Houellebecq’i yakmalı mı?

Beauvoir, Sade için sormuştu. Şimdi aynını onun için soruyorlar: Houellebecq’i yakmalı mı? İslamofobik olmakla suçlanan Soumission, Charlie Hebdo’nun kapağını süslüyordu. Agos’tan Fırat Demir, “Avrupa’nın hasretle beklediği yeni kötü çocuğu”nu yazdı.

Beauvoir, Sade için sormuştu. Şimdi aynını onun için soruyorlar: Houellebecq’i yakmalı mı? İslamofobik olmakla suçlanan yeni romanı Soumission, Charlie Hebdo’nun kapağını süslüyordu. Katliamın ardından polis koruması altına alındı. Romanın tanıtımlarını durdurdu ve ajansı “Paris’i terk edip inzivaya çekileceğini” duyurdu. Agos’tan Fırat Demir, “Avrupa’nın hasretle beklediği yeni kötü çocuğu”nu yazdı.

Michel Houellebecq gözünü fırtınaya diken yazarlardan. Kimileri onun için ilgi düşkünü dese de, onu zamanının diğer edebiyatçılarından ayıran tavrında kendisinden öte bir anlam var. Bir tarihsellik var. Üzerine geçirdiği lanet aslında oldukça “geleneksel”. Houellebecq, Fransız edebiyatının “kötücül” edebiyatçılarıyla aynı karanlıktan ya da daha Frankofon bir söyleyişle, o sonsuz can sıkıntısından besleniyor. Bir yanı Baudelaire gibi çökmekte olanı arıyor, sonra Lautreamontvari bir zehirlenme yaşıyor, bazen Sade gibi erdemi soyuyor, en sonunda da yaşam ile ölüm arasında yılgınlaşmış Rimbaud’nun yanına çöküyor. Sanki Jean Cocteau’nun romanından fırlamış bir dehşet çocuk o; l’enfant terrible!

Bu dehşet çocuk en son Charlie Hebdo’nun kapağındaydı. Hem de katliamın gerçekleştiği gün yayınlanan sayısında. Aylardır tartışılan ve İslamofobik olmakla suçlanan yeni romanı “Soumission”, kitap raflarına düşmüşken. Zamanın ruhu dedikleri belirsizliğin acımasız bir kurgusu gibi.

Charlie Hebdo’nun manşeti: Kâhin Houellebecq’den öngörüler. Başında büyücü şapkası, elinde sigarası, her zamanki yarı sarhoş ve olumsuz haliyle Houellebecq’in şimdisi pek iç acıcı görünmüyor. Kâhinliğini kullanıp gelecek için konuştuğundaysa ağzından çıkan balonları şu cümleler dolduruyor: “2015’de dişlerimi kaybederim, 2022’deyse oruç tutarım!”

Evet, Houellebecq’in geleceğinde, Fransa, Müslüman bir yönetim altında tasvir ediliyor. Kitabın konusundan evvel Soumission’ı nasıl çevireceğiz, ona karar verelim. CNN Türk, “Teslimiyet” diyor; Milliyet gibi diğer gazetelere göreyse, “İtaat”. Fakat en doğru çeviri, Vivet Kanetti’den geliyor. Kanetti’ye göre Soumission’ın ne demek olduğu gayet açık. Soumission’ın tam karşılığı: Biat.

Houellebecq, “biat” etmek nedir pek bilmeyen bir yazar. İçine doğduğu topluma ait her türlü sözleşmeyi bile isteye yırtıp atmış birisi. Onun İslam hakkındaki düşüncelerinden önce, kendi toplumuna karşı aldığı mesafeyi görebilmek çok önemli. Houellebecq, bir 21. yüzyıl felaketi. Hippi bir anne ve babanın çocuğu, kendi tabiriyle çocuklarının varlığını hızlıca unutabilmiş ebeveynlerin. Babasına ne olmuş bilmiyoruz, annesiyse genç sevgilisiyle Brezilya’ya yerleşmiş, Houellebecq’i de komünist anneannesine terk etmiş. Sonrası, romanlarındaki karakterlerin yaralı ve yorgun hayatları gibi ilerliyor: tekdüze bir eğitim hayatı, cinsel bunalımlar, kavgayla biten bir evlilik, sonsuz depresyon tedavileri, haplar, alkol.

Bir adet H. P. Lovecraft biyografisi ve birkaç şiir kitabının ardından Houellebecq’in asıl kariyeriyse romanla birlikte başlıyor. 1994 yılında yayınlanan ilk romanı, “Extension du domaine de la lutte”, bizdeki adıyla Kuşatılmış Yaşamlar, sıfır tanıtıma rağmen kulaktan kulağa tüm Fransa’ya yayılıyor ve Houellebecq, kült kahraman ilan ediliyor. Avrupa’nın dilinden düşmeyen ikinci romanı “Les Particules élémentaires” (Temel Parçacıklar) yayımlandığında da Houellebecq hadisesi iyice belli oluyor. Avrupa, beklediği kötü çocuğa kavuşuyor.

