Golyan Devrimi – Tahsin Yücel

Bir ülkenin kuruluşundan bu yana tarihi yeniden yazmak, o ülkeyi günümüze getiren aktörleri zaaflarıyla başarılarıyla yorumlamak ve tüm bunları alışılagelen resmi tarih söylemini bir yana bırakarak hatta o söylemi alaşağı ederek kaleme almak hem cesaret hem de maharet isteyen bir iş. Ama bu işi yapan edebiyatın usta kalemlerinden Tahsin Yücel olunca karşınıza ironi dozu yüksek zekice kotarılmış bir kitap çıkıyor. Kitabın adı Golyan Devrimi. Her ne kadar öykü olarak basılsa da içindeki on dört öykü gerek sıralanışı gerek birbirine bağlantılarıyla ele alırsanız kitaba roman dememek için hiçbir neden yok. Hatta neredeyse her öyküden bir roman çıkar. Yücel’in Golyan Devrimi’nde kuruluşundan bugününe anlattığı ülke kendisini sömürmek üzere topraklarına yerleşen Batılı güçlerden çok yakın bir zamanda kurtulmuş ve dünden bugüne ‘çağdaş muasırlık’ seviyesine ulaşmak için çeşitli badireler atlatmış hâlâ da anlatmaya devam eden Hayristan. Hayristan, Yücel’in anlattığına göre Ortadoğu’da yer alan ve halkının neredeyse tamamı Müslüman olan bir ülke.
Yazar, okuru daha kitabın başında uyarıp Hayristan’ın Türkiye’yle hiçbir alakası yok olmadığını söylese de Golyan Devrimi’ni okumaya başladıkça bu söylemin kitaptaki ironik tavrın girişi olduğunu hemen anlıyorsunuz. Yücel’in kitapta hikâyelerini anlattığı kahramanların pek çoğu Hayristan’ın başında olan insanlar ya da onların yakınları, ülkenin aydınları, yöneticileri. Ve her yeni kahramanla onları bir yerlerden anımsadığınızı hissediyorsunuz. Üstelik yaşananlara tanık oldukça bunun bir histen daha öte olduğunu anlıyorsunuz. Öykülerde anlatılan olaylar ve gidişat Türkiye’nin yaşadıklarıyla neredeyse bire bir örtüşüyor. Ancak Yücel okuru benzerlikten bir adım daha ileri götürüp Hayristan üzerinden gelecekte neler olabileceğinin ipuçlarını sunuyor. Tıpkı son romanı Gökdelen’de olduğu gibi pek umutlu bir tablo çizmiyor. Yaşananlara itirazını yine o bildiğimiz ‘ironi ustası’ tavrıyla gösterirken okura ‘harekete geçin’ mesajı veriyor.
Kısa boylu komik başkan
Hayristan’la Türkiye arasındaki benzerliklerin altını çizmek için Yücel’in öykülerinde bir tura çıkmamız gerekiyor. Ama yazarın daha kitabın başında yaptığı uyarıya saygı duyarak sadece ipuçlarını vermek gerekiyor. On dört öykülük maraton Hayristan’ın kurtuluş mücadelesiyle başlıyor. Öykünün kahramanı ülkenin en güçlü gazetecilerinden Harun Elmansur. Elmansur çok iyi eğitim almış, zeki ve gündem yaratan bir gazeteci ama en büyük özelliği iktidarda kim varsa tabiri caizse onun borusunu öttürmek. Elmansur ülke İngiliz işgalindeyken İngiltere’yi savunuyor ancak o dönemlerde general Elhalas bağımsızlık mücadelesini başlatıyor. ‘Tarih ve Talih’ adlı öykü bu iki kahramanın maceraları üzerinden Hayristan’ın bağımsızlığını kazanma öyküsünü anlatıyor. İkinci öykü ‘Başkan ve Kadınlar’, İslami kurallara göre eş sınırlaması olmayan Hayristan’ın ‘ekonomi dehası’ olarak bilinen bir diğer başkanı Elnebi’nin kadınlara bilhassa da yabancı kadınlara -ki bu sayede Hayristan dünyaca ünlü bir ‘top-model’ ağırlıyor-düşkünlüğünü konu alan bir hikâye. Ancak hikâyenin özünde Hayristan’lıların geçmişlerinde yaşananları aklamak için kişisel tarihlerini nasıl yeniden yazdıklarının özeti var.
Yücel’in bir başka politikacı kahramanı Elcabir kitabın en tanıdık kahramanlarından. Cambridge’de ekonomi master’ı yaptığı için Hayristanlıların kendilerini aydınlığa çıkaracağını düşündüğü insan. Üstelik ülkenin seçimle başa gelen başkanlarından çünkü maalesef Hayristan’da askeri darbeler olağan sayılıyor ve sık sık yaşanıyor. Elcabir kısa boylu, söylemlerinde sık sık İngilizce kelimelere yer veren ve doğal komik bir başkan. Ona seçimi kazandıran öyküye de adını veren “Nature’ı culture’a dönüştüreceğim” sloganı. Bu sloganı biraz açıklamak gerekirse Yücel’den ödünç aldığımız cümlelerle “Ona göre uluslar ülkelerinde doğanın payını azaltıp ekinin payını çoğalttıkları, daha açık bir deyişle, boş alanları evlere, fabrikalarla, mağaza, atölye ve yollarla doldurdukları, ekilebilir gibi görünen alanları bahçe ve tarlalara dönüştürdükleri, taşları ve kayaları oldukları yerde oldukları gibi bırakmayıp konut ve yol yapımında kullandıkları, toprağın derinliklerinden zenginlikleri çıkarıp halkın yararlarına sundukları ölçüde ilerlerdi…” Elcabir iktidarında da bunu yapıyor. Önce ‘culture nature’ı yendi mesajı vermek için ülkeye heykeller dikiyor. Sonra iki nehri birleştirme işine kalkıyor ama bu işten yaralı çıkıyor. Kuraklık ele geçiriyor ülkeyi. Fakirlik iyice artınca da ekonomi master’ına güvendiği için karşılıksız para basıyor. Ve elbette iktidarı fazla sürmüyor.
Elcabir’den sonra iktidar alışıldık darbe yöntemiyle Elzuhuri’ye geçiyor ve bu ‘Yeni Düzen’in başlangıcı oluyor. Elindeki olanaklarla ülkesini fakirlikten kurtaramayan ve kendinden önceki iktidarlardan azımsanmayacak bir dış borcu devralan Elzuhuri, Batılı bir devletin kendine uzattığı yardım elini birtakım ödünler vererek kabul edince Hayristan’da yeni bir düzen başlıyor. Bu düzen de yeni “Yükselme Biçemleri’ ortaya çıkarıyor. Örnek mi? Yücel bu öyküsünde Hayristan üniversitelerini örnek gösteriyor. Hayristan’da kurulan Üniversiteler Arası Kurul Başkanlığı (ÜAKB) ‘adına ilerleme dediğimiz şey kesintisiz olarak geçmişe yol almak’ savını ortaya atıyor. Dolayısıyla üniversiteler geçmişi takılı kalarak geleceğe ilişkin projeler üretmekten geri duruyorlar. Geçmiş bu kadar önemli olunca da gençlerin yükselmesi için çok beklemeleri gerekiyor. Bir de taşra üniversitelerindeki tüm kitaplar başkentte anıtsal bir kütüphane yapılmak için toplanınca tadına doyulmaz bir hiciv çıkıyor ortaya. Benzerlik de cabası.

