Genç Bir Romancının İtirafları – Umberto Eco

Romancı geçmişi otuz yılı bulmayan Umberto Eco bu nedenle kendini “genç” bir romancı olarak niteliyor ve Genç Bir Romancının İtirafları’nda, felsefeci ve kuramcı olarak arkasında bıraktığı uzun kariyerinden çok ‘genç bir romancı’ olarak geçirdiği yıllara bakıyor; Eco bu iki alanı birlikte kullanmasının kurmaca yapıtlarındaki verimli sonuçlarına eğiliyor. Kurmaca ile kurmaca dışı arasındaki sınırı araştırıp bu sınırın etrafında keyifle, eğlenerek ve eğlendirerek, zekice yaklaşımlarla dolaşıyor.
Okuru kendi yaratıcı yöntemlerinde gezintiye çıkarıyor ve kendi roman dünyasını nasıl yarattığının ipuçlarını veriyor. Ortaçağ uzmanı, felsefeci ve çağdaş edebiyat alanında yetkili bir isim olan Umberto Eco, kurmaca yapıtlardaki hayali kahramanlara ve gerçek hayattaki algılanmalarına da değişik bir açıdan yaklaşıyor. Günümüzün en seçkin yazarlarından olan Umberto Eco’nun yaratıcılığının arka planını merak edenler için eğlendirirken bilgilendiren bu küçük kitap tam bir hazine.
(Tanıtım Bülteninden)

Yaratıcılığın arka planı – Kaya Genç
(02/09/2011, Radikal Kitap Eki)
Sonbahar mevsimi, sevdiğimiz romancıların yazarlık üzerine kitaplarıyla geldi: Orhan Pamuk?un ?Saf ve Düşünceli Romancı?sı ve Umberto Eco?nun ?Genç Bir Romancının İtirafları? kitaplarının aynı hafta yayımlanması güzel bir tesadüf. Kitaplardan ilki Harvard Üniversitesi?nde, ikincisi ise Atlanta?daki Emory Üniversitesi?nde verilmiş konferans metinlerinden oluşuyor. Pamuk?unki Charles Eliot Norton konferansları, Eco?nunki ise Richard Ellmann konferansları çerçevesinde hazırlanmış.
Biz Umberto Eco?nun ?itirafları?na bakalım: Eco gibi ortaçağ uzmanı bir yazar neden kitabının başlığında özellikle bu kavramı, ?itiraflar?ı kullanır? Bir edebi söylem biçimi olarak ?itiraflar?ın Hıristiyan teolojisinin önemli bir parçası olduğunu, bu türün en büyük ustalarından Aziz Augustine?in İtirafları?nın yer aldığı geleneğin romantik döneme ve Jean-Jacques Rousseau?ya dek uzandığını biliriz. Eco ayrıca bunun ?genç bir romancının? itirafları olduğunu söylüyor, gelecek yıl seksen yaşına basacak romancının bu şakasını nasıl anlamalıyız peki? Genellikle çok fazla deneyimi olmayan bir gencin değil, türlü maceradan geçmiş bir ihtiyarın itiraflarını dinlemenin daha ilginç olduğu kabul edilir ancak gençlerin günahları her zaman daha heyecan vericidir. Eco da kendini bir romancı olarak genç görüyor, ne de olsa ilk romanı ?Gülün Adı?nın yayımlanışının üzerinden henüz otuz bir yıl geçmiş. Bir elli sene daha yaşayıp şimdiye kadar yazdığı altı romanın üzerine altı tane daha koyacağını düşündüğünü söylediğinde ?Genç Bir Romancının İtirafları?nın tonu da belirginleşmeye başlıyor: Eco kitap boyunca bıyık altından gülerek okuruyla kafa buluyor ve çoğunlukla bilinçli olarak bizi çıkmaz sokaklara yönlendirip kitabın sonunda yanıtlar yerine sorularla bırakıyor.
Oysa her şey ne kadar da basit bir soruyla başlamıştı: ?Nasıl yazıyorsunuz?? Eco?nun buna cevabı, ?soldan sağa?dır ve bunun mükemmel bir cevap olduğunu kabul etmemiz gerekir. Çünkü kendisini amatör bir romancı ve profesyonel bir akademisyen olarak tarif eden ve deneyimli bir göstergebilimci olduğunu bildiğimiz Eco, sözcüklerin yüzeyindeki anlamlarla ilgilenmekten felsefi bir zevk alır. Bir roman yazmanın maddi niteliği, onun hakkında idealizasyonlarda bulunup romantik rüyalarla süslü masallar anlatmaktan daha anlamlı gelir. Elbette bir ?âlim? olarak söylediği söze bir şerh koyar, her kültürde soldan sağa yazılmadığını hatırlatır. Arapça yazan bir Eco?nun ?Nasıl yazıyorsunuz?? sorusuna vereceği yanıt, bu yüzden çok farklı olacaktır: ?Sağdan sola?.

