İnsancıl Atölyesi Felsefe ve Sanat?ta Adnan Özyalçıner ile Söyleşi – Yayına Hazırlayanlar: A.kadir Şahin / Nazlıhan Özgül

İnsancıl Atölyesi Felsefe ve Sanat?ta insan seminerlerinin 12.02.2012 Pazar günü konuğu yazar Adnan Özyalçıner?di. İnsancıl Dergisi yazı işleri müdürü yazar, eleştirmen Cengiz Gündoğdu?nun kısa sunumunun ardından Adnan Özyalçıner?in konuşma metninin tamamını sunuyoruz.

C.Gündoğdu: Hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün büyük gerçekçi yazarımız Adnan Özyalçıner?i konuk ediyoruz. Bu ?Büyük Gerçekçi? terimini, Marksist eleştirmen Lukacs kullanır. Lukacs yapıtlarında insanı temel alan, toplumsal bağlam içinde insanı çözümleyebilen yazarlara ?Büyük gerçekçiler? der. Kimdir bu büyük gerçekçiler? Batıda, Tolstoy, Balzac, Stendhal, Gorki ve adını saymadığım çok kişi var. Türkiye?de Yakup Kadri, Kemal Ateş, Orhan Kemal, Kemal Bekir, Sait Faik… Tabi adını unuttuklarım olabilir. Bu büyük gerçekçilerin izini sürüp bayrağı diken de Adnan Özyalçıner?dir. 19. Yüzyılın ki 19. yüzyıl Avrupa bilim, siyaset, sanat ve de yazın yönünden büyük bir şahlanma yaşamıştır. Adını andığım ve aklıma gelmediği için şimdi anamadığım büyük gerçekçi yazarlarımız Türk Edebiyatı?nı 19.Yüzyıl Avrupa Edebiyatından ileri taşımışlardır. Yapılacak nesnel bir değerlendirme bunu gösterecektir.

Kısaca Yazarımızın yaşam öyküsüne değinmeden önce şöyle bir değerlendirme yapacağım. İnsanların çıkış noktasını on ile bir arasında başlatırsak kimisi on ile kimisi bir ile başlar. Adnan Özyalçıner sıfır ile başlıyor. Okuma yazma bilmeyen bir anne babanın çocuğu olarak 1934 yılında doğmuş. Mersin?de geçirmiş çocukluğunu. Önce babasını ardından annesini kaybedince, halası manevi oğlu olarak yanına alıyor. İstanbul Erkek Lisesi?nde okuyor. Komşusunun aldığı gece postasında yayınlanan tefrika romanlarıyla başlamış okumaya. Adnan Özyalçıner?in yaşamına baktığımızda, bir heykeltıraşın yontma serüvenini görüyorum ben. Bir elinde keskisi, diğer elinde çekiç kendi kendini oluşturuyor. Ben Özyalçıner ile ilgili bir değerlendirme yazımda şöyle demişim , ? Adnan Özyalçıner, moda konu yazarı değil, sorunlar yazarıdır. İnsanın insan olma mücadelesinde çözüm bekleyen sorunları en baştan ontolojik olarak ele alır.? Benim için son derece önemli diğer bir nokta da Adnan Özyalçıner?in Türk Dili?ne yaptığı katkıdır. Bizim İnsancıl olarak en büyük hedeflerimizden biri dili geliştirmeye yönelik çabamızdır. İnsanın dünya ile ilişkisini kuran dildir. Dil bir anlamda insanın hapishanesidir. Belli kavramları aşamadığınız zaman derdinizi anlatamazsınız. Özyalçıner?in dilinde alabildiğine genişleyen, dünyayı kavrayan bir dil görüyoruz. Adnan Özyalçıner?in felsefesi öykülerinden çıkar. Bu felsefe bir umut felsefesidir. Emeğe güvenen, emeğin en geç sömürüsüz bir dünya kuracağını umutlayan bir felsefedir. Batı emperyalizminin dünyayı kuşatmasını sert bir dille anlatırken, yanlış ile doğrunun yer değiştireceği sonuca doğru milim milim ilerler, sözünü ettiğimiz umut. Özellikle umutsuzluğun örgütlendiği bugünlerde okunması gereken bir yazadır Adnan Özyalçıner. Lukacs?ın da söylediği gibi gerçekten, ?Büyük gerçekçi yazarlar insanlığın temsilcileridir?.

Bunların yapıtları bugünü anlatırken geleceğe doğru yürürler. Geleceğin özgür insanları bu büyük gerçekçi yazarları asla unutmayacaktır. Gelecek insanları savaşa, yıkıma sürükleyen sözde kahramanların değil, Adnan Özyalçıner?in, Nazım Hikmet?in, Kemal Bekir?in anıtlarını dikecektir.

Şimdi yazarımız Adnan Özyalçıner?i alkışlarımızla kürsüye çağırıyoruz.