Eski futbol antrenörü
Yücel bu kadar politik yüklemenin ardından Hayristan’ın biraz düşün hayatına dalıyor. Hele bir yazar bir kahramanı var ki! Çok üstünde durmamakla birlikte bu kahraman Nobel alarak Hayristan’ın gururu olmaya başaran biri olduğunu söylemekle yetinmek gerekiyor. Bir diğer öyküsünde kitleleri peşine takan bir gazeteciyi anlatıyor ancak bu kişi asla kendi cümlelerini kurmayan bir yazar. Bir ‘Alıntı’ ustası. Yücel’in bir başka gazeteci kahramanı ise ülkenin kurucusu Elhalas’a hayranken değişen dünyaya ayak uydurup tüm ülkenin özelleşmesi için kampanyalara başlayan bir ses. Ancak Golyan Devrimi’nin en çarpıcı üç öyküsü sonda saklı. Bunlardan ilki ‘Kule’. ‘Kule’, Hayristan’ı kana boğan bir adamın hikâyesi. Önce ideolojik olduğu düşünülen cinayetler işliyor kurduğu örgütle birlikte. Sonra işi daha da büyütüp ülkeyi kana buluyor. Ama bir türlü yakalanamıyor. Sonra dünyanın en güçlü ülkelerinden biri onu Hayristan’a iade ediyor, ancak karşılıksız değil. Tüm bunların sonunda da Hayristan’ı bir devrim bekliyor.
Yücel buna ‘Golyan Devrimi’ diyor. Yücel’e göre devrimi ateşleyen tıpkı golyan balıklarının peşine takıldığı yarım beyinli golyan balığı gibi bir lider. Halkın içinden gelme bir lider hatta başkanlıktan önceki işi futbol teknik direktörlüğü. Zaten kitleleri peşine takmasını sağlayan onun bu halk adamı tavrı. Yücel onu “Şöyle bakılınca, evde kalmış kızına koca arayan kasabalı bir kadında ülküsel bir damat adayı izlenimi uyandırabilirdi, boyu posu yerindeydi. Parasal durumu da iyi fena sayılmazdı: temelini dedesinin attığı iki katlı gecekonduya üçüncü katı ekleyememişte ama tam sekiz yıldan beri başkent belediyesinin amatör futbol takımını çalıştırıyor, takımının en büyük başarısının dört yıl kazanılmış bir üçüncülük olmasına karşın, aylığını tıkır tıkır alıyordu” cümleleriyle niteliyor. İşte Ahmet Elahmedi adlı adamın iktidarında Hayristan halkı tamamıyla uyuşturuluyor. Ülke sömürülüyor, Elahmedi ve yandaşlarının eline geçiyor. Ülkede özelleştirilmeyen yer kalmıyor ki Yücel bu konuyla ilgili upuzun bir roman yazmış özelleştirmenin sonuçlarını Gökdelen’de anlatmıştı. Öykünün sürprizini bozmadan özeti burada bitirmek gerekiyor. Elahmedi iktidarının ardından Hayristan değişiyor ve son öykü ‘Dönüş’te bu değişim genç bir kadının çarşaflı fotoğrafının arkasına yazdığı “Her yanım kara, kara, kara, kapkara, elimle dokunabileceğim kadar kadar yoğun bir karanlık içindeyim” cümlesiyle anlatılıyor Yücel’in kitabında.
Yücel hiç kuşkusuz kitabında bir süredir Türkiye’nin gündemini meşgul eden rejim tartışmalarına karşın bir öngörüde bulunuyor. Geçmişten bugüne gelerek gidilen noktanın ‘kara’ olduğunu söylüyor hatta İslami rejimin iktidarı devralmasının an meselesi olduğunu ileri sürüyor. Yücel’in öngörüsünün ne kadar doğru olduğu ayrı bir tartışma konusu. Ancak idelojik olarak Yücel’e katılmasanız da onun ‘ironi ustası’ olduğunu bir kez daha gösterdiği Golyan Devrimi hüzün ile gülümseme arasında gidip gelen ve okuma zevkini tatmin eden bir yapıt. Mesaja gelince; başta da söylediğimiz gibi Yücel’e göre Türkiye’yi tıpkı Hayristan gibi pek ‘hayırlı bir son beklemiyor’.
Efnan Atmaca’nın 18/04/2008 Tarihinde Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde Yayınlanan Yazısı