Keşfetmek değil üretmek
Eco itiraf ediyor: çocukluk yıllarından beri roman yazdığını, çocukluğunda yazdığı romanlara öncelikle bir isim bulup sonra o ismin başlığı olacağı romanı yazdığını, birkaç sayfa boyunca süren yazarlık hevesinin pek çok tamamlanmamış başyapıt halinde kaldığını. Bir başka deyişle, Eco?nun itirafları hep itiraf etme eyleminin kendisiyle dalga geçen birer itiraf halini alıyor. İnsan burada yazma işini bir performans olarak gören çağdaş eleştirinin kökenler ve başlangıçlara, itiraf edilecek özlere yönelik şüpheciliğinin izlerini görüyor: yapısalcılar için her şey bir metindi ve Deleuze metinlerdeki bütün anlamların yüzeyde olduğunu, hiçbir zaman ?derinde? bir anlamın olamayacağını söylemişti. Eco?nun da onların izinden gittiğini söyleyebiliriz. Peki itirafların mümkünatına yönelik inançsızlık besleyen biri, neden itiraf eder ve onun itiraflarını ilginç kılan şey nedir? Bu soruya dilerseniz ?yaratıcılık? diye yanıt verelim.
Eco, Homeros?un yaratıcı bir yazar sayılırken Platon?un neden sayılmadığını hiçbir zaman anlayamadığını söylüyor bir yerde. ?Neden kötü bir şair yaratıcı yazardır da iyi bilimsel makaleler yazan biri değildir?? Bu kitapta Eco bir kez daha ne kadar yaratıcı olduğunu kanıtlıyor, çünkü itirafları bir gerçeği keşfetmekten çok onu üretmenin bir yolu olarak kullanıyor. Doktora tezini Ortçağların estetiği üzerine yazmış olan Eco?nun 1978 yılında, 46 yaşındayken küçük bir yayınevinde çalışan bir arkadaşı aracılığıyla ?bir romancı olma? hikâyesi, bu güzel yaratıcı buluşların başlıcası. Kısa bir polisiye roman yazması istenen Eco, bunu başaramayacağını, kendi yazacağı kitabın bir Ortaçağ manastırında geçen, beş yüz sayfa uzunluğunda kapsamlı bir iş olacağını arkadaşına söyledikten sonra evine döner. Ve bu noktada, bir rahip gibi, itiraf kulübesine girmiş Eco?nun kısık bir sesle itiraf edişini dinlemeye başlarız: ?Eve döner dönmez masamın çekmecelerini karıştırdım ve bir önceki yıl çalakalem yazmış olduğum bir şeyi bulup çıkardım: Üzerine birtakım keşişlerin adlarını not ettiğim bir kâğıt parçasıydı bu. Demek ki ruhumun en kuytu köşesinde bir roman fikri çoktan yeşermişti, ne var ki ben, bunun farkında değildim. O notları alırken, bir keşişi gizemli bir kitap okurken zehirlemenin güzel olacağını anlamıştım, hepsi bu.? Peki sonra ne oldu, oğlum? ?Böylece Gülün Adı?nı yazmaya başladım.?

