben değilim canım

Bob Dylan, It Ain’t Me Babe130

Kafka denince hemen akla Milena gelmez; ama Milena denince akla ilk gelen Kafka’dır. Oysa tarihe mal olmuş aşkın öznesi olmasının ötesinde de bir kadın, bir entelektüel, bir sevgili olarak kendine özgülüğüyle, gücüyle, cesareti ve trajik ölümüyle tek başına da önemli bir değerdir Milena. Adının tüm çağrışımlarıyla “seven bir insandı Milena”.

“ Sevmeden insan hakkında hiçbir şey bilemezsin.” demişti bir gün arkadaşına.

“… O güne dek görmediğim canlı bir ateş o… Oysa öyle narin, cesur ve akıllı ki! Her şeyi de o kadar kolay feda ediyor ki! Ya da belki her şeyi fedakârlığı sayesinde elde etmiş… ”

Yakın arkadaşı Max Brod’a böyle söylüyor Kafka. Gerçekten de Milena hem aşkları hem dostluk ilişkilerinde inanılmaz vericiliği olan bir kadındır. Müthiş bir yaşam sevinci ve yaşama tutunma azmi olan bir kadındır. Tutkulu ve gözü kara bir kadındır. Bu özellikleri hem yaşamın ona bir armağanı hem de cezası olacaktır. Kalka ile ilişkisinin başlaması da giderek mektuplarla devam etmek zorunda kalışı nedeniyle Milena’ya yetmezliği de, taşıdığı bu özellikler yüzündendir. Kafka’nın Kadınının yazarı M. Buber-Neumann onun için şöyle diyor:

“Milena olağanüstü bir insandı; gençliğinde burjuva ahlak anlayışına karşı çıkan. Zor yaşamı boyunca aşırı bireyciliğini bir kenara koyup toplumsal ve siyasal sorumluluk duygusuyla hareket etmesini bilmiş, olağanüstü bir insan. Ülkesi Bohemya ’nın boyunduruk altına girdiği günlerde düşünce özgürlüğü için savaşacak gücü ve yılmaz cesareti vardı. Hitler Çekoslovakya ’yı işgal ettiğinde tehlikede olan insanları kendi hayatı pahasına kurtarmaktan çekinmedi. Yahudileri ve Çek vatandaşları yurtdışıııa kaçırdı. İllegal bir dergi çıkardı ve halkını zorbalara karşı direnmeye çağırdı. Sonunda geslapo tarafından tutuklandı ve 1944 yılında Ravensbrück toplama kampında öldü. ”

Milena kuşatan, kavrayan, güçlü bir kadındı. Bu entelektüel genç kadın Kafka’nın yapıtlarını Almancadan Çekçe’ye çeviren ve Kafka’ya hayranlık duyan kadındır. Mektuplaşmalan ve arkadaşlıklan böyle başlar. 1920 yılında mektuplarla başlayan bu dostluk giderek tutkulu bir mektup aşkına dönüşür. Ta ki Kafka’nın kararıyla 1923 yılında kesilene kadar. Neredeyse her gün postaneye bir ibadeti gerçekleştirircesine koşan Milena için bu aşkın tek taraflı bir kararla kesilmesi tam bir yıkım olur. Günlerce, haftalarca o postaneye defalarca uğranır. Kafka’nın yakın dostu Max Bord’dan yardımlar dilenilir. Sonunda çaresizce ayrılık Milena tarafından kabullenilir.

Milena, Kafka ile yaşadığı aşk sırasında çürümeye yüz tutmuş bir evliliği de götürme çabasındaydı. Kafka ise nişanlıydı. İçinde bulundukları açmaza rağmen birbirlerine yönelmeleri onlar için yaşama daha sağlam ve heyecanla tutunmak anlamında bir umut olur. Kafka nişanlısına mektuplarla gerçeği açıklamaya çalışır; Milena ise kocasına ne gerçeği açıklamak ne de ondan ayrılmak ister. Belki ilişkinin başında istediği bu şey Kafka’yı tanıdıkça içinde bir yerlerde sönüp kül olur.