Golyan Devrimi- ‘Büyük İkili’ adlı öyküden
İlk bakışta hiç de böyle değilmiş gibi görünür ya, Hayristan’da halktan kişilerin en belirgin özelliklerinden biri de gerçekçiliktir, okumuşlara hiç mi hiç benzemezler bu konuda. Hiç kuşkusuz, Balzac’ın gerçekçiliği söz konusu değildir burada, bu düşçül mü düşçül yazar gibi insanları ve edimlerini inceden inceye tasarlama, açıklama ve yorumlama türünden yorucu ve sıkıcı çabalara girişmezler hiçbir zaman. Onlar saptarlar yalnızca, “Bu budur, adam adamdır, para da para” benzeri kesinleme ya da yinelemelerle açıklarlar her şeyi. Kadriye hanım da yurttaşlarının bu temel özelliğini tüm edimleriyle ortaya koymuştur. Uğraş alanındaki büyük başarısını ve nerdeyse tüm ülkeyi tutmuş olan ününü de her şeyden önce bu gerçekçi tutumuna borçlu olduğu söylenebilir. Daha uğraş yaşamının başlarında, ilk kez kaldırımı bırakıp etkinliğini küçük bir evde sürdürmeye başladığı dönemde, kendisiyle -elbette ücretini ödeyerek- uzun bir söyleşi yapan ünlü gazeteci Elcabbar “Neden etinizi satıyorsunuz?” diye sorunca, bir an bile duralamadan, “Kim etini satıyormuş?” diyerek eteğini göbeğinin yukarılarına kadar açıp bacaklarını ve bedeninin odağını göstermiş, “Buyur, bak işte, her şey olduğu gibi duruyor yerinde. Satılabilse de satmazdım ayrıca: bir dirhem et bin ayıp örter!” demişti. Elcabbar kovulmayı göze alarak “Yani neden orospuluk yapıyorsunuz?” deyince de gene hiç duralamamış, “İnsanlar bana bunun için para veriyorlar!” diye kesip atmıştı. Nerdeyse tüm okurlar olumlu karşılamışlardı bu yanıtı, çoğu köşe yazarları da gerçeğin bire bir anlatımı olarak yorumlamışlardı. Fazla açık ve fazla dolaysız bulanlar da çıkmıştı ya “Ne yapsaydı kadıncağız? Herkesin bildiği bir gerçeğe kılıf mı arasaydı?” türünden yanıtlarla susturulmuşlardı.
Söylemek bile fazla, gerçeğin bu denli açık bir biçimde dile getirilmesi Hayristan’da da her zaman böyle olumlu karşılanmazdı. Özellikle politika alanında, kimi gerçekleri açıklıkla dile getirmenin adamı dama, hatta ipe götürmesi bayağı alışılmış bir şeydi. Bereket versin, o alandan bu alana geçildi mi gerçekçilik içerik değiştirir, gerçekleri söylemekten kaçınmak biçiminde tanımlanırdı. Ama Kadriye’nin alanı gerçek gerçekçiliğin alanıydı. O da alanının gerçeğini açık açık söylemiş ve dosta düşmana onaylatmıştı. Hiç kuşkusuz, aynı alanda etkinlik gösteren her kadın böyle kolaylıkla onaylatamazdı gerçeğini. Bu onayda Kadriye’nin dobra dobra konuşması kadar güzel yüzünden hiç eksik etmediği anlatılmaz gülümsemenin, güzel bacaklarının, bir avuca kolaylıkla sığan memelerinin ve tatlı dilinin de küçümsenmeyecek bir payı vardı; yalnızca düşünülen yeriyle değil, gözleri, kaşları, dudakları, yanakları, gerdanı, omzu, elleri, kolları, göğüsleri, göbeği, bacakları ve ayaklarıyla da orospuluk ediyordu o, adamlardan tüm bunlar için para alıyordu. Onlar da adının önüne ya da ardına hiçbir şey eklemeden, “Kadriye” diye anıyorlardı kendisini, Kadriye diyor, başka bir şey demiyorlardı.

