Gölgesi Bedenim – Esra Odman ‘Karanlığın acı bir mürekkep gibi bastığı gecelerden ve kalemlerimi hep bu mürekkeple doldurup, yazdığım öykülerimden korktum.’

?Gölgesi Bedenim?, şu ana kadar muhtelif yayınlarda okuruyla buluşmuş, ayrıca birçok ödül almış Esra Odman?ın ilk öykü kitabı. Odman?ın öykülerinin belirleyici özelliği, olabildiğince duyarlı ve içten olmalarıdır diyebiliriz. Öykülerinde bilinç akışı yönteminden yararlanan Odman, şimdi yaşanmakta olanı, karakterlerinin geçmişlerine yaptıkları yolculuklarla zenginleştiriyor. Bu yöntem, metinlerin yoğun olmasını ve dolayısıyla yazarın kaleminin özgünlüğünü de sağlayan etkenlerin başında geliyor. Kimi zaman karakterlerin iç dünyası, kimi zamansa dışsal faktörler üzerinden kurulan gerilim, Odman?ın öykülerinin öne çıkan diğer özelliklerinden.

“Gölgemde kaybolmaktan korkuyordum o gün ve gece…
Gece gölgeler, yapay ışıkların beslediği korkunç canavarlara dönüşür. Sokak lambalarına bir yaklaşır, bir uzaklaşır insan. Çünkü onlardır canavarlarla işbirliği yapıp kendi gölgesinde insanı boğan.
Boğuluyordum gölgemde…
Ölüm hayatın bir gölgesi mi?
Durağan, olabildiğince gerçek, yaşamdan hiç kopmayan bir parçası. Ne için yaşıyorduk? Günün, ne zaman ayaklarımızın altındaki toprakta son bulacağını bilmeden ama her an ona yaklaştığımızı hissede hissede nasıl bir yaşamdı bu? Karanlık, suretsiz, biçimsiz; ya da biçimi yeteri kadar biz olmayan, bizden başka her şeye benzeyen; sessiz, umarsız ?devinimini bizim canlılığımızdan alan ? varlığı olmadığı gibi yokluğu da olmayan, ölüm. İnsan gölgesinden korkar mı?
Hayat gölgesinden korkuyor…
Aklımla korkularımı yenmeyi öğrendiğimde daha on yaşındaydım. Annem öğretmişti bana. Hani öyle okumuşluğundan değildi bu öğretisi. O, yaşamıyla yaşanmışlıkları birleştirmişti. Belki de Tanrı, beni onun kızı yaparak en büyük ödülü vermişti bana.
Öğrendim işte! Korkudan korkmamayı?
Bu gece, iskeletlerin kuru, her an kırılıverecek kemiklerinin hışırtısıyla yürüdüm yol boyu. Biliyordum; burası, hüsranın, güzelliğin, mutluluğun, acının, ihanetin, küskünlüğün, vicdan azaplarının, ayrılığın, sevincin ve her şeyden öte tüm bu duyguları taşıyan insan bedenlerinin nefes almadan, sessizce bekleştiği kocaman bir mezarlıktan başka bir yer değildi.
Kaçmalı mıydım? Kurtuluş bu kadar kolay mı?
Diğerlerinin ölümü korkuttu hep beni…
Diğerlerinin, her ne kadar cansız da olsa, bedenlerinin üstünde yürümekten, nefes almaktan, gülmekten, eğlenmekten ve sevişmekten korktum. Bir toprağın ayırdığı iki beden, ya da iki bedenin ayrıldığı iki farklı toprak. Hani topraktan gelmiştik ve toprağa dönecektik ya, bu bile insanın unutmasını engelliyordu bir çok şeyi.
Böceklerden korkmuştum çocukluk yıllarımda.
Korkunun üstüne gidildikçe, kaçtığını bilerek üstüne gittim, tüm ufak yaratıkların. Ama ölümü düşündükçe; mezarda kurtların, böceklerin, çıyanların iştah içindeki duyargalarından akan salyaların arasında tenimin parçalarının olmasını düşünmek, korkuturdu beni. Ben asıl bunun üstüne yürüyemiyordum, yaşadığım süre içinde.
Sonra, çok sonra, karanlıktan korktum.