Adnan Özyalçıner: Teşekkür ederim. Şimdi ben size öykücülüğümüzün kaynaklarından söz etmek istiyorum öncelikle. Öykücülüğümüzün kaynaklarından söz ederken Dede Korkut?tan başlayacağım. Ne yapmış, Dede Korkut? Birtakım söylenceleri öyküleştirmiş. Tam bir dil bilinci içinde, akıcı bir Türkçeyle, bugün de aslından okunduğu zaman bile yadırganmayacak bir Türkçeyle, öykülerini kaleme almış bir yazarımız. Dede Korkut?tan öğreneceğimiz çok şey var. Dede Korkut?tan başka bizim öykücülüğümüzde masalların ve söylencelerin yeri çok önemli, bunu unutmamak lazım. Bunun dışında kimin yazdığı bilinmeyen, başlı başına bir halk yaratısı olan, yaşamdaki olayları dile getiren, alayla anlatan Nasreddin Hoca öyküleri de, öykücülüğümüzün temel taşlarındandır. Ayrıca halk öykülerimizden de söz etmek gerekir, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin gibi öykülerimiz de öykücülüğümüzün temelini oluşturur. Tuhaf gelebilir size ama bir de eskiden cami kenarlarında satılan halk öyküleri vardır, Muhammed Ali Cengi, Hz. Ali?nin Savaşları. Bütün bunlar modern öykücülüğümüze temel olmalı diye düşünüyorum. Biz öykücü olmak istiyorsak bunları bilmek zorundayız. Asıl bilmek zorunda olduğumuz başka bir şey var o da şu: Divan Edebiyatı metinleri. Divan Edebiyatı yalnız şiirden ibaret değildir, Divan Edebiyatı?nın nesir yazıları da vardır. Lami Çelebi ile oğlu Latifi?nin, Letaif adlı kitabındaki öyküler Nasreddin Hoca öykülerinden bazılarını anlatır. Konu ve anlatım bakımından eştir bunlar. Kaynaklardaki bu iç içe geçmeler Divan Edebiyatı?ndaki bir halk söylencesinden başka bir şey olmayan Leyla ile Mecnun?u, Hüsrev ile Şirin?i doğurmuştur. Mesnevi tarzında yazıldıkları için bunlar bizim ilk romanlarımız sayılır. Divan Edebiyatı metinleri arasında Firdevs?inin Süleymannamesi bir serüven öyküsüdür. Bunun dışında Muhayyelat-ı Aziz Efendi adlı bir öykü kitabı vardır ki, hayallerden, rüyalardan söz eden bir kitaptır. Muhayyelat-ı Aziz Efendi, bana hep Ahmet Hamdi?nin Abdullah Efendi?nin rüyalarını çağrıştırmıştır. Neden çağrıştırır? Çünkü Ahmet Hamdi de, Abdullah Efendi?nin Rüyaları adlı kitabında hayallerden ve düşlerden örülmüş öykülerden söz eder. Bunların dışında Seydi Ali Reis?in Mir?atul Memalik ( Ülkelerin Aynası) adlı eseri vardır. Hindistan?dan İstanbul?a yapılan bir yolculuğu anlatır. Okuduğunuzda göreceksiniz dili bugünkü Türkçeyle hemen hemen aynı. Bu arada Mehmed Nergisi?nin Hamse?sinde birçok öykü anlatılmıştır. Tabi ki Divan Edebiyatı metinlerinden olan Evliya Çelebi?nin on ciltlik Seyahatname?si her şeyden önemli. Evliya Çelebi Seyahatname?de öyküler anlatır. Nasıl bir yazardır Evliya Çelebi? Evliya Çelebi bizim ilk gazetecimiz, ilk röportajcımız, ilk gerçekçi yazarımız. Bu yazarın öykücülüğümüzdeki önemini buradan anlayabilirsiniz. Nitekim çok sonraları1950 Kuşağı?ndan Orhan Duru, Evliya Çelebi anlatımını kendi öykülerinde uygulamıştır. Ben Evliya Çelebi?nin bir yönünü keşfettim. O da şu: Uzun anlatımlarından sonra kısa bir cümleyle bütün uzun anlatımını özetliyor. Bu yöntemi ben de kendi öykülerimde kullandım. Divan Edebiyatı Nesri içinde çeviriler de önemli. Örneğin Kelile ve Dimne Divan Edebiyatı?nda çevirilerdendir. Mercimek Ahmed?in Kabusname adlı bir çevirisi vardır. Kabusname?nin söz dizimini, Orhan Duru, kendi öykülerinde uygulamıştır, yani öyküsünün tabanını bu öykülerden oluşturan yazarlarımızdan biridir. Bunların dışında Divan Şiiri nasıl bizim şiirimizin temelini oluşturuyorsa, Divan Edebiyatı Nesri de bizim öykümüzün tabanını oluşturmak zorundadır. Ama diyelim ki batıya yönelik modern öykücülüğümüz Tanzimat?la başlamıştır. Ama bence Tanzimat öncesinden başlaması gerekir. Biz eğer öyküye merak saldıysak, öykü okumak istiyorsak ilk önce bu metinleri bir gözden geçirmemiz gerekir. Şimdi size 15.yy nesir yazarlarından Şehzade Ahmet?in, ?Kırk Sabah, Kırk Akşam? adlı kitabından söz etmek istiyorum. Yazar bu kitabını ikinci Murat?a sunmuştur. Şu anlatılır kitapta: Bir padişahın karısı üvey oğlunu öldürmeye padişahı razı etmek için kırk akşam bir öykü anlatır. Padişahın kırk veziri de her sabah ayrı bir öykü anlatarak şehzadenin oğlunun ölümünü ertelerler. Binbir Gece Masalları?na benzeyen bir yanı var hikâyenin. Yazarın bu masallardan yararlandığını varsayabiliriz. Fakat Binbir Gece Masalları?ndan daha farklı ve özgün bir öyküsü var. Yazıldığı günün diliyle padişahın karısının anlattığı bir öyküyü okuyorum, ? Cihan sarayında bir ulu padişah var idi. Bir gün katına bir kişi gelip dedi ki: Vallahi ben öyle bir tülbent dokuyorum ki helalzade anne görsün, haramzade (piç) görmesin.? Padişah ?Peki doku tülbendi? diyor. Fakat bu görünmez bir tülbent, sarığa sarılacak görünmez bir tülbent ve sadece helalzadeler görebiliyor. Adam dükkânını kuruyor, tezgâhını getirtiyor, dükkânına yiyecek, içecek, şarap başta olmak üzere, depoluyor. Adam tam bir hafta yiyip içip sırtüstü yatıyor dükkânda. O bir haftanın sonunda uzunca bir kâğıdı akordeon gibi katlıyor ve padişahın huzuruna çıkıyor. Padişah ?dokudun mu? diyor tülbendi,?evet? diyor padişahım dokudum. Akordeon gibi kâğıdı açıyor, üstünden tülbendi alıyor ve padişahın kafasına doluyor tülbendi. Sonra vezirin kafasına da doluyor. Parasını alıyor, artık kaç kese altın ise ve çıkıp gidiyor. Adam gittikten sonra padişah diyor ki, ?Yav bakalım hele biz helalzade miyiz, haramzade miyiz görelim.? Derken padişah bir bakıyor ki kafasında hiç bir şey yok. ?Eyvah ?diyor, ? biz meğer piçmişiz.?O sırada Vezir ile karşılaşıyor ?Ne yaptın sen, senin durumun nedir? diye soruyor. Vezir, ?Valla padişahım bende galiba haramzadeyim.? Öykü bu şekilde bitiyor. Tam üç yüzyıl sonra Andersen, kralın elbiselerini yazıyor, Kral Çıplak öyküsünü? Andersen?in İstanbul?a geldiğini biliyoruz, çünkü aynı zamanda İstanbul ile ilgili yazmış olduğu bir kitabı var Andersen?in. Şimdi Andersen, Şehzade Ahmet?in sözünü ettiğimiz öyküsünü gördü mü görmedi mi önemli değil. Bizim için önemli olan Divan Edebiyatı?nın değerini göstermesi açısından bu etkileşimin biliniyor olması. Bu öyküyü ben Ankara Üniversitesi?ndeyken bulup okuduğum zaman bütün profesörler şaşırıp kalmışlardı. Ne yazık ki Şehzade Ahmet?i okumamış, o arkadaşlar ya da bu öyküyü görmemişlerdi bilemiyorum.