Tahsin Yücel’le Söyleşi / Filiz Ateş
06.10.2008 Tarihli http://haber.sol.org.tr
?Golyan Devrimi?, Hayristan Cumhuriyeti?nde geçen on dört hikayeden oluşuyor. Türkiye?ye çok benzeyen ya da hiç benzemeyen Ortadoğu?daki bu ülkenin politikacıları, akademisyenleri, gazetecileri, başkanları ve fahişeleriyle ilk defa bu kitapta tanışmamıza rağmen, onları gözümüz bir yerden ısırıyor. Demirel?in bile burada kendini bulabileceğini söylüyor Tahsin Yücel. ?Hayali ülke? Hayristan?ı ve yön duygusunu yitirmiş, yarım akıllı Golyan* balığının peşine takılan sürüyü anlatan ?Golyan Devrimi? üzerine, Tahsin Yücel ile söyleştik.

* Golyan, Erich von Holst adındaki bilim adamının üzerinde araştırma yaptığı bir balık türü. Bu araştırmada, golyan balıklarından birinin beyninin, sürüde birlikteliği sağlayan ön kısmı çıkarılıyor ve sonra bu balık türdeşlerinin arasına bırakılıyor. Yarım beyinli balığın sürüyü rahatlıkla bırakıp, başka bir yöne gidebildiği gözleniyor. Ayrıca diğer balıklar da hangi yöne gittiğini bilmeyen yarım akıllı balığı, sürü halinde takip ediyorlar.

Son kitaplarınızda ütopya değil karşı ütopya yaratmayı tercih ediyorsunuz, bütünüyle bunun üzerine kurulmuş olmasalar da, “Gökdelen”in ve “Golyan Devrimi”nin birer karşı ütopya olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nasıl olanaklar sunduğunu düşünüyorsunuz?