Evet mektuplarda Milena’ya seslenen dünyanın en âşık en coşkulu adamı vardır. “Ya bu dünya minicik ya da biz dev gibiyiz, her neyse, bizim onu tümüyle doldurduğumuz kesin. ‘Milena, Milena, Milena… Adından başka bir şey yazamıyorum. Yazmalıyım ama! Milena, seni sevdiğime göre, yeryüzünü de seviyorum demektir! ”

Tam da böyle hisseder Kafka; ama sürekli değil. Hele geçirdikleri dört gün… Yan yana oluşlarından sonra, dokunuşlardan sonra Kafka’nın unuttuğu eksikliği, korkaklığı, tutukluğu, başarısızlığı yeniden hareketlenir ve onun ruhunu ele geçirir. Delicesine bir kıskançlık, görmeyi arzulama ama vuslatı reddetme, olanaklar varken buluşmaları, kavuşmaları sürekli erteleme… Aşklarının gerilimi bu buluşamama, görüşememe hallerinde gizliydi. Ama her ikisi de farklı nedenlerle de olsa yorulmaya başlamışlardı. Bu yorgunluklar karşısında bütün korku itiraflarına rağmen Kafka ilişkiyi bitirmeye cesaret edebilmiştir. Korkaklığın ve kaçışın doğurduğu cesaretti bu.

İlişkileri sırasında korkularıyla ilgili olarak şöyle seslenir sevgilisine Kafka: “ Mektupların içinden en güzelleri korkumu haklı gördüklerin, haklı görüp savunmaya çalıştıkların, korkmamam gerektiğine beni inandırdıkların” der.

Ruhsal anlamda kurdukları derin bağ ne yazık ki bedensel olarak sağlanamaz. Birlikte geçirdikleri dört gün Kafka’ya yaşadığı dünyadaki cehennemini yeniden hatırlatır.18 Ocak 1922’de günlüğüne şöyle yazar: “Cinsiyetinin hediyesine ne yaptın? En nihayet başaramadın, diyecekler… Ama kolayca başarabilirdim… M. haklı: korku felakettir.”

Milena Kafka ile ilgili M. Brod’a şöyle yazar:

“… Franz yaşayamaz, yaşama gücü olmadığından yaşayamaz, esenliğe kavuşamayacaktır Franz, çok sürmez ölür, bak, görürsünüz… İster iyilik ister kötülük olsun yaşamına yardımcı olacak nesnelerden yoksun olunca, kendi başına bir varoluşçuluk oluyor onunki. Kahramanlıktan uzak bir yalnızlık içindedir Frank ne var ki daha yüceliyor, daha erişilmez oluyor böyle olunca. Kahramanlık, yalan, korkaklık. Bir ereğe ulaşmak için hiçbir insan yalnızlığını öne süremez kullanamaz. Fakat korkunç bir ileriyi görme sezisi içinde tertemizdir, kimseye leke sürmek istemediği için zorlanmıştır yalnızlığa. Akıllı kişiler de başkalarını kirletmekten çekinirler, ama onlar her şeyi pembe gösteren, büyülü gözlükler takar… Onlar için başkalarını kirletmek diye bir şey yoktur, incitmek diye bir şey bilmez onlar. Onlar çabuk makine yazar, durmadan kadın değiştirirler… Frank bayılır böylelerine, kendinden geçermişçesine bakar onlara… Anlayamaz ama, hayrandır işte! Frank ‘in yazdığı kitaplar şaşırtıcıdır; ama kendi daha çok şaşırtıyor insanı. ”