Houellebecq’in Avrupası tembel, işe yaramaz ve depresif. Houellebecq’in 68 kuşağının geldiği noktayı anlattığıysa aşikâr. Ona göre 60’lı yılların cinsel başıboşluğu yalnızca depresyonu getirdi, demokrasi ve sosyal devlet arayışları ofis saatleri arasında unutulup gitti, var olduğu sanılan kültür hayatı ise kapitalizmin bir başka marketi. Houellebecq burada kalsa, ne güzel değil mi? Ondan çok güzel bir aydın çıkarabilir ve tertemiz bir yere usulca yerleştirebilirdik. Fakat Houellebecq’in beslendiği karanlık, bir Avrupa eleştirisinden daha çetrefilli. Houellebecq’in bir de “öteki” tarafı var.

Kadın düşmanlığından pornografiye, Houellebecq ile anılan günahların listesi uzar gider. Houellebecq, ben kötüyüm, derken şaka yapmıyordu. Keza ‘Temel Parçacıklar’dan sonra aldığı yol bize bunu söylüyor. Houellebecq’in korkutucu yüzlerinden biri gidiyor biri geliyor. Yeni romanı Soumission ise günlerin getirdiği tartışmaların ortasına bir dolu benzinle atlıyor. Bu sefer o yüzlerin en serti var karşımızda. İslamofobi ile suçlanan bir yazar var.

Bu suçlamaları yeniden alevlendiren kitap henüz sadece ana dilinde yayımlandı. Fakat artık her yerde bahsedilen kurgusu ise şöyle: Soumission’ın ana karakteri François, 44 yaşında bir Sorbonne profesörü. François’in diğer Houellebecq karakterlerinden bir farkı yok; orta yaş krizi, can sıkıntısı, cinsel sorunlar, depresyon. Karakteri farklı kılansa, ait olduğu düzlem. François, geleceğin Fransası’nda yaşıyor ve bu Fransa, Müslüman bir parti tarafından yönetiliyor. 2022 yılında gerçekleşen seçimlerde sağcı lider Marine le Pen’in karşısında geri kalan tüm sağ ve sol partilerin desteğiyle iktidara gelen Müslüman partinin yavaş yavaş şeriata taşıdığı Fransa’da başörtülü kadınlar artıyor, okullarda zorunlu Kuran dersleri başlıyor, erkeklerin çokeşliliği yasallaşıyor. François’in Müslümanlığa geçmek istemesinin yegâne sebeplerinden biri de zaten bu çokeşlilik fikri oluyor.

Daha önce İslam’a “dinler arasında en salakçası” diyen ya da “Platform” isimli romanında İslam’la terörü özdeştiren Houellebecq’in bu kurgusu elbette ki pek çok sorunu içeriyor. Öyle ya, halihazırda Avrupa’da yükselmekte olan İslam karşıtlığı için pek güzel bir teşvik metni olabilir bu kitap. Ya da Fransa’daki kimi eleştirmenlerin belirttiği gibi, özgüveni iyice sivrilen Marine le Pen için bir yeni yıl hediyesi yerine geçebilir. Kitabı Fransa dışında ilk eleştiren yerlerden biri, Guardian gazetesi oldu. Guardian’a göre kitap bir İslam satirizmden çok daha fazla şey söylüyor. ‘Soumission’, öncelikle Avrupalı insanın çelişkilerini, paranoyalarını ve konformizmini topa tutuyor. Mesela François için Sorbonne’un yönetimine geçen Suudi Arabistanlı zenginlerin eleştirilebilecek hiçbir kötü yanları yok. Keza onlar eski yönetime göre çok daha fazla maaş veriyorlar. London Evening Standard’a göreyse roman eğlenceli bir dille yazılmış bir Kassandra söylencesi. ‘Soumission’, İslamofobinin tam aksine, Avrupa’daki ırkçılığın kara bir yansımasından bahsediyor olmasın?

Michel Houellebecq, günümüzün katalizörlerinden. İleri gittiği de oluyor, söylenmesi gerekeni çok iyi tespit edebildiği de. Bazen Platform gibi tekniği ve içeriğiyle kötü edebiyata yaklaşıyor, bazense Harita ve Topraklar gibi incelikli bir romanla rüştünü ispatlıyor. Belki kimseye inanmıyor, belki uygarlığın çöküşünde bizi bekliyor, belki de yarattığı karakterler gibi hastalıklı bir gerçeklik içerisinde kıvranıyor. En önemlisiyse, onsuz da var olan pek çok büyük cümleyi ağza almaktan hiç çekinmiyor. O, bir provokatör olmayı seçti. Seçiminin hakkını vermeyi sürdürecek gibi gözüküyor. Simone de Beauvoir, Marquis de Sade için sormuştu. Şimdi 21. yüzyıl da Michel Houellebecq için soruyor: Houellebecq’i yakmalı mı?
(AGOS)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Cemal Süreya’nın kemikleri – Ömer Turan

Şiirin yarıştırılmasına öteden beri hep karşı oldum. Bu benim şahsi düşüncem, katılırsınız ya da katılmazsınız. Özellikle de paralı bir ödülü,...

Kapat