Önce, ütopya veya karşı-ütopya olsun diye düşünmedim ama ister istemez böyle oldu. “Golyan Devrimi”nde Türkiye’nin dışına çıkıyoruz, olmayan bir toplumu ve ülkeyi anlatıyoruz. Bir tür ütopik ülke denilebilir. Ütopik denilince olumlu, ideal olduğu anlamı çıkıyor. O bakımdan olumsuz ütopya olduğu söylenebilir. Burada çok belirgin, olmayan bir ülkede geçiyor. “Gökdelen” de evet, bayağı ileriki bir zamanda, 2073’te geçiyor. Gelecek zaman. Yer olarak bir ütopya söz konusu değil ama ütopik bir yer yine de. Bugüne göre çok farklı ve her tarafı kaplayan gökdelenler söz konusu. Bütün bunlar aynı zamanda bugünü anlatıyor denilebilir. Bugüne göndermeleri çok. En azından bugünden yola çıkarak anlatıyoruz. Golyan Devrimi’nde ise, Hayristan başka bir ülke, buraya hiç benzemiyor diyoruz önsözünde ama aslında çıkış noktamız bu ülke. Çünkü birçok okur benim bazen hiç düşünmediğim toplumsal olaylara bağlıyor yazılanları. Gerekçelerini dinlediğiniz zaman çok yanlış da gelmiyor. Esinlenme olmuştur ama şu kişiyi şöyle anlatayım diye hiç düşünmedim. Örneğin politikacı olarak Demirel’i ya da başka birini anlatayım gibi hiç düşüncem olmadı ama denilebilir ki Demirel orada kendini bulabilir.

Özellikle karşı ütopya kurmayı tercih etmemişsiniz fakat böyle yazmanın belli olanaklar sağladığını düşünüyor musunuz?

Daha rahat oluyorsunuz. Politik korku nedeniyle değil ama daha rahat oluyorsunuz, çünkü hayal gücünü daha iyi çalıştırıyorsunuz. Bizde bence yanlış bir şey var. Edebiyat bir yerde sürekli gerçeğe gönderir ama edebiyatın gerçeğin kopyası olması gerekmiyor. Bir toplumsal olayı anlatıyorsanız onun illa o toplumu anlatması gerekmez. “Peygamberin Son Beş Günü”nü düşünelim. Kitap hakkında olumlu ve olumsuz pek çok şey yazıldı. Olumsuz yazanların birçoğu “böyle solcu olmaz” dedi. “Bu yanlış bir solcu şair tipi çiziyor” dediler. Ben onu tip diye anlatmıyorum, kişi olarak anlatıyorum. Birçok insan, roman kahramanı bir tip olmalı, bütün bir grubu temsil etmeli, diye düşünüyor. Diğer yazarlara bakın, böyle bir şey yok. Dostoyevski bir deli tipi anlatırken bütün delileri yansıtacak bir deli anlatmaz. Hep bunda kalırsak, özgün bir şey yaratamayız. Ben farklı bir kişi yarattım, peygamber, farklı biri, solcular da aralarına almıyorlar. “Yalan”ın kahramanı da, normal bir adam değil, dediler. Biz onu normal olsun diye yazmadık.

Sonuçta, yarattığınız karakterler ve tipler buranın gerçeğinden yola çıkarak oluşturulmuş, sanırım önemli olan bu, romanda tanıdığı birini aramak, okurun kendi eğilimi olabilir.

Bazı okurlar kahramanı bir yere oturtmak istiyor ama yazarlarda da bu var. Diyelim Moliere’in cimri tipi, çok tipik görünmekle birlikte, bütün cimriler onun gibi olamaz. Edebiyat olunca biraz aşırılık elbette oluyor. Öbür taraftan, belli bir takım şeyleri vermek bakımından, Golyan Devrimi’ne dönmek gerekirse, Türkiye’de geçmiyor, Türkiye’ye benzemiyor diyoruz ama genel olarak toplumdaki bireyler ve olaylar konusunda bir fikir verdiğini de umuyorum ben.

Hayristan’ı anlatan öykülerde bir ülkede bulunabilecek birçok kurum ve tipoloji var, üniversite, medya, başkanlar, gazeteciler, fahişeler. Bizim gözümüzde canlanan bir ülke var. Bunların bütünlüklü bir kurgusu olduğunu düşünebilir miyiz?