Karanlığın acı bir mürekkep gibi bastığı gecelerden ve kalemlerimi hep bu mürekkeple doldurup, yazdığım öykülerimden korktum. Bir gün, içine alıp beni yok edecekler diye. Karanlıktan gelen ve yine karanlığa ümitsiz, biçare giden kahramanlarım, gün gelip benim onlardan çaldıklarımı alacaklardı benden. Ben, onlardan çaldıklarımla yaşayıp durmuştum, bunca zaman…
Bu yüzden değil miydi gölgemin karanlık çukurunda boğulmam?
O çukur; toprağın karanlığı, mezarların; dehlizleri, odaları, şapelleri değil miydi? Kocaman bir mimarinin camilerine, kiliselerine, manastırlarına, mescitlerine uzanan dar, karanlık, yutan koridorları değil miydi? Bunlar değil miydi asıl beni korkutan, canımı yakan ve hep yalnızlığımı hatırlatan? Üstesinden gelemeyip her karanlıkta mutlaka içimde bir mumun alevini çoğalttığım ve aydınlığı bulmaya çalıştığım bu yüzden değil miydi?
Anneciğim, ne iyi yapmışsın da öğretmişsin bana…
(…)
Ama bir tek senin ölümünün korkusunu yenmeyi öğretemedin!
O boğazımı sıkan karabasan, ruhumda iyileşmesi imkânsız irinler açtı. Dokunmaya kıyamadığım o pembe beyaz tenin, bukleleri gönlüme renk renk konfetiler saçan saçların, yılların buruşturmaya, kuru vadilerdeki çatlaklara çevirmeye çalıştığı dudakların ve kuş çırpıntısıyla kısılan kestane rengi gözlerin yanımda olmalı ve yaşamalı benimle. Ancak böyle, yaralarla ezilmiş ruhum ayakta kalmayı başarabilir.
Yaşım ilerliyor, yalnızlıktan korkuyorum!
Bu korkuyu da yenmenin yolunu buldum. Yalnız kalmıyorum hiçbir zaman. Yanımda; sağımda, solumda mutlaka bir can, bir can var senden başka. Senin yanında olmayı bu kadar çok isterken şimdi senden kaçtığımın farkında bile değildim, oysa!
Senden kaçmak ölümden kaçmak gibiydi. Senden kaçmak senin ölümünü geciktirmek gibiydi. Senden kaçmak kendimden kaçmak gibiydi ve senden kaçmak hayata tutunmanın farklı bir yoluydu. Ben sana tutunmuştum ve hayat ellerimin arasından kayıp gitmişti; beni senin boşluğuna bırakarak. Senin boşluğun, korkulardan öteydi. Sen hiçbir şeyden korkmazdın, oysa. Korkuların yoktu senin. Başın hep dik, mağrurdun. Sen bilirdin, ölümden de korkulmayacağını, çünkü boyun eğmeyen bakışınla önceliği almıştın, Tanrı?dan. Onun buna yapabilecek hiçbir şeyi yoktu. Asalet ve omuzlarına mıhlanmış güçle sen, Tanrı?nın yeryüzündeki gölgesinden başka bir şey değildin.
Gölgeler…
Keşke gölge olsaydın, anneciğim. Çünkü gölgeler ölmezler…
Şimdi gölgelerinde dolaşıyorum sokağımın ve evimin.
Gölgelerde seni arıyorum.
Yatağıma yatıp, köşe lambasını açıyorum. Duvara tuttuğum ve gölgeler yarattığım elimle, ömrümü şekillendiriyorum. Gölge oyunuyla duvarın kum ve çimento harcına vuran ruhumu kanatıyorum.
Yoksun…
Sesin yok?
Sen yoksun? Ben ise buradayım; toprağın üstünde.
Toprağın altındaki nefreti, sevinci, güzeli, çirkini, benim olan ve benden çalınan her şeyi adımlıyorum. Tıpkı senin gölgen gibiyim.
Şu köşeyi dönünce canavar oynaşmalarıyla son bulacak bu kirli sarı ışığın oyunu, biliyorum. Ve ben, rüyanın en derin yerinde boşluktan düşeceğim gölgemin dibine. Sen, orada beni bekliyor olacaksın. Uzak, çok uzak değil, işte tam şu köşeyi dönünce?
Renkli kanatları bir apartman büyüklüğünde zümrüdüanka kuşları dolacak gökyüzüne ve ellerimle onlara dokunabileceğim. Çünkü onlar topraktan daha yakın olacaklar bana.
Sen anneciğim!
Şimdi uykularımın en bölünmezinde, verdiğin ve verebileceğin her şeyle yanımda kalmaya devam edeceksin, gölgesi bedeninle.”