?Bilgi?nin tasnif edildiği dolaplar
Eco daha sonra, roman yazarken kesinlikle bir ?ilham kaynağı?nın olmadığını söylüyor. Zaten Ortaçağların toplumsal, kültürel, dinsel, siyasi, sanatsal ve gündelik pek çok gerçeğine aşina olduğu için yalnızca iki yılda bitirdiği romanı, ?kocaman bir dolabı açar? gibi yazdığını anlatıyor. Bu yoğun bir biçimde Borges ve Foucault?yu anımsatan bir imge. Eco?nun romantik bir ilham kaynağından etkilenerek değil, halihazırda yazılmış olan metinler, ?bilgi?nin tasnif edildiği dolaplar aracılığıyla yazmaya başladığını söylüyor. ?Bütün o malzeme elimin altındaydı, bana sadece ihtiyacım olanı seçmek kalıyordu.?
Eğer bunu yazarın ilham yoksunluğunun bir itirafı olarak okuyacaksak, Eco?nun bir sanatçı olarak bir bilgisayardan çok da farklı olmadığı sonucuna varabiliriz. Belli bir konuyu seçmesinin nedeninin daha önceden o konuya aşina olması olduğunu söylerken de benzer bir durum sözkonusu: bir bilgisayar gibi, yazar elindeki tasnif edilmiş bilgiyi farklı bir biçimde düzenlemek suretiyle sanat yapıtını yaratır. Bu açıklama ise, itiraf kabinindeki gencin ?itiraf ediyorum, bir ruhum yok!? demesiyle aynı şeydir. Burada rahibe düşen, itiraf çıkarmaya gelmiş genci bir ruhu olduğuna ikna etmektir ancak Richard Ellmann konferansları verildiği sırada Atlanta?da olmadığımız için, bu imkandan yoksunuz.
Kitabın en güzel bölümlerinden olan ?Bir Dünya Kurmak?ta Eco yukarıda tarif ettiğimiz bilgisayarın işleyişini anlatıyor. ?Ortaçağ?a dair yazdığım sırada, sokaktan bir otomobil geçtiğini görürsem ve örneğin arabanın rengi beni etkilerse bu gördüğümü not defterime, ya da sadece zihnime yazarım, o renk daha sonra, örneğin bir minyatürü betimlerken işime yarar.? Özellikle renk konusunda Eco?nun anlattıkları çok ilginç; ?Önceki Günün Adası?nın önemli bir bölümü Pasifik Okyanusu?ndaki bir adada geçtiği için burada, Güney Denizleri?nin mercan kayalıklarında geziniyor, güneşin doğuşunu ve batışını, ışığın oluşturduğu sayısız rengi izliyor. Renkleri ?hipotipoz? adlı bir söz sanatıyla tarif etmeyi amaçlayan Eco, ?çok sayıda çeşitli kelimeler aracılığıyla müthiş geniş bir renk yelpazesi yaratmak istiyordum, aynı renk adını iki kez kullanmayacak ve eşanlamlar arayacaktım,? diyor. ?Foucault Sarkacı? romanındaki olaylardan bazılarının geçtiği Conservatoire des Arts et Metiers?nin koridorlarında gezinen Eco, kahramanı Casaubon?un buradan Place des Vosges?e ve oradan da Eiffel Kulesi?ne yaptığı gece gezintilerini betimlemek için sabahın ikisiyle üçü arasında şehirde dolaşıp durmuş, elinde küçük bir ses kayıt cihazı varmış.

Sarkaçtan trompete
Bir roman yazma fikrinin ilhamdan değil, ilgi alanlarından geldiğini söyledikten ve deneyim üzerine kurulu çalışma biçimlerini tarif ettikten sonra Eco, bir romanı oluşturan bir fikir veya ayrıntılı planın olup olmadığı sorusuna geçiyor. Gençliğinde Paris?te gördüğü Leon Foucault?nun sarkacı ve İtalya?daki Direniş Hareketi?nin üyeleri için düzenlenen cenaze töreninde kendisinin trompet çalma hatırası, yıllar sonra aklına geliyor. ?Böylece, sarkaçla başlayıp güneşli bir sabah vakti bir mezarlıkta trompet çalan bir delikanlıyla biten bir hikâye anlatmaya karar verdim. Ama sarkaçtan trompete nasıl gidecektim? Bu soruya yanıt bulmam sekiz yılımı aldı, bu yanıt, romanın kendisiydi.?
Bir kez daha, yazarın bizimle dalga mı geçtiğini yoksa bunun ciddi bir ?itiraf? mı olduğunu sorarken buluyoruz kendimizi. Mona Lisa?nın yaratıcısı bu tabloyu ?bağırsaklarının çok çalıştığı bir dönemde bir oturağın üstünde can sıkıntısından bezmiş halde bir tuvale karaladığını? anlatırsa, kafamızda şövalesinin karşısında sanatını icra eden ressam imgesi korkunç biçimde parçalanmış olur. Eco?nun itiraflarından çıkan sanatçı portresi bu kadar kötü olmasa da, bunun nedeninin yazarın mahremiyetini özenle muhafaza etmesi olduğunu hissedebiliyoruz. Yine de Eco, Foucault?nun sarkacının ana karakterlerinden biri olan Casaubon?u yaratırken bu ismin edebiyat tarihindeki önemini, George Eliot?un Middlemarch?ının ünlü karakteri Edward Casaubon?la akrabalığını nasıl unuttuğunu keşfedişini oldukça samimi bir biçimde anlatıyor.

