“Hükümetler bizi korkuyla yönetilen sığırlar gibi görüyor”

the_heart_goes_lastKorkuyla gelen tutsaklığın hikâyesi
Margaret Atwood, The Heart Goes Last ile yine sevdiği bir konuyu, özgürlük kavramını ele almış. Atwood’un deyişiyle yeni bir “spekülatif kurgu” ile karşı karşıyayız.

Kanadalı yazar Margaret Atwood yeni kitabında sevdiği bir konuyu, korku ve baskıyla yok olan özgürlükleri anlatıyor. “Hükümetler bizi korkuyla yönetilen sığırlar gibi görüyor” diyen yazara göre artık vazgeçtiğimiz özgürlüklerimizi tekrar kazanma vakti.

Margaret Atwood on parmağında on marifet olan insanlardan. 75 yaşındaki Kanadalı yazar sadece romanları, şiirleri, çocuk kitapları, hikâyeleri, çizimleri, deneme ya da senaryolarıyla ve ödülleriyle karşımıza çıkmıyor. İyi bir aktivist olan Atwood, dijital platformları da hakkını vererek kullanıyor; hikâyelerinin bazılarını bu şekilde yayınlamaktan, Gelecek Kütüphanesi’ne ilk kitabı bırakmaktan, Twitter’da okurlarıyla bolca haberleşmekten de çekinmiyor. Sanırım hayatın tam da böyle ortasında, yaşsız ve zamansız durduğu için de, modern dünyanın açmazlarını düşünmeyi, anlatmayı hatta çoğu kez onlara isyan etmeyi de iyi beceriyor; okurun nabzını avucunda tutmayı başarıyor.

Bu ay içinde yayımlanan yeni romanı The Heart Goes Last ile Atwood yine sevdiği bir konuyu, özgürlük kavramını ele almış. Dijital yayın platformu Byliner’da 2012- 2013 yılları arasında yayımlanan hikâyelerini romana dönüştüren yazarın yeni kahramanları, ekonomik kriz nedeniyle işlerini ve evlerini kaybeden Stan ve Charmaine…

Bir süredir arabalarında yaşayan ve kan bağışı yaparak geçinmeye çalışan çiftin hayatı bir iş ilanıyla değişir. Şehirlerdeki çürümeyi önlemeyi hedefleyen Positron adlı sosyal bir deneye katılan çift hem güzel bir eve, hem de tam zamanlı bir işe sahip olur olmasına ancak karşılığında da evlerini her ay dönüşümlü olarak başka bir çifte bırakmaya ve o süreyi hapishanede geçirmeye razı olur. Yaşam kaygısıyla özgürlüklerinden gönüllü olarak feragat eden çift başta bu yeni düzenden memnun görünse de zamanla işin rengi değişir.

“Bilimkurgu değil”
Her ikisi de yapmak istemedikleri şeylere zorlanır, yasak ilişkiler yaşar ve kendilerini organ ticaretinden, seks robotları üretimine, zihin kontrol operasyonlarından yaşlanmaya karşı yürütülen çalışmalara uzanan karanlık bir projenin içinde bulurlar.

Atwood’un deyişiyle yeni bir “spekülatif kurgu” ile karşı karşıyayız. Zira yazar gelecekte yaşanabilecek hikayelerine bilimkurgu denmesini tercih etmiyor. Distopik bir toplumu anlatıyor gibi görünse de birçok eleştirmene göre ABD’nin kuzey doğusunda, iflas eden sanayi şehirlerinde yaşananlar çok da farklı değil bugün.

Bir anda kendini sokakta bulan insanların ya da genel anlamda modern bireyin yaşadığı açmazı sorguluyor Atwood. “Güvenli bir kafes mi yoksa tehlikeli yaban mı?” diye soruyor Guardian’daki yazısında. “Rahat bir yaşam, atalet ve sıkıntı mı; eylem, risk ve tehlike mi? Aslında insan olduğumuz için karmaşık dürtülere sahibiz, ikisini de istiyoruz ancak dönüşümlü olarak. Bazen risk alma isteğimiz sınırı aşmaya ve suça yönlendiriyor bizi, bazen de güvenlik ihtiyacı kendi hapishanemizi yaratıyor” diyor romanın dünyasını anlatırken Atwood. Hatta anahtarları koruyucularımız olduklarını söyleyenlere teslim ederken “Tüm toplumu bir hapishaneye mi çeviriyoruz” diye de sormadan edemiyor.

“Hükümetler güvende olma arzumuzu çok iyi bilirler ve korkularımızla oynamayı severler” derken çok gerçek bir sorunu da önümüze atıveriyor Atwood ve yine soruyor merakla “Başkalarının, boyun eğdirerek ya da tek tek öldürerek bizleri sınırlama isteğine karşı kendimizi savunmak için özgürlüklerimizden ne kadarını feda etmemiz gerekir?”

Korkunun çok farklı şekillerde karşımıza çıkabileceğini anlatan Atwood, “Hükümetlerimiz artık bize korkuyla yönetilen sığırlar gibi davranıyor. Zorlukla kazandığımız özgürlüklerimizin çoğunu teslim ettik. Artık kaybettiğimiz alanı tekrar kazanmanın zamanıdır” derken modern bireyin farklı korkuları nedeniyle, huzuru bozulmasın diye etrafındaki birçok soruna sessiz kalmasını da acımasızca eleştiriyor. “Kendimizi korumak için başımızı kuma gömeriz. Böylece yanlış bir şey yapmadığımız sürece bize bir şey olmayacağını düşünürüz” diyen Atwood’a göre “Zaten sıra size geldiğinde de özgür basın çoktan susturulmuş, bağımsız yargı dağıtılmış, bağımsız yazarlar, sanatçılar da bastırılmış olacağı için sizi savunacak kimse de olmayacaktır. Eğer şimdiye kadar bilmemiz gerek bir şey varsa o da, hesap verme zorunluluğunun ve her hangi bir kontrol sisteminin olmadığı mutlakiyetçi rejimlerin gücü muazzam şekilde suistimal ettiğidir. Bu şaşmaz bir gerçektir.“

Tanıdık mı geldi? Atwood böyle işte; hiç beklenmedik anda sizi size anlatıveriyor.

ELVAN ÖZKAYA
02.10.2015 http://kitap.radikal.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Kardeşim Rüzgâr Kardeşim Deniz – Sadık Güvenç

Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Kayığım Rosinha, Yaban Muzu, Deli Fişek, Çıplak Sokak, Kırmızı Papağan vb. kitaplarıyla tanıdığımız 1920 Rio de...

Kapat