Gölgesi Bedenim / Esra Odman

Mehmet Güler ‘in Kitaba Dair Yorumu
Kaynak: http://www.dergi.havuz.de
Çiçeği burnunda yazarlar genelde şiirle ya da öyküyle gönül düşürürler yazın dünyasına.

Çoğunun ilk göz ağrıları süreç içinde değişir, başka türlere, alanlara kaymaya başlar. Dikkat edin, bir ömür boyu başladığı şiirle ya da öyküyle halvet edenler çok azdır.

Esra Odman, ?öykü? kapısından girdi yazın dünyasına. Hem de büyük bir tutkuyla, aşkla. Şimdilerde öyküyle nişanlı o. Ama bir ömür boyu sürecek sevdalı bir evliliğin adımlarını atmaya, maratonunu koşmaya da hazır. Öyle gözüküyor ki Esra Odman?daki bu tutku yaşam boyu azalmayacak, daha da çoğalarak sürecek. Öyküye onun kadar büyük bir aşkla, sevdayla bağlı çok az genç yazar gördüğüm için bu yargımı gönül rahatlığıyla söylüyor, onu öykü dünyamıza önemli bir kazanç olarak görüyorum?

ÖYKÜYE SEVDALANMAK

Esra Odman?ı tanımadan önce öykülerini tanıdım. Seçici kurullarında bulunduğum iki öykü yarışmasında önemli derecelerle dikkatimizi çekmişti. Yakından tanıdıkça gördüm ki bu başarılar rastlantı değil? Her şeyden önce müthiş bir okuma tutkusu ve belleği var. Ayrıca öyküye bir sevda ile bağlanışı, her şeye öykü odağından görüp değerlendirişi küçümsenecek şeyler değil?

Esra Odman, doğal olarak kadın duyarlıklarıyla giriyor öykü dünyasına. Bu duyarlık onda çok belirgin, kalın ve kaba değil. Olsa olsa sessiz, derinden akan bir duyarlık. Zaman zaman bir erkek gibi düşünerek, karşı duyarlıkları geliştirdiğini de görüyoruz (Faili Meçhul, Güneşin İz Bıraktığı Adam, Roman: Tarihsiz Ölüm öyküleri bunlardan). Bir kadın yazarın erkek duyarlığını anlatmakta da başarılı olması bir zaaf değil bize göre. Tersine önemli bir başarı. Cinsiyetin kişiye giydirdiği özel duyarlıkları yıkmak, genel duyarlıklara kulaç atmak, yoğunlaşmak anlamına gelir ki bir yazar için önemli bir göstergedir bu. Yazarın kendi benindeki dar sulardan çıkarak geniş sulara açılabildiğini gösterir. Bu dönüşümü yapan, yapabilen bir kadın öykücünün her alanda kalem oynatabileceğini ve başarılı olabileceğini düşündürür sonuç itibarıyla.