Dickens kurmaca, Sherlock Holmes gerçek
Kitabın ?Kurmaca Karakterler Üzerine Birkaç Not? başlıklı üçüncü bölümünde Eco, ontolojik meselelerle uğraşıyor. Burada kurmaca karakterlerin hangi anlamda ?gerçek? olduklarını tartışırken sorduğu asıl soru şu: ??Anna Karenina kendini trenin altına atarak intihar etti? türünden bir kurmaca sav, ?Adolf Hitler intihar etti ve cesedi Berlin?de bir yeraltı sığınağında yakıldı? türünden bir tarih savı kadar gerçek midir?? Filmin sonunu söylemek gibi olmasın ama Eco?nun ulaştığı sonuç, kurmaca karakterlerin gerçekliğinin gerçek insanlarınkinden çok daha mutlak olduğu. Anna Karenina hakkındaki bilgi kaynağımız Tolstoy?un metni olduğu için bu kurmaca bilgi, sığınağında intihar etmeden önce kurtuluş yolları arayan Hitler?in deneyimlediği ?gerçeğe? oranla çok daha kesindir. Elbette Tolstoy?un metnindeki imalar, göndermeler farklı biçimlerde yorumlanabilir (Eco, kitabının en güzel bölümlerinden birinde James Joyce?un Finnegans Wake?inin yarattığı hermönetik tartışmalarını aktarıyor) ancak bunların hiçbiri Hitler?in deneyiminin bütünüyle muğlak doğasıyla boy ölçüşemez. İngiltere?de yapılan bir ankette gençlerin beşte birinin Winston Churchill, Gandhi ve Dickens?ı kurmaca karakterler, Sherlock Holmes ve Eleanor Rigby?i ise gerçek kişilikler olduklarını sandığını aktarırken Eco kendi kuramına destek bulmaktan mutlu görünüyor.
?Listelerim? başlıklı son bölüme geldiğimizde ise Eco?nun güzel bir şaka yapmadan bize veda etmeyeceğini anlıyoruz. Kitabın başında yalnızca kendisi için yazan bir yazarın kötü bir yazar olduğunu, yazmanın doğasında ötekilerle iletişim kurmak olduğunu, insanın kendisi için yazacağı tek metnin bir alışveriş listesi olduğunu söyleyen Eco, bütünüyle kendisi için yazılmışa benzeyen bu bölümde edebi metinlerde listelemenin anlamı üzerine fikirlerini belirttikten sonra sayfalarını hızlıca çevirdiğimiz listeler sunarak kitabın paradoksal ve eğlenceli finaline ulaşıyor. Liste yapmak da liste okumak da keyiflidir ve biraz da yazarın şımarıklığının göstergesidir: yazar bize bir edebi metinde yapılmaması gerektiğini söylediği şeyin ta kendisini yapar ve bu şımarıklığın bittiği noktada son sözünü söyler. ?Bunlar genç bir romancının itiraflarıdır.? Ancak Eco?nun şımarıklık yaptığını itiraf etmesi, bir daha şımarıklık yapmayacağını söylediği şeklinde algılanmamalı kesinlikle.

Kitabın Künyesi
Genç Bir Romancının İtirafları
Orjinal isim: Confessions of a Young Novelist
Umberto Eco
Kırmızı Kedi Yayınevi / İnceleme Dizisi
Çeviren: İlknur Özdemir
Eylül 2011,
192 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları, İnceleme
Ölüm Koridoru (Diyarbakır Cezaevi’nden Notlar Hamit Kankılıç ile Söyleşi ) – Fırat Aydınkaya

Diyarbakır Cezaevi'ni konu edinen önemli bir çalışma Ölüm Koridoru / Diyarbakır Cezaevi'nden Notlar / Hamit Kankılıç ile söyleşi" adıyla Avesta...

Kapat