Milena Kafka’ya hep büyük bir hayranlıkla ve hayretle bakmış; büyük bir sevme gücüyle de ona bağlanmıştır. Ama ondaki yaşama gücü ve iştahı… Asıl bu Kafka’yı korkutmuştur. Korku duyduğu her zaman hastalığının kuytu, dingin limanına sığınmış, sanatoryumuna teslim olmayı aşka teslim olmaya tercih etmiştir. Yaşamak huzursuzluğu, belirsizliği, fırtınaları, durmadan değişmeyi, değişimlere ayak uydurabilmeyi göze almayı gerektiren bir şeydir. Yaşamak hareket etmeyi gerektirmekteydi. İşte Kafka bunları göze alamıyordu. Onun istediği çok başka, bunlardan başka bir şeydi. Bu ruh, yaşamı iştahla kucaklamaya alışmış Milena’ya iyi gelmezdi ve yetmezdi. Bu gerçekleri ikisi de hissetmelerine rağmen ayrılık ikisi için de kolay bir kabullenişle gelmedi. Hiçbir aşka hazırlıklı olunamayacağı gibi…

Ayrılık acısıyla çırpındığı zamanlardan birinde Milena artık onun da sırdaşı olan M. Brod’a yakarır:

“Öteki kadınların üzdüğü gibi mi üzdüm onu? Bu üzüntü yüzünden mi ağırlaştı, onun için mi kaçıyor benden şimdi? Onun için mi sığınıyor korkusuna, onun için mi yok olmalıyım, çıkmalıyım yaşamından? Suç yalnız bende mi? Yaradılışının gerektirdiği şeyler mi yoksa bunlar? ”

Kafka ise ayrılık kararını kendi vermiş olmasına karşın M. Brod’a şöyle seslenir:

“Sen M. ile konuşabileceksin ben ise bu mutluluğa asla sahip olamayacağım. Onunlabenim hakkımda konuşacak olursan bir ölüden bahseder gibi an beni; yani benim dışımdan, ‘cismani olmayan ’ yanımdan bahsederken demek istiyorum. Ehrenstein geçenlerde bana geldiğinde M. Aracılığıyla hayatın bana elini uzattığını, ölümle yaşam arasında bir seçim yapma şansına sahip olduğumu söyledi. Biraz büyük bir laf (Milena açısından değil, benim açımdan) olmakla birlikte özünde doğru bir düşünce, yalnızca seçme olanağını olduğuna inanması biraz aptalca. Delphil, kâhin var olsaydı da ben ona sorsaydım bana şöyle cevap verirdi: ‘Ölümle hayat arasındaki seçim mi? Nasıl tereddüt edebilirsin?”

Kafka’dan öncekiler, Kafka ve Kafka’dan sonrakiler… Hiçbiri Milena’ya arzu ettiği, düşlediği sevgiyi veremedi. Hep bir şeyler eksik… Aşklarıyla ilgili bu toplama baktığında hüzünlü bir sonuç karşılar onu. Herkesi ve her şeyi kucaklamayı bildiği gibi bu gerçeği de yüce gönüllü bir kabullenişle kucaklar Milena:

“Her zaman zayıf erkekleri sevmiş olmam herhalde benim kaderimdi. Hiçbiri benimle ilgilenmedi, beni korumadı. Bir kadının fazla girişken olması başa belâdır. Erkekler bundan ancak bir süre hoşlanır, zayıfları bile. Onlar dudaklarını sarkıtmış, elceğizleri kucağında, divanda oturup onlara aşağıdan yukarıya hayranlıkla bakan kırılgan bir bebek ararlar. Benden sonraki eşlerini genelde bu tür insanlar arasından seçtiler. Bu sayede ben de benim o hiç pratik yetenekleri, yaşama becerileri olmayan, dünyevi sorunlardan hiç anlamayan erkeklerimin insanı hayrete boğan değişmelerine şahit olabildim… ”

“Ufak Bebeğiyle Oturan Meryem Ana, Ah Erkekler- Onlar İnsan Değiller”