Esra Odman?ın öyküleri yapay ve kapalı ortamlarda yaratılmış ürünler gibi renksiz, kokusuz değil. Yazılım ve yönelim alanları evin dört duvarlarıyla sınırlanamaz. Edilgin, bireyci, içe dönük kalıpları kırarak sokağa, caddeye, kalabalıklara açılan öykülerdir onlar. Hemen her şeye insan odağından, gerçekliğinden ve sıcaklığından bakılır. Son derece ?sahici?, tabularını yıkmış, içten, doğal insanlar buluruz onun anlatımlarında.

İnsan sıcaklığından, gerçekliğinden yola çıkan öykülerin ?anlam, dil, ileti? gibi değerleri önemsememesi düşünülemez. Öykülerin tümünde temiz, özenli bir dil ve anlatım görülür. Sözcük ekonomisine değer verilir. Ne fazla söyleyerek sarkmalar yaratılır, ne de eksik bırakılarak anlatım güdükleştirilir. Her şey iyi bir öykü yoğunluğunda ve kıvamında bırakılarak doyuma ulaşılır.

?Öz? vazgeçilmez bir çıkış noktasıdır Esra Omdan için. Ama öykünün tümü değildir. Onu has öykücü katına çıkartan asıl ?biçim?dir. Hemen hemen hiçbir öyküsü dümdüz kurulmamıştır. Bilinç akımı (flash beck) denilen yönteme mutlak başvurulur. Öykü kırılarak, geriye dönerek, katmanlaşarak, ama sonuçta varsıllaşıp boyutlanarak yol alır. Bu yöntemde de aşırıya ve yapaylığa kaçılmadığı için öykü biçim boğuntusuna sürüklenmeden belli bir dengede ve doyumda kalır.

Yazar, dile çok önem verir. Öykü dili içinde aranıp bulunmuş yeni bir dil de denebilir buna. Esra Odman, incelikli yazılmış sözcüklerden seçerek belli bir tat katar anlatımına. Damıtılmış, arı bir dil, şiirsel bir lezzettir varılan son nokta. Kendine özgü üslup yaratmasını bilen, kendi sesiyle türküsünü söyleyen Odman?ın imzasını görmeden öyküsünü tanımak olasıdır bundan sonra.

Odman?ın öykülerinde bir başka özellik ?gerilim? öğesidir. Neredeyse tüm öykülerinde belli bir gerilim gözükür. Sonuç şaşırtıcı bir biçimde biter. Gerilimi olan, ama gerilim üzerine kurulmayan bu öyküler, biraz gizemli, çağrışımları olan, uçları açık bir bitişle sizi sarar, etkiler. Kâğıt üstünde biten öykü kafanızda bitmez, uzun süre sizinle birlikte gezer. Hatta sizi öyküye ortak olmaya çağırır.