Buradan bazı öykücülerimizin öykülerindeki ?İnsan? temasına geçmek istiyorum. Bir Sait faik anekdotu ile Sait Faik öykülerindeki insan anlayışına geçeceğim. Bir gün Sait Faik ile Oktay Akbal, bir kahveye giriyorlar. Sait, Oktay?a diyor ki ?Oktay, bu kahveyi yazmak istersen nerden başlarsın yazmaya?? Oktay, bakıyor eski tip kahvelerden. Cihan pehlivanı bilmem kimin resmi var, cihan güzeli Keriman Halis?in renkli taş baskılı resimler asılı duvarlarda. Diyor ki Oktay ?İşte buradan başlarım öykümü yazmaya?. ?Hadi oradan? diyor Sait, ?Bak şu köşedeki tenhada önünde çay bardağı ile yalnız oturan adamı görüyor musun? İşte ben oradan başlarım öykümü yazmaya? diyor. İşte Sait Faik budur. Ne yapıyor Sait Faik? İnsanı anlatıyor fakat hangi insanı? Memuru, balıkçıları, hamalları? Yoksul ve çalışan insanları anlatıyor. Sait faik Burgaz ada?da yaşadığı halde oradaki villalarda yaşayan bir tek insanı anlatmamıştır. Sıradan insanları anlatmayı seçti hep. Sait Faik öykücülüğünün belirgin özelliği, öykücülüğümüze yaşanılanı getirmiş olmasıdır. Yaşanılan, yaşayış ile iç içe olmak, yaşayışı kendinde duymaktır. Yaşamı kendinde duymak, Sait Faik?in öykülerindeki bütün kahramanların ortak özelliğidir. Bir takım insanlardan bir bölüm okuyacağım. ?Adam konuşuyordu. Tatlı, munis bir Anadolu şivesiyle.