“Her şey çok güzeldi, çok ilginçti, heyecanlıydı; ama bugün artık hepsinin yanlış olduğunu biliyorum. Doğru erkek hiçbir zaman gelmedi… Genelde gereğinden fazla gevezelik ve nevrasteni, fazlasıyla yaşamdan yabancılaşma vardı… Birçoğu yaşamdan öylesine korkmaktaydı ki her seferinde cesaret verme görevi bana düşüyordu. Aslında tam tersi olması gerekiyordu. Özlemini en çok duyduğum şey, bir sürü çocuk doğurmaktı; inek sağmak, kaz beslemek istemiştim ve beni ara sıra döven bir koca. Derinlerimde aslında ben gerçek bir Çek çiftçi kızıyım. Entelektüellik denilen o şey bende talihsiz bir rastlantı yalnızca. ”

Biraz ironi, biraz alaysamayla gelen bir itiraftır bu.“Onun gözlerinden geçmiş kavgalardan ziyade gelecekteki kavgalar okunuyor.” demişti Kafka ve haklıydı. Kafka’nın sezgisel olarak hissettiği ve belki de yaşama inançsızlığım perçinlediği‘modern insanın çürümesi’ne ve‘felaket yıllarına az kalmıştı. Kafkasız hayatında Milena kendini bu zorlu kavgalara her şeye inat aşktan vazgeçmeden bekletiyordu.

Kafka’nın Milena’sı
“Yaşam daha başında kaybedilmiş bir savaştır” Kafka için ve “Anlamaya başlamanın ilk işaretlerinden biri ölme isteğidir.” Mücadele etmeden kabullenilen yenilgi ölüm denen trajik yazgının aşılamayacağım bilmesinden gelir Kafka ’ nın ve avunmak istemez, aldanmak ve aldatmak… Ahlâk onun için böyle bir saflıktır. İşlemediği olası suçların cezasını arayıp durmuştur ve işlenmemiş günahların cezasını toptan çekmiştir. Yaşamına yayılan derin hüzün ve yanı sıra yol alan ‘erteleme’ duygusu… “Sev yitirirsin, sevme yine yitirirsin.” (Soren Kierkegaard) Bunun için Milena’yı çok sevmiş; ama var olan çıkışsızlığın bilgisiyle de bu aşkı sonlandırmak istemiştir.

“Aşk ölümü püskürtmez; o zamana ve onun rastlantılarına karşı girişilmiş bir kumardır. Aşk aracılığıyla bu hayattan öbür hayata bir göz atabiliriz…”131 Yaşamak bu anlamıyla Kafka’yı hep korkuttu. Ölüme tutunarak nasıl yaşanabilirdi ki.

Camus, felsefenin tek ciddi sorunsalının ‘intihar’ olduğunu söyler. Kafka’nınki uzun sürmüş bir intihardır. Milena onun ölümünün ardından yazdığı makalesinde şöyle der:

“…Kimseye benzemeyen biri olduğundan burada onu çok az kişi tanırdı. Son derece bilge ve yaşamdan ürken bir insandı; yıllardan beri ciğerlerinden hastaydı, hastalığı tedavi ettiriyordu ama bir yandan da onu bilerek besliyor ve düşünsel olarak destekliyordu. ‘ Ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.”

Oysa Kafka mektuplarının birinde Milena’sına şöyle seslenir: “Kişiyi mutluluk öldürebilirse, benim çoktan ölmem gerekirdi. Ama ya benim gibi ölüm yargısına uğramış biri, mutluluktan ötürü kurtulabilirse ölmekten? Öyleyse yaşayacağım, demektir.” Bunu samimi olarak böyle duyumsar Kafka; ama korkulan galip gelir. Mutluluğa bırakamaz kendini. Mutluluğun ve yaşamın sürekliliğine inanmaz çünkü. Ama Milena ile yaşadığı kısacık, kurtarılmış zamanlar ve mektuplar… Onlar bir süreliğine de olsa inandırır Kafka’yı.