ÖYKÜLERİNE YAKINDAN BAKMAK

Kitapta on dört öykü var. Bunlar: Faili Meçhul, bir morg doktorunun bilincinde yoğunlaşan korku, şehvet, cinayet, aşk, tecavüz duygularının travma boyutuna varacak denli somutlaştığı bir öykü. Sahip olma ve şiddet öğelerinin ölü seviciliğine kadar uzanışını görürüz. Yol Ayrımı, baba sevgisi yaşayamamış bir kızın ayrı yaşadığı babasına gitme, ona kavuşma, hasret giderme özlemi üzerine kurulmuş bir öykü. Birsen adlı kız, babasına gitmek için karar verdiğinde arabasına benzin almak zorunda kalır. Benzinlik birkaç yolun ayrımındadır. Bu yollardan birisi babasına gitmektedir. Birsen, çok istemesine karşın babasına gidemez. Çatallaşan sadece yollar değil, sevgiler ve tutkulardır da. Roman: Tarihsiz Ölüm, 1970-80 döneminin devrimci olaylarını anlatan bir öykü. O döneme ait aşklar, kırgınlıklar, umutlar, döneklikler, pişmanlıklar, bir romanın final bölümüyle birlikte verilir. O dönemi yaşayıp da otuz, kırk yıl sonra geriye dönüp yaşananları anımsayanların ellerinde hüzünlerden, acılardan, kırgınlıklardan oluşmuş kocaman bir demet kalır. Güneşin İz Bıraktığı Adam, bir baba/oğul öyküsü. Esra Omdan, kendini bir oğul yerine korken de gerçekçidir: ?Ellerim parmaklarıma, parmaklarım sigaraya, sigara dumana karıştı. Bu karışıklığın içinde, sağ elimin işaret ve orta parmağının arkasındaki sarılık gözlerimi kamaştırdı. Zannedersin ki her sabah güneş oradan doğuyor ve bu izleri bırakıp sonra da gökyüzündeki o bilindik yerini alıyor. Yalnızlığın eşlik ettiği efkarım, gündoğumları ve gün batımları arasında sarıya ve sigaraya her seferinde yeniliyor gibidir(s.29)?. Böyle Olmasını İstemezdim, silahlanma tutkusunun açtığı acıyı anlatır. Rüya, öykülerin en lirik, en şiirsel, en masalsı olanı. Yaşlı Ruşen Bey, kentte kişiye özel kokuları olan kolonyalar üretmektedir. Bir gün Ruşen Bey?in yüreğini hoplatacak dünyalar güzeli bir kız gelir. O da kendine özgü kokusu olan bir kolonya ister. Ruşen Bey, kıza altı gün sonra gelmesini söyler. Söyler ama, dünyanın bütün çiçeklerini, kokularını gezdiği halde kıza yakışacak bir koku üretemez. Altıncı gün Ruşen Bey?in korkuları daha bir çoğalır. Geçmişte kalan aşkları, kırgınlıkları, umutları, umutsuzlukları düşünerek rafında dizili gözyaşı şişelerinden birisine ağlar. Bir de bakar ki şişe dolmuş. Yüreğini kanatlandıran o kız geldiğinde çok özel kolonya yapılmış olur. Gölgesi Bedenim, kitaba adını veren bir öykü. Adı ve dili çok özgün olmasına karşın bunun öyküden çok bir deneme olduğunu söylemeliyim: ?Ölüm hayatın gölgesi mi? Karanlık, biçimsiz ya da biçimi yeteri kadar biz olmayan, bizden başka her şeye benzeyen; umarsız -devinimi bizim canlılığımızdan alan- varlığı olmadığı gibi yokluğu da olmayan ölüm. Hayat gölgesinden korkuyor(s.45).? İki İncir, Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması?nda ikincilik alan önemli bir öykü. Sinop hapishanesinde yıllar önce siyasi bir suçtan yatan babasının izini aramaya çıkan bir kızın öyküsü. Yine dramatik, duygulu ve şaşırtıcı. ?Çıplak adam karşımda. Virgüller arası kaybetmiş kendini. Şimdi noktayı arıyor(s.57? diye başlayan Çıplak Adam ve Ağaç, simge yoğunlukları olan bir öykü. Menekşeler Gözlerinde, kırılganlıklar, küskünlükler üzerine kurulmuş bir aile öyküsü. Kör Nokta, medya kültürüyle gerçek yaşam arasına sıkışmış bir insanı anlatır. Kırmızı Domates?te, Ünzile ile Bekir?in acılı biten sevdası anlatılır. Ama dümdüz değil. Dağda, doğum anında kan kaybından ölen Ünzile?nin yıllar sonra kentte türlü biçimlerde anımsanmasıyla. Ağlayan Devetabanı, eşlerin ayrılmasıyla anneden yana düşen bir kızın baba özlemini anlatan duygulu bir öykü. Tek Gecelikti, Oidipus psikolojisiyle yazılmış farklı bir öykü.

