Gerçek ile kurgunun diyalektiği – Elif Kutlu

yanardağ_sevdalısıSusan Sontag, fotoğraf konusunda söylenebilecek her şeyi söylemesinin yanı sıra sinema ve tiyatro konusunda yazdıklarıyla; denemeleri ve romanlarıyla, kendini her şeyden mahrum bırakarak giriştiği yazma deneyiminde ne kadar derinlikli ve sade olabileceğini ‘Yanardağ Sevdalısı’nda gösterir okuruna. ‘Edebiyatın temsilcisi ve insan hakları savunucusu’ olarak tanımladığı kimliğinin, feminist, biseksüel, yönetmen ve diğer yönlerinin de merak edilmesini sağlar sözcükleriyle.

Nasıl yaşanırsa yaşansın kitaplara konu olan aşk hikâyeleri çoğunlukla merak uyandırır. Çünkü aşkı merkezine alan bir anlatı -eğer merak ettirdiği ölçüde derinlikliyse- sıradan kalmaz. Aşkın yanı sıra içinde yaşanılan dönemin tarihsel dokusunu ve/veya siyasi iklimini, merak edilen aşkın yanında mutlaka bulunacak olan tutkuyu, cinselliği… ve daha pek çok konuyu barındırır. Hikâyeyi derinlikli kılanın kitaba konu olan aşk mı yoksa arka planda anlatılan olaylar mı olduğunu dahi düşündürür. Çoğu zaman etkileyici bir aşkın aynı zamanda tarihe ve kimi kavramlara dair aydınlatıcı bir etki taşıması, okurun yanına kâr kalır.

Bahsettiğimiz aşk hikâyelerinin dünyadan ve Türkiye’den akla ilk gelen örnekleri yasak olanın daha çok merak uyandırmasından olsa gerek Tolstoy’un “Anna Karenina”sı ve Halid Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu”su olur genellikle. İkisi de hem dönemin hâletiruhiyesini hem de aşkı, tutkuyu, hüznü ve diğer şeyleri/kavramları bir arada bulundururlar. Zaman zaman öyle gerçekçi bir hâl alır ki bu anlatılar yazarların bu aşk hikâyelerini gerçeğin içinden alıp almadığına dair bir şüphe uyanır ve bir kez daha kurgunun mu gerçekten yoksa gerçeğin mi kurgudan esinlendiği sorunsalı ayyuka çıkar.

Şimdilik birer kurgu olduğunu düşündüğümüz “Anna Karenina” ile “Aşk-ı Memnu”yu bir kenara bırakalım ve bize bu kitapların adını andıran “Yanardağ Sevdalısı”nı ele alalım. Susan Sontag’ın kitabındaki hikâye, Tolstoy’un ve Halid Ziya’nın meşhur aşk hikayeleri gibi… Merkezine yasak bir aşkı, tutkuları ve bu ikisinin doğurduğu hüznü koyar. Ancak bu kez kurgu, gerçekten esinlenir. İngiltere’nin Sicilya Büyükelçisi Lord William Hamilton’un genç karısı Emma’nın Napolyon’u yenilgiye uğratan Amiral Nelson ile yaşadığı aşkı konu edinir Sontag kendisine. 18. yüzyılda yaşanan bu gerçek, Sontag’ın kaleminde bir kez daha dirilip aşk ve hüznün temsilcisi olarak çıkar sahneye.

Kitap/perde bir yanardağa olan tutkunun ifşasıyla açılır. İnsan yanardağa nasıl tutkuyla bağlanır diye sormak yerine Sontag’ın dönemin ilişkilerini göz önünde bulundurarak patlamaya hazır bir volkan metaforunu kullanmasının pek yerinde olduğunu dile getirmek daha doğru olur gibi görünür. Takıntılı hatta hastalıklı bir şekilde koleksiyoner, karamsar/kötümser olduğu hâlde dışa vurmayan ve tutkulu Cavaliere, karısı Catherine yakalandığı hastalıktan dolayı öldükten sonra, kendinden 34 yaş daha küçük olan 20 yaşındaki Emma ile evlenir. Cavaliere ve Emma, evlendikten sonra Napoli’ye yerleşirler ve kendi ilgilendikleri alana çekilirler. Cavaliere sık sık Vezüv Yanardağı’nı keşfe çıkar, Emma ise Napoli Kraliçesi’nin en yakın arkadaşı olmak için elinden geleni yapar. Bu sırada Amiral Nelson ile yasak bir aşk yaşar. Bu aşk romandaki tüm kahramanları hüzne sürükler.

2000 yılında “Yanardağ Sevgilim” adıyla karşımıza çıkan “Yanardağ Sevdalısı” Susan Sontag’ın uzun süreli ve derinlikli araştırmalarının ürünü. 18. yüzyıl Avrupa’sına dair gel gitleri, dönemin dehşet veren ahlak anlayışını, yanardağın devinimlerine paralel olarak yaşanan kararsızlıkları, insanların zaaflarını, bu dönemde yaşayan kadınları, ikiyüzlülükleri ve toplumda yer edinmek için yapılan tüm ahlaksızlıkların kurbanı olan insanları anlatır. Üç bölümden oluşan kitabın son bölümü ise romanın kahramanlarının akıbetlerini anlatır. Her kahraman sahneye çıkar; başından geçenleri ve sonunun nasıl olduğunu kendi sözcükleriyle anlatır okura. Aşk, cinsellik, tutku, politika, evlilik, aldatma gibi konuları işleyen “Yanardağ Sevdalısı” gerçek ile kurgunun diyalektiği. Sontag, gerçek bir olaydan esinlendiği için kimi zaman gereksiz ayrıntıları anlatıp, dönemde yaşayan bilindik kişileri gereksiz yere detaylandırsa da roman yazmak konusunda da başarılı olduğunu kanıtlar.

Susan Sontag, fotoğraf konusunda söylenebilecek her şeyi söylemesinin yanı sıra sinema ve tiyatro konusunda yazdıklarıyla; denemeleri ve romanlarıyla, kendini her şeyden mahrum bırakarak giriştiği yazma deneyiminde ne kadar derinlikli ve sade olabileceğini “Yanardağ Sevdalısı”nda da gösterir. “Edebiyatın temsilcisi ve insan hakları savunucusu” olarak tanımladığı kimliğinin feminist, biseksüel, yönetmen ve diğer yönlerinin de merak edilmesini sağlar sözcükleriyle.

Yanardağ Sevdalısı
Yazarı : Susan Sontag
Çeviri : Mehmet H. Doğan
Yayınevi : Can Yayınları

Bu yazı, https://kultursanat.halkbank.com.tr adresinden alınmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Orhan Veli’nin toplumsal şiirleri – Asım Bezirci

"Kuyruklu Şiir" ile "Cevap" iki kedinin konuşmasını anlatır. Kedilerden biri ciğercinin kedisidir, öbürü ise sokak kedisi. Biri varlıklı sınıfı öbürü...

Kapat