Bu aşk her ikisi için de çok değerlidir; ama her ikisinin de bu aşka yüklediği anlamlar farklı farklıdır. Lacan “Aşk sahip olmadığınız bir şeyi, onu sizden istemeyen birine venneye çalışmaktır.” diyor ya… Kendimizde yok, talibi yok, kendisi yok bir şeyin peşinde onca ruhun acı içinde kıvranmasını nasıl açıklayabiliriz? ‘Kendisi olmasa da anlamı var.’ bir şey olarak… İşte her öznede vukuu bulan bu anlam ötekinden farklı bir şeye tekabül eder çoğu zaman. Bu nedenle bir olmaya, bütünleşmeye duyulan şiddetli arzu çok ender huzurun ve sükutun dünyasında kendini vuslata bırakır. Ne eksik ne fazla. Özneler tam olduğunda. Sorularından, huzursuzluklarından soyunup kendi çıplaklıklarım giyindiklerinde tamamlanırlar. Bu tamamlanma macerası bittiğinde belki de aşk, aşkınlık hali olarak kendim başka bir şeye bırakır, devreder, dönüşür. Bizi aşklarda çoğu zaman kavuşamamanın gerilimi ilgilendirir onun için. Bu aşk birbirlerine doyamadan, kavuşamadan bitmemiş olsaydı üzerine bu denli konuşacak ne bulabilirdik ki. Aşkın gerilimi ayrılığa, kavuşamamaya ayarlı. Gevşek bir ılıklık aşka iyi gelmiyor belli ki. Bu haliyle ‘yıkıcı’ bir güç aşk. İçinde ister istemez şiddet barındırıyor.

“…Ben, Milena, senin haklı olduğunu biliyorum, ne yaparsan, nasıl davranırsan davran, haklısın… Sana inanmasaydım, ilgilenir miydim seninle? Denizin derinliklerinde ağır baskıyla karşılaşmayan tek bir nokta yoktur. Senin yanında olmak da öyle, ama bütün başka yaşam biçimleri bir yüz karası olurdu… ’’

Milena nasıl Kafka’ya dair bir hayranlık besliyorsa Kafka’dan da Milena’ya öyle bir akış vardı. “ Milena diyorum, bir deniz gibidir, deniz kadar da güçlü.” Onların arasında ruhtan ruha giden sıradan insanların göremeyeceği güçlü ve derin bir bağ vardı. Bu bağ, hayranlık duygusuyla iyice perçinleniyordu. Kafka, aşklarıına ve hayatına bakıp “İnsanın içine işleyen bir bakışın var… Senin bu bakışlarla bakmaya cesaretin var ve özellikle de bu bakıştan da öteye bakabilme gücün; zaten asıl olan öteleri görebilmektir, sen de bunu beceriyorsun.” Öteleri görebilme gücüne sahip bu gözler Kafka’nın görünmez dünyasını da elbette görebiliyordu. O nedenle Kafka için Milena cazip bir karşı cins olmamn çok ötesinde bir anlam taşıyordu.

Bu ruha yaklaştıkça bir güneş gibi onu aşkın yakıp kül etmesinden de ölesiye korkuyordu:
‘‘Düşenlerle böbürlenen bir dünyada yaşıyoruz. Atamıyorum adımımı, ürküyor um, onun için yere basamıyorum. Evet… Belki yorgun değilim, korkağını yalnız… Beni alt üst edecek bir serüvenin ardından gelecek o büyük yorgunluktan korkuyorum. Yahudiyim, korkunun ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Korkunç bir yorgunluktur bu. İnsan ancak akıl hastanesinde dinlenebilir… ” ‘‘Bütiin bu olanlar aklımı durdurabilir. Dünyam yıkılıyor, yeniden kuruluyor, bak bakalım başının çaresine (Buradaki baş kendi ‘baş’ını) yıkılıyor diye yakınmıyorum, zaten çöküyordu, ama yeniden kuruluşunu da istemiyorum. Güçsüzlüğümden ötürü yakınıyorum, yeniden hayata kavuşacağım için yakınıyorum, görmek istemiyorum güneşi. ”

Aşkı Mektuplarla Yaşamak
Tutkulu iki ruhun mektuplaşmalan Kafka’mn ricasıyla noktalanır. Salt mektupların bu aşkı taşıyacağına inancım yitirmiştir Kafka. Milana daha fazlasını isteyen ve hak eden biridir onun için. O ise Milena’nın isteklerini karşılayamayacak kadar, yorgun, güçsüz ve isteksizdir. Sağlığının her geçen gün daha da kötüleşmesi bu ‘vazgeçişin’ en önemli delilidir.