– Ağabey dedi, buradan bana benzer bir takım adamlar geçti mi?

Bana benzer adamlar? Bütün insanlar birbirine aşağı yukarı benzemez mi? Bana benzer adamlar, ne demekti? Evet, adamın hakkı vardı. Ona benzer adamlar, ötekilerden kolaylıkla ayrılabilirdi. Kış günü bir şehirde insanlar, palto, şapka giyer, ayaklarında fotinleri vardır. Belki paltolarının renkleri, şapkalarının kurdeleleri ve alamerikan yahut alaturka şapkalarıyla birbirlerinden ayrılabilirler, icap ederse.

Bu adamın ne paltosu, ne şapkası ne de ayakkabıları vardı. Buna mukabil sırtında mor pamukları yer yer, parça parça dökülen bir hırkası, belinde ipi, ayağında yazlık, tüy gibi bir pantolonu ve ayaklarında da yine iplerle bağlanmış çuvalı??

İşte, Sat Faik?in insan anlayışı ve insana bakışı budur, arkadaşlar.

Orhan Kemal?e gelince? Orhan Kemal?in öyküleri Çukurova?da başlar. Oradaki pamuk ırgatlarını, fabrika işçilerini anlatır. İstanbul?a geldiği zaman da, çalışan insanları, yoksul mahalle halkını ve gecekondu insanlarını anlatır. İşçiler ile yoksul halk, edebiyatımızda ilk kez yoğun bir biçimde Orhan Kemal?in öykülerinde görülmüştür. Orhan kemal, genellikle diyaloglarla anlatır öykülerini. Bir karakteri anlatırken onu diyaloglarla tanıtır okuyucuya. Kişilerin ruh hallerini bile diyaloglarla veren bir yazardır. Bir takım eleştirmenler bu yöntemi kolaycılığa yormuşlardır. Bir gün bunu tartışıyorduk Orhan Kemal ile? Böyle diyorlar ne diyorsun bunun için diye sorduk kendisine. Bu benim üslubum, ben böyle yazmayı tercih ediyorum, dedi. Uyku öyküsünde bir insanı anlatışı çok ilginç, her yerde söylerim bunu. Uyku öyküsü şöyle başlar. ?Cumartesiydi, madeni eşya fabrikası hafta tatiline hazırlanıyordu. Fabrikanın yüz elli amelesinden sekseni 14 ile 16 yaş arasında erkek çocuklardı ki yirmi kadarı pres makinelerinde çalışıyordu. Üstleri başları param parçaydı. Aşağı yukarı aynı boy ve aynı kalıpta olduklarından birbirlerine benziyorlardı.? İşte bu ?birbirlerine benziyorlardı? Orhan Kemal?in bence bu tür insanı en iyi biçimde anlatışıdır. Bu özgün bir edebiyat tanımıdır. Birçok yazarda bunu bulamazsınız. Orhan Kemal?de bu çok önemlidir.

Orhan Kemal?den sonra Sabahattin Ali de bizim insanımızı iyi ve özgün bir biçimde anlatan yazarlarımızdandır. Kasaba insanlarını, köy insanlarını, kimi hikâyelerinde işçileri, orospuları ve çadır tiyatrolarında şarkı söyleyen kadınları anlatır. Bizim kenarda kalmış insanlarımızı, yoksul, çalışan ama özünde insan olan insanlarımızı anlatır. Sabahattin Ali?nin mizahi yanı da çok önemlidir. Acı gerçekleri anlatırken kullandığı ince mizah o acıyı daha da acı kılar. Sabahattin Ali?nin Bahtiyar Köpek adlı bir öyküsü vardır. Bu öykünün başında acı gerçekleri yazmak zorunda kalışını kendisi alaya almıştır. ?Niçin hep acı şeyler yazayım? Yufka yürekli dostlar benden hiç hoşlanmıyor. Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin diyorlar. Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin. Geceleri gazete satıp, izmarit toplayan serseri çocuklardan, bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden, cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden, doktor bulamayanlardan, hakkını alamayanlardan başka yapacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların yüzü soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?? Sabahattin Ali burada kendi insanlarının kimler olduğunu çok açık bir şekilde alay ederek anlatıyor.