SONUÇ

Esra Odman öyküye dışardan değil, içerden bakıyor. Onu parçalıyor. Kübist bir ressam gibi geometrik çokluklara ayırıyor. Sonra o çoklukları belli bir mantıkla, biçim anlayışıyla tek bir dokuda birleştiriyor, öyküyü kurguluyor.

Odman?ın öyküleri ?kısa öyküler? türünden. Kısalığı oylumundan kaynaklandığı kadar yoğun anlatımından da kaynaklanıyor.

Türk öykücülüğünün Esra Odman?la önemli bir yazar kazandığını düşünüyorum. Bu konudaki zarımı onun için atıyorum; zamanın umudumu ve beklentilerimi boşa çıkarmayacağını düşünerek?

Kitabın Künyesi
Gölgesi Bedenim / Esra Odman
Havuz Yayınları
Basım Tarihi : 09 – 2007
Sayfa Sayısı : 89

İçindekiler
Faili Meçhul
Yol Ayrımı
Roman: Tarihsiz Ölüm
Güneşin İz Bıraktığı Adam
Böyle Olsun İstemezdim!
Rüya
Gölgesi Bedenim
İki İncir
Çıplak Adam ve Ağaç
Menekşeler Gözlerinde
Kör Nokta
Kırmızı Domates
Ağlayan Devetabanı
Tek Gecelikti.

Esra Odman Hakkında Bilgi
31 Aralık 1969 İstanbul doğumlu. ODTÜ İstatistik Bölümünden mezun oldu. Halen Bir kamu kuruluşunda Bilgi Sistem Uzmanı olarak görev yapıyor.

1990?lı yıllardan beri yazına aşırı ilgi duymakta. Aktif yazın hayatına öykü ve deneme yazarak başladı. Salih Bolat, Aydın Şimşek, Ahmet Telli, Mahmut Temizyürek, Hüseyin Atabaş, Hasan Ali Toptaş gibi değerli edebiyatçıların söyleşilerine katıldı. Ankara Edebiyatçılar Derneği’nin tertiplediği birkaç etkinlikte aktif olarak görev yaptı.

Adam Öykü, Kum, Kül, Patika, Ardıçkuşu, Aylak, Özgür Pencere, Radikal 2 eki gibi matbaa, Anafilya ve H@vuz gibi e-dergilerde yapıtları yayımlandı.

Öykülerinden hazırlanan bir demet, Öz Yapım & H@vuz yayınları tarafından Eylül, 2007 yılında kitaplaştırıldı.
Özellikle son iki yıldır katıldığı yarışmalarda aldığı ödüllerle dikkatleri üzerine topladı.

2006 Şubat ayında, Özgür Pencere İnternet sitesinde ?Böyle Olsun İstemezdim!? öyküsü ayın birincisi olurken, 2006 Haziran ayında, Eskişehir Sanat Derneği?nin düzenlediği, ?2. Öykü Yarışması?nda?, ?Yol Ayrımı? öyküsü ikincilik ödülü aldı.
2006 Eylül ayında, Beş Parmak dergisinin düzenlediği, ?Samim Kocagöz Öykü Yarışması?nda, ?Tek Gecelikti?? öyküsü birinci,
2007 yılında, Afyon Kocatepe haber gazetesin düzenlediği yarış-mada ?Rüya? öyküsü ve gene 2007 yılında, ?Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması?nda, ?İki İncir? adlı öyküsüyle ikincilik ödülü aldı.

Yer Aldığı Seçki:
İzdüşüm” 2003/ ISBN 3-9808611-2-0 (Havuz Yayınları, Kültür Sanat Edebiyat Kitapları, Öz Yapım) D-Messel – N-Rotterdam

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
İstanbul Öyküleri Antolojisi – Hazırlayan: Jale Sancak

Yok düş kuracak vakit bile Her şeyi bir yana bırakıyoruz söylene söylene. ?Düş Suda? / Edip Cansever İstanbul? Rüzgârı, yağmuru,...

Kapat