Kafka hemen tüm ilişkileri boyunca ‘mektup’u bir araç olarak benimsemiş ve tercih etmiştir. Yaşadığı sürece saklanmak isteyen kovulmuş bir ruh olarak mektuplar onun için eşsiz bir paravandır. Hem var hem yok ilişkilerin dengesini mektuplar üzerinden kurmak daha az yorucudur onun için. Dirime ait hiçbir şeyin kışkırtıcılığım istemez. O yalnızca olanı izlemek, duyumsamak ister. Tene dokunmaktansa dokunmayı düşlemek, sahiplenmektense sahip olduğunu kurgulamak… Ama bir yere kadar.

Yaşayan ruhlar ve bedenler doyurulmak ister. Bu doygunluk hissini sözcüklerle sonsuza dek veremeyeceğini anlamıştır Kafka ve daha fazlasına ila gücü yoktur.

“Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir… Aç kurtlar gibi bunu bekler onlar. Kâğıdın üzerindeki öpücükler ulaşamaz sahibine, yarı yolda hortlakların eline düşer, onlar içip bitirirler bu öpücükleri. Bu coşkun beslenmeden ötürü çoğalıyorlar anlaşılan. İnsanlık sezmiş ki bunu, karşı koymaya çabalıyor, kişilerin rahatı için daha doğal bir karşılaşmayı sağlıyor. ”

Artık yolun sonuna gelinmiştir.

“…Kötü bir şey var, hiç ummuyordum böyle olacağını, bu mektupları, bu önemli mektupları yazmayacağım artık. Mektup yazmanın o korkunç büyüsü başladı gene ondan… Kötü geçen gecelerim büsbütün bölünüyor. Kesmeliyinı, yazamam artık. Ah, Milena! Sizin uykusuzluğunuz benimkine benzemez. Yakarıyorum size: N ’olur yazmayın artık. ”

Milena’nın bu yakanlara boyun eğmekten başka şansı yoktur. Mektuplaşmaları son bulur. Yaklaşık bir yıl sonra da Kafka’nın yaşamı sonlanır. Milena’yı ve Avrupa’yı ise kötü günler beklemektedir.

“Milena… Denedin, biliyorsun: Karşındakini yalnız varlığınla kurtarabilirsin, başka hiçbir şeyin yaran yoktur.”

126. *’Else hasta” sözü telgraf için buldukları kapalı bir sözcük, ‘gel’ anlamına geliyor. Aşk, Eric Blondel, YKY, 2005, s. 12
127. Çifte Alev, Octavio Paz, Okuyanus, 2002, s. 3
128. Bir Şeyler Eksik, Bülent Somay, Metis, 2007, s.110
129. Kafka soyunun gerçek soyadı Kavka’ydı. Çekçe Alakarga cinsinden bir kuş adıdır. Kimilerince kutsal bir simge, kimilerince savaş habercisi olarak görülmüştür.
130. Bir Şeyler Eksik, Bülent Somay, Metis, 2007, s. 35
131. Çifte Alev, O. Paz, Okuyanus, 2003

DİPNOTLAR DIŞINDAKİ KAYNAKLAR: Milena Kafka’nın Kadını, M. Buber-Neumann, Çev.:Sıdıka Orhon, Everest.,2005 Sevgili Milena, Franz Kafka, Çev.: Adalet Cimcoz, Say,2001

Asuman Susam
Else Hasta* Franz Kafka ve Milena adlı yazı

Kaynak: Dahiler ve Aşkları, Hazırlayan: Özcan Erdoğan, Yayınevi : İkaros Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here