Haldun Taner?in insanlarına geçelim. Bizim orta sınıf insanını eleştirel bir dille, incitmeyen alaysı bir yaklaşımla anlatır. Bence Haldun Taner mizahi yönüyle Sabahattin Ali?ye benzer. Turgut Uyar?ın ilginç bir saptaması var. ?Adnan Özyalçıner Sait Faik?le Orhan Kemal?in birleşmesinden öykülerini ortaya çıkarmıştır.? Ben buna Haldun Taner?i de katmak istiyorum. Çünkü benim öykülerime baktığınız zaman altında alaysı bir mizah bulabilirsiniz. Mizahla bir gerçeği daha gerçekçi olarak, somut bir biçimde ortaya koyma olanağı vardır. Mizahın gücü budur. İnsanın toplumla olan ilişkilerindeki çelişkiler bu mizahı kendiliğinden ortaya çıkarıyor. Çevremizdeki olaylara baktığımız zaman, her şeyde ak mı kara mı belli olmayan bir mizah görebilirsiniz. Öykücülüğümüzün önemli isimlerinden biri de Memduh Şevket Esendal?dır. Memduh Şevket Esendal insanı çok sıradan, basit bir biçimde anlatır. Olay öyküleri değil de durum öyküleri yazar. Ne yapmış? Türk Edebiyatı?na Çehov tarzını getiren yazardır diyebiliriz. Feminist adlı bir öyküsü vardır. Orda feminist nedir diye soran bir adam vardır. Sonunda adamın adı feministe çıkar. Böyle basit şeyleri Çehov öykülerindeki anlatımla okunur kılar. Memduh Şevket Esendal?ın yaşamına baktığım zaman Sovyet Rusya?da elçilik yaptığını gördüm. Buradan Rus Edebiyatı?nı çok iyi kavradığını, özellikle Çehov?u benimsediğini tahmin edebiliyoruz. İki tür öykü vardır, Çehov tarzı dediğimiz durum öyküleri bir de olay öyküleri vardır. Fransız yazar Maupassant buna örnek gösterilir. Ama Çağdaş öykücülüğümüzde olay öyküsü ile durum öyküsü birbirinin içine girmiştir. Daha çok durum öyküsüne dönüktür bizim çağdaş öykücülüğümüz. Benim öykülerim de daha çok durum öyküsüne dönüktür, öyle ahım şahım olaylar yoktur. Öykücülüğü eskiden düğüm- serim- çözüm diye tarif ederlerdi. Bugün böyle bir şeye gerek yok. Öykü nedir? Öykü sözcük sözcük yazılan, paragraf paragraf gelişen, ayrıntılardan yararlanarak bir bütünü oluşturan bir kompozisyon, bir kurgudur. Bugünkü öykücülüğümüzün yönelimi budur. Sabahattin Ali?nin şöyle bir sözü var. ?Ben bir öykünün ilk cümlesini bulmak için bir hafta düşünürüm. Neden? Çünkü okur öyküyü okumaya başladığı zaman, o ilk cümle belirler öykünün okunup, okunamayacağını.? Şunu da ben ekliyorum. Öykünün sonunu o ilk cümleye bağlamalıyız. Anlattığınızı sonunda okurun kafasına dank ettirmeniz gerekir. O zaman öykü tadından yenmez olur gibi geliyor bana. Cengiz Gündoğdu ?dil? den söz etti. Dil olayına ben şöyle bakıyorum. Biz 1950 kuşağı Ataç?ın etkisiyle yetiştik. Ama biz şunu yapmadık. Ataç?ın mutlak özdeşleştirici yönüne kapılmadık. Biz Ataç?tan Türkçe söz dizimini öğrendik. Ataç?ın yazılarına bakın, en önemli yanı yazış biçimidir. Öyle bir söz dizimiyle yazar ki okuduğunuz zaman akar gider, bir cümle öteki cümleyi getirir. Şunu da yaptık. Bazı sözcükleri ve deyimleri alışılmadık yerlerde denedik. Mesela ?ıssız? sözcüğü benim için ayrı bir anlam taşır. Issız ne demek? Aslında sahipsiz falan demek. Ben ona sahipsizlik anlamı da vererek başka yerlerde denedim. Biz başka şeyler deneyerek o kelimelere farklı anlamlar yüklemeye çalıştık. Dilimizdeki akıcılığa gelince şunu hep yaptık. Ataç?da söylediğim gibi bir cümle sonrakini getirmeli, ona uyum sağlamalı, o da diğeriyle uyum sağlamalı böylece cümleler arasında bütünlük kurulmalı. Bir paragraf içinde birinci cümlede kullandığınız bir sözcüğü aynı paragraf içinde bir daha kullanmayın, başka bir sözcük kullanmaya çalışın. Başka bir anlatım biçimi bulun ki zaten bütün mesele anlatım biçiminden kaynaklanıyor. Bir anımı anlatayım. Türkoloji de hocam, Türk Dil Bilgisi?ni Türkiye de en iyi kullanan, Muharrem Ergin ile şöyle bir konuşma geçti aramızda. Osmanlıca bir kelimeyi Türkçeye çevirmek için ne yapılır? Örneğin ?Talebe? yerine ?Öğrenci? dersin. Bazı karşılığını bulamadığımız sözcükler vardır. Onları ne yapacağız? Muharrem hoca dedi ki ?Niye öyle düşünüyorsunuz, aynen çevirmeyi neden düşünüyorsunuz? Üç Türkçe kelimeyle anlatın onu.? dedi. Kelime tekrarlamama olayını da bu biçim bir anlatımla çözebileceğimizi söylemeye çalışıyorum. Şiirdeki gibi bir uyumu mutlaka öykülerimizde de sağlamamız gerekiyor. Çünkü öyküde de şiirsel bir anlatım gerektiren bir türdür. Öykü de, Fazıl Hüsnü Dağlarca?nın dediği gibi fazlalığı kabul etmez, bir cümleyi değiştiremezsiniz. Romanda istediğinizi yaparsınız ama öyküde yapamazsınız çünkü o bütünlüğü bozarsınız, öykü çöker. Onun için öykü, sözcük sözcük yazılmalı, cümle cümle bakılmalı, paragraf paragraf yürütülmeli.