Ben yazarken tam bir bütünlük düşünmedim. Fakat bir bütünlük oluştu sanırım. Gerek bazı yazılarda, gerek karşılaştığım edebiyatçı dostlar: Öykü diye başladık, roman diye bitirdik, dediler. Bunu sağlayan birinci etken, öykülerin aynı ülkede geçmesi. Bu çok da önemli değil, başka başka yerlerde de geçebilirdi. İkincisi, belli olaylar ve kişiler aynı kitabın değişik öykülerinde yer alıyor. O bir roman bütünlüğü veriyor. Bir de bu öykülerin yarattığı dünyanın bütünlüğünden söz edilebilir. Biri diğerinin karşıtı olmuyor. Baştan o ölçüde aramadığım halde belli bir bütünlükten söz edilebilir. Bütünlüğü olan bir kitap: Olaylar aynı yerde geçiyor, bazı toplumsal olaylar var; yönetimle ilgili, basınla ilgili, üniversitelerle ilgili. Böyle birbirini tamamlayan şeyler oluştu. Benim fazla bir suçum yok, erdemim de.
Bir dönem yazılan öykülerin bir araya getirilip kitap olarak basılmasından farklı bir durum olduğu açık.
Bir de bütün bu öyküleri aşağı yukarı yedi-sekiz ay içinde yazdım.

Son kitaplarınızda -“Gökdelen”i, belki “Kumru ile Kumru”yu bile dahil edebiliriz- güncel siyasetin edebiyata doğrudan yansımasını görüyoruz. Benim olumlu bulduğum bir şey bu fakat çok eleştiri de alıyor, yani esere nereden baktığınıza göre değişiyor. Güncel siyasetle edebiyat arasındaki ilişkiyi nasıl tarif ediyorsunuz?

Doğrudan dedin, benimki doğrudan değil, oldukça dolaylı. Örneğin “Gökdelen”i İstanbul’da geçiriyoruz ama yıllarca sonrasında, 2073’te. Orada zaman ve ortam değişiyor. “Golyan Devrimi”nde farklı bir ülke var, en azından görünüşte böyle.

Aslında ‘doğrudan’ kelimesini biraz provokatif kullandım. Soruyu yeniden düzenlersem: Siyaset, hayatın önemli bir parçası olarak, sanatın içinde nasıl var olmalı?

Yazınsallığı bir yerde böyle sağlıyorsunuz. Gerçekçilikten söz edilir, başlıca örnek olarak Balzac verilir. Birçok kitaplarına baktığınızda Balzac’a gerçekçi demek zorlaşır. Önemli olan, en azından okura gerçeklik hissi vermektir. Bazen yazar, vermesin de ister, illa bir hayal ülke olsun ister. Ütopik bir ülkeden söz ederken, gerçeklik duygusunu vermelisiniz. Edebiyat eseri kendi içinde tutarlı olduğu zaman daha gerçek görünebiliyor. Gerçeği anlatıyorum diyorsunuz. “Gökdelen” farklı, “Golyan Devrimi” oldukça farklı. İlk satırlarda, ben kurgusalım, diyor. Bir ölçüde Yalan için bu söylenebilir. Örneğin, “Kumru ile Kumru”da insanı uzaklara götüren bir şey yok. Ama onun için de yüzde yüz bu gerçektir diyebilir misiniz?

Belgesel olmadığı açık.

Belgesel değil ve bir yerde belki çok normal olarak baktığınız zaman gerçek gibi geliyor size. Aynı yönde, yaşantısının, düşlerinin değişik evreleri birbirleriyle bağdaşıyor. Tutarlılık kendi içinde büyük bir erdem değil ama inandırıcılığı sağlamak açısından önemli.
Bence romanlarınızın hepsi gerçekçi. Kendi yarattığı dünya içinde gerçek, tutarlılık öyle bir şey.

Evet, kendisi gerçek değil ama bizim gerçeğimize bir yerlerden gönderiyor.

Bize temas ediyor, bu çok önemli. Güncel siyaset derken, hayatımızı etkileyen siyasal değişimlerin bir kaygıyla esere yansımasından söz ediyorum. “Gökdelen”in de, bu kitaptaki birçok öykünün de, örneğin özelleştirme üzerine tartıştıran, düşündüren, yönlendiren bir özelliği var.
Aynı zamanda eleştirel. Özelleştirmelerden, gökdelenlerden söz ediyoruz ama “Gökdelen”in ana izleklerinden biri her şeyin özelleştirilmesi. Son dönemlerde olanlar düşünülürse, bir yandan her şeyi özelleştiriyoruz, bu öykü konusu olabilir, bir yandan da özel diye bir şey bırakmıyoruz, kişilerin özel yaşamı, saygı duyulası şey yok oluyor, hiç kimsenin özel yaşamı yok.
Son zamanlarda Bernanos’u tekrar düşünüyorum, bir yerde “Batı uygarlığının çöküşü parmak izlerinin alınmasıyla başlar” der. Parmak izi almanın bir işlevi var, bir takım şeyleri yakalayabilirsiniz, suç işlemiyorsanız çok önemli de değildir sizin için ama “ben parmak izimin başka yerde olmasını istemiyorum, bu benim hakkım” diyebilirsiniz. Durup dururken istiyorlar, pasaport alacaksınız örneğin. ABD bizden önce bu tekniği kullanıyordu, yüz yıldan daha uzun bir mazisi yok ama şimdi herkesin parmak izi alınıyor. Biri çıkıp “parmak izimi vermek istemiyorum” diyebilir. Bir yandan her şeyi özelleştiriyorsunuz, bir yandan bizi kamusallaştırıyorsunuz.