Berrin Taş: Söylediklerinizden şunu anlıyorum. Sizin kuşağınız işçiliği ve örgüyü çok önemsiyor.

Adnan Özyalçıner: Evet, dediğiniz doğru. Buradan şunu anlatayım. İlk öykülerimizi yazmaya başladığımız zaman biraz gerçeküstü anlatımı denedik. Seçilmiş Hikâyeler dergisinin sahibi Salim Şengil, bu hikâyelerimizi yayınlıyordu. Hiç kimse yayınlamazken bunları, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Onat kutlar’ın, Leyla Erbil?in, Erdal Öz?ün, Demirtaş Ceyhun?un, benim öykülerimi yayınlıyordu. O bakımdan Salim Şengil çok açık görüşlü bir adamdı. Öykülerimizi değerlendirip yayınlardı. Benim bir öykümde,?İskele sancak ışıkları duran gemide yanıyordu.? diye yazmışım. O hikâyeyi yayınladı ama cevap yazdı. Dedi ki, ?İskele sancak ışıkları duran gemide değil giden gemide yanar?. Yani önemserdi bizi.

C.Gündoğdu: Düzelttiniz mi, öyle mi yayınladınız öyküyü?

Adnan Özyalçıner: O, düzeltip yayınladı ama bana da yazdı yaptığını, dergiye yazıyor okur cevabı olarak. Salim Şengil?e başka bir hikâyemde gerçek ile ilgili şöyle yazdım ?Gerçek, sadece yağlı, kirli, yırtık yorganlar değil; gerçek, bir bakıma yamalı, temiz yorganlardır.? Bir önceki kuşağı fotoğrafik gerçekçiler diye eleştirdim. Salim Şengil bu mektubumu da hikâyenin yanında yayınladı.

Sennur Sezer: Ben bu mektubu hatırlıyorum. Şöyle yazmıştın: ?Siz yoksulları anlatırken kirli, yırtık çarşafların içinde yatırdınız. Hâlbuki temiz, yamalı çarşaflı yataklarda da yatar yoksullar ve siz o,adamların o yataklarda neler düşündüklerini de es geçtiniz, anlatmadınız.?

Adnan Özyalçıner: Evet, mektubu çok iyi anımsıyor Sennur. Bu yazdığımı Orhan Kemal kendi üstüne alınmış olmalı ki ?Esi Dergisi?nde çok güzel bir eleştiri yazdı. Diyor ki ?18 Yaşında bir genç, gerçeği böyle yorumlamış. Ne kadar güzel! Biz, o yaştayken keşke bu gençler kadar cesur olabilseydik.? Bu kadar da hoşgörülü, yeniliğe açık bir yazardı Orhan Kemal.

İkinci Bölüm
Birinci bölümde Ataç, dil ilişkisinden söz ederken önemli bir şeyi kaçırdığımızı anımsadım. Ataç ?ve? kelimesini kullanmazdı. Bence kullanmamakla haklıydı çünkü Türkçede ?ve? nin yerini tutacak bağlaçlar var. Bir tanesi ?ile?. Örneğin, Ferhat ve Şirin demiyoruz, Ferhat ile Şirin diyoruz. Bunun üzerinde düşünün. Sadık Aslankara öykülerimi incelerken şunu fark etmiş, kimi öykülerimde bir tane bile ?ve? kullanmamışım. Onun yerine Türkçe bağlaçlar ile erek, arak, ip, up, kullanmışım. İşte bu Osmanlı?dan dilimize geçen ?ve? olayını da Ataç?tan öğrendik. İnsan meselesine geri dönelim. Öncelikle benim insanı ortaya koyuşum bence Panayır adlı öyküm ile başlıyor. Peki, nasıl bir insan? Panayır öykümde, çadırda halka en güzel, en güçlü olarak gösterilen bir yaratık var. Çadırlar sökülüp gitme zamanı gelince o yaratığı orta yerde bırakıp gidiyorlar. Ortada gördüğümüz çaresiz, zavallı bir insan. Şöyle yazmışım, Çadırın önünde çığırtkan bağırıyor: Demirleri havada uçuran, denizlerde yüzdüren bu yaratığı gelin görün. Herkes çadıra giriyor. Çadırın içinde bir adam oturuyor. Karpuzlar var etrafında, eğreltilerin üzerine oturmuş düşünen zavallı bir adam… Karpuzcu mu? Ne karpuzcusu? Şu orta yerde kalan yoksul. Pis bir sokak köpeğiymiş gibi ıslak eğreltilerin üstünde, dört parça kemik karşılığı bile olmayan dört karpuzcukla bıraktığın. Bir şey anlamadığını söyledi. Ama gerçekten bu sözlerimizden bir şey anlamadığını söyledi. Parmağımızla işaret ettiğimiz yere bakmadı. Tahta barakaların bulunduğu düzlüğe, düzlükte dönüp duran toz bulutlarına gözlerini dikmiş susuyordu. Sonra görülmez bir iple çekiliyormuş gibi, birdenbire, ama direniyormuşçasına, boynunu ileriye çıkararak ve sanki sırtındaki ağırlığını herkese göstermek istiyormuş gibi belini büküp yokuşu tırmanmaya başladı. Eğrelti otlarını, karpuzları-en korkuncu-karpuzcuyu, bolca savrulan küfürleri, uğultuları, çekiç seslerini, gergin iplerin kazıklardan çözülüşünü, para kasalarının çadır patronlarının oturacağı yerlere özenle yerleştirilmesini, hepsini, her şeyi gerisinde, çok gerisinde, bir başka sabahım, tanış çıkmak istemediği cılız bulutlu, yağsız, paslı bir sabahın ortasında bırakıp gitti. Panayırcı o zavallı karpuzcuyu, insanı, arkasında bırakıp gider. İnsanı bırakıp giden kapitalist (anamalcı) düzen. Panayır bir metafor. Aslında oradaki bütün şenlikler, cümbüşler bizim dünyamızı anlatıyor. Bu anamalcı düzende ortaya bırakılan insan, benim öykülerimdeki yoksul ve çalışan insanlardır. Ne yaparlar bu insanlar? Bu insanlar diğer öykülerimde sisteme karşı mücadeleye girişirler. Benim bu öykülerimde insanla beraber kenti de anlatır. Çünkü mücadele ettiği şey kendi elleriyle yarattığı ama ondan eşit olarak pay alamadığı uygarlıktır. Bu insanın çelişkisidir. Bu yüzden insanla kent iç içedir ve kentle savaşım halindedir. Kentle savaşım hali demek anamalcı düzenle savaşım hali demektir. Yağma kitabının ikinci başlığı ?Bir Kent?in Öyküsü? dür. Anamalcı düzenle bir hesaplaşmayı anlatır Yağma. Kitabın ön sözünde de bu durum şu sözlerle açıklanır. ? Bu öykülerle anlatılmak istenen bir şehrin öyküsünden belirgin birkaç çizgidir. Çeşitli zamanlarda yazdığım öyküleri, bu görüş açısı içerisinde birleştirip, sıralayarak hazırladım kitabı. Bu yüzden öykülerde, ne yer ne de kişi adları ile karşılaşılmayacaktır. Betimlemelerden çıkacak sonuca göre İstanbul?un anlatıldığı da kimsenin gözünden kaçmayacaktır. Gerek tek tek kişilerin anlatımında, gerek kalabalıklar konu edilirken, gerekse düpedüz şehir anlatılırken ekonomik ve toplumsal çelişkiler açısından ülkemiz sorunlarıyla, insanının göz önünde tutulduğu bir şehrin öyküsünün bütün bir ülkeyi, giderek üstünde insan yaşayan bütün kara parçalarını kapsadığı anlaşılacaktır. Bir şehrin öyküsünde başkişi, öyküsü anlatılmaya çalışılan şehrin kendisidir. Kişilerin birbirlerinden çok şehrin kendisiyle yani eşyayla olan ilintilerindeki çelişkiler bu kitaptaki öykülerin başlıca özelliklerindendir. Ama bu soyut olarak bir yapı- insan, eşya-insan gibi cansız bir taş yığınıyla canlıların boşunalık içindeki anlamsız ya da mistik çatışması olarak anlaşılması. Kişilerin şehir olan çatışmaları her seferinde yoksul varlıklı, yöneten yönetilen gibi kesinleşen ayrımlarla belirlenir. İnsan gene başköşede yerini almıştır.? Şimdi anamalcı düzenle çatışan ve bunun anlatıldığı bir öyküde Yağma?daki işsiz ve aç olarak kalan adamdır. Adamcağız topallığını belli etmek için işçi kurumuna gider, bastonunu memurun masasına vurarak iş istediğini söyler ama adamın bu davranışı üzerine memurlar adamı kovarlar. Sonunda bir pazaryeri görür. Pazaryerinde bir dükkânın gölgeliğine sığınmış, pazaryerinde koşuşturan, kaptığını alan, hızlı hızlı gidip otobüslere, minibüslere binen insanları izler. Dünyayı tam bir yağma düzeni olarak görmektedir. Kendisi bu yağmaya katılamamıştır çünkü parası yoktur. Durup bekler ama yağmaya katılamayacaktır, peki ne yapar? ?Bu sefer bütün gücünü sağlam bacağında topladı, topal bacağını çabuk çabuk sürükleyerek, tıkız çekiçler gibi sıkılmış yumruklarıyla kalabalığa ve karmakarışık duran otomobillerin üstüne yürüdü. Herhangi bir taş, biçimsiz bir moloz gibi soğuk, katı ve ışıksız duyuyordu kendini. Tepeden yuvarlanan kocaman taş gibi önüne gelen canlı, cansız ne varsa ezecek güçteydi. Kalabalığı dirsekleyip, yumruklayarak otomobillerin ortasına daldı. Gelişi güzel birinin kapısının koluna yapıştı, hızla kolu koparcasına açtı kapıyı, şoför yakın semtlerden birinin adını bağırıyordu. Şoförün tam ensesine ve üstüne geleceklerin ağızlarına, burunlarına bir yerlinin davulunu dövmesi gibi birbiri arkasına indirecekti yumruklarını. Açtığı kapıya daha o topal ayağıyla davranmaya vakit bulamadan kalabalıktan üç kişi kendisini itekleyerek ellerindeki dolu paketlerle, saldırdı. Kısa bir şaşkınlık anından sonra??