Kitapta dikkat çekici olan güldürü öğelerinden en önemlisi, ilerleme hamlelerinin tamamının, tarihsel olarak bakıldığında gerilemeye denk düşmesi.

Evet, çok güzel bir saptama. Bir yerde öyle. Bugünkü toplumsal, siyasal yaşamımıza bakarsak, ilerleme dediğimiz şeyler başka bir açıdan gerileme olarak karşımıza çıkabiliyor. Ben doğrudan bunu söylemedim ama saptamanız yerinde. Özellikle özgürlükler açısından. Diyelim ki bu özelleştirme konusu, özelleştirmenin bir işe yaradığını görseniz… İşte özelleşiyor fakat ucuzlamıyor ürünler. Özel üniversitelerin reklamları yayınlanıyor. Şu üniversiteye yılda şu kadar parayla girilir. Doğduğum kasabada, hiçbir olanağım yokken ilkokulu bitirdim, bir de ortaokul okuyabilirdim. Bir Türkçe bir de matematik sınavına girdim, aldı beni Galatasaray’a getirdi. Sekiz yıl elbisemi, yiyeceğimi, yatacağım yeri verdi ve okudum. En iyi şekilde eğitim gördük. Şimdi böyle bir olanak yok. Vakıf falan olması gerekiyor. Çok zengin aileler özel üniversite açıyor. Bu vakıf ne, kâr için mi? Belki kurucu aileler o paradan hiç yararlanmıyordur ama…
Bir de anlayışı değiştirmiş oluyorlar. Sosyal devlet yerine, bir takım insanların yardımseverliğine bırakılıyor. Bu çok geri bir yaklaşım.
Yardımseverlik bile gerçek bir yardımseverlik değil. Bu üniversitede Atatürk eleştirilebilir diye reklam yapıyor Sabancı Üniversitesi. Bu da ilericilik değil. Basit teknik bir şeyin dalını kuruyorlar. Örneğin Sanayi Odası, Ekonomi Üniversitesi açtı. Üniversite deyince yalnızca ekonomi olmaz ki, fen fakültesi olur, tıp fakültesi olur.
Üniversitelerden söz ederken, kitaba geri dönmek istiyorum. Hayristan’da üniversiteler arası kurul var, üniversiteler bir kurum olarak tartışılıyor, alıntı ve çalıntı üzerinden. Bir de köşe yazarları var, bir bölümü iktidarın borusunu öttüren. Hırsızlığın etik hale geldiği bir yer.
Ortadoğu’da bir ülke Hayristan, bu ahlakla ilgili sorunlar az gelişmiş ülkelere mi özgü?

Bunda öyle sanıyorum ki, düzenin büyük etkisi var. Fransızlar Türklerden daha namuslu da, Almanlar daha dürüst, daha akıllı da onlarda böyle şeyler olmuyor. İşte, buna elverişli şekilde düzenleniyor birçok şey. Üniversitelerden söz ediyoruz, örneğin, 27 Mayıs’ın getirdiği üniversiteler yasası çok demokratik bir yasaydı. Öğrenciler yönetime katılabiliyordu. Dekanımızı, yönetim kurulumuzu kendimiz seçiyorduk. 12 Mart bunu kuşa çevirdi. Şimdi tek bir oyla bile rektör olunabiliyor. Diyelim ki YÖK bunu kabul ediyor, Cumhurbaşkanı da onayladı mı, kendine verdiği oyla rektör olabiliyor insan. İstanbul Üniversitesi gibi büyük bir üniversiteyi yönetiyor ve krallar gibi yönetiyor, o kadar yetkisi var. Böyle üniversite olmaz. Yükselme biçimleri değişti. Eskiden doçent olmak için ciddi bir tez yapılırdı. Şimdi orada bir yazı, burada bir yazı yayınlayıp puanları toplamak yetiyor. O hale getirdiler. Bugünün üniversitesi 1970 yılının üniversitesinden çok daha geri. İstisnalar her zaman vardır tabii ama bilgi ve yetişen öğretim üyeleri açısından çok daha iyiydi eskiden. 12 Mart’ta Doğramacı yasası çıkarıldı ve bunu hiç kimse düzeltmedi. Bazı politikacıların seçilme hakkı falan kaldırılmıştı yasayla, o yasalar değiştirildi ama bu üniversiteler yasasına dokunulmadı. Çünkü işlerine geliyor, yani demokratım diyen de demokrat değil. Atatürk’ün özlük haklarını çiğnediler, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu devlet kurumu yaptılar. Atatürk bütün servetini bu kurumlara bırakmış. 12 Eylül bunu anayasaya koydu. Kimse itiraz etmedi.