Cengiz Gündoğdu: Arkadaşlar bu dolmuşları bilmiyor olabilirler. Ben anlatayım kısaca. Eskiden beş kişilik dolmuşlar vardı. Sıraya kimse girmezdi. Dolmuşa binmenin kuralı vardı. Sen kapıyı açarsan binemezsin çünkü kapıyı açınca arkada kalıyorsun. Kapıyı, kapının önünde kalacak şekilde açacaksın.

Adnan Özyalçıner : ?Kısa bir şaşkınlık anından sonra adam bu sefer ön kapının koluna yapıştı. Ön tarafı da kalabalıktan iki kişi az öncekiler gibi davranarak doldurmuştu.? Adam dışarıda kaldı yine. ?Yapacak bir şey kalmıyordu, şoförden yana seğirtip aradan adamı alaşağı etmek. Arabanın önünden hızlı hızlı geçerek, şoförün kapısına yaklaştı. Daha o, kapının koluna yapışmadan şoför arabayı ağır ağır hareket ettirmiş, birinci vitesten çıkarırken her zamanki gibi önceden hazırladığı bakır bir onluğu, yarı yarıya açık camdan uzanmış olan eline tutuşturuvermiş. Ardın da araba ok gibi fırlayıp gitmişti. ? Eskiden dolmuş kâhyaları ( değnekçi) vardı. Bağırırlardı ? Rami?ye, Eyüp?e ?? Böyle yolcu çağırırlardı. Şoför bizim adamı değnekçi sanıp, para veriyor. Bu da şaşkınlıkla onu alıyor, ikinci arabada da aynı şekilde arabaya binemiyor ve şoförden tekrar bir onluk alıyor. ?İki üç derken dördüncü, beşinci onlukla avucu doldu. Terleyen avucundaki paraları paltosunun cebine indirirken altıncı arabanın şoförünün ünlediği durakların adını onunla birlikte bağırmaya başladı.? Adam bir değnekçi oldu. Ve şimdi yağmaya katılırım dedi. Ama şunu bilmiyordu. ?Cebindeki biriken paralara ikide bir okşarcasına dokunup, girişmek hakkını elde ettiği, az sonra başlayacağı kendi çapındaki yağmaya için için hazırlanıyordu. Hem de az önce çıkıp geldiği, ışıkta olduğundan şimdi baksa da göremeyeceği inik kepenkli dükkânın önündeki o karanlıkta bir başka gözetleyicinin varlığına aldırmadan.? Bir başka işsiz onun gibi yağmaya bakıyor. Burada söylemek istenen bu anamalcı düzen, insanı böyle ezen bir düzen ve belli bir şekilde de insanı bu yağmaya da katan bir düzen. Buradan Dükkân öyküsüne geçmek istiyorum. Anamalcı düzenin işsiz bıraktığı bir adam da tavuk kesicisidir. Şimdi onu Cengiz Gündoğdu?nun bir değerlendirmesinden okuyacağım. ?Bu öykü, birinci tekil kişinin gözünden kurgulanmış. O kişi, tavuk almak için dükkâna girer, gördüklerini anlatır. On beş gün sonra yolu yine oraya düşer. Tavukçu dükkânı kapanmıştır. Tavukçu dükkânın yerine bir banka açılmıştır. Dükkânda fazla bir değişiklik yok. O kişi, bankanın içini şöyle anlatır. ?İç bölümleme olduğu gibi korunmuştu. Tavukçunun tezgâhının yeriyle bankanınki aynıydı, yalnız fayans yerine formika kaplıydı üstü. Arkasında daktilolar, elektronik hesap makineleri çalışıyordu. (?) Kafesin bulunduğu yerde müşterilerin