Sonra da içini boşalttılar.

Evet, şimdi o kurumlar yok. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu çok canlı, yaratıcı kurumlardı.
“Golyan Devrimi”nin izleklerinden biri kitapların bir araya toplanması ve okunmaması… “Peygamberin Son Beş Günü”nde de benzer bir tema -kitapsızlık- çok farklı bir bağlamda ortaya çıkıyordu.
Kitapların bir araya toplanması, yok edilmesiyle sonuçlanıyor. Sonuçta tek kitaba dönüşüyor. Kitap dediğinizde Anadolu’da -ben çoktandır memlekete gitmedim ama yakın zamana kadar- Kur’an-ı Kerim anlaşılırdı. Duvarda muhafazasının içinde asılı durur, kitap odur. O da güzel ama çok kitaptan hep çekinir insanlar. 12 Mart’tan, 12 Eylül’den sonra insanlar kitaplarını sakladılar. Rastlantıyla ‘şu eve de girelim’ dese polis, orada Nazım Hikmet’in bir kitabını bulsa, tamamdı. Umarım o dönemlerden uzaklaştık ama fazla kitap hep kuşku uyandırıyor.
Fazla kitap okuyan kuşku uyandırıyor, bunun yanı sıra hiç okumayanın iyi olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Bazıları küçümseyerek ‘roman okuyor’ diyor. Ya da felsefe, ‘sana mı kaldı’ diyor. Böyle söyleyenlerin de diploması vardır üstelik.

Hayristan’da ‘tek bir ulus var’ diyerek başlıyor kitap. Dolayısıyla ülkede ulusal sorun olmadığı söyleniyor. Bir öyküde, korkunç ve tuhaf bir örgüt anlatılmış. Bir yanıyla bu örgütün yaptıkları Hizbullah’ı çağrıştırırken, diğer yanıyla, örgüt liderinin iade edilmesi Apo’yu çağrıştırıyor.

Tabii benziyor ama ben onu anlatmak istemedim. Ayrıntılara indiğimiz zaman farklı. Bu adam yurt dışına kaçıyor, orada rahat yaşıyor ve kolayca geri vermiyorlar. Bir benzerlik var ama bu adam bizim Apo’dan çok daha farklı bir düzeyde, o öldürmek için öldürüyor, yani bir tür sapık.

O sapkınlıklar bana Hizbullah’ı çağrıştırdı fakat Hizbullah daha politik.

Bunun da elbette politik bir yanı oluyor. Bir de, en son adamın yerleştirildiği yer, adam ülkesinde mahkum, yaşamı boyunca orada kalacak ama mutlu, her şeye yukarından bakıyor, fizik olarak yukarıda ama ruhsal olarak da böyle. Suçun yüceltilmesi söz konusu.
Kitabın adı “Golyan Devrimi.” Yolunu bilmeyen bir balık sürüyü peşinden götürüyor…
Geri kalmış toplumlar diyecektim ama illa da geri kalmış olması gerekmez, toplumlar bazen beyni alınmamış Golyan topluluğu gibi davranıyor. Değişik örnekler verilebilir. Fransızların Sarkozy’i cumhurbaşkanı yapması, adamı küçümsemiyorum ama Fransız toplumunun büyük farkla bu adamı seçmesi benim öykümü doğrulamaya yeter.

Çok teşekkür ederiz.
* Sanat Cephesi’nin 2008 Ekim sayısında yayınlanmıştır.

Kitabın Künyesi
Golyan Devrimi
Tahsin Yücel
Can Yayınları / Öykü Dizisi
Baskı Tarihi: Mart 2008
280 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Gece Lambalarının Işığında / Toplu Öyküler – Kamuran Şipal

Kâmuran Şipal, Çağdaş Alman edebiyatından ve Franz Kafka?dan yaptığı özenli çevirileriyle bilinir. ?Gece Lambalarının Işığında? ise, bir öykücü olarak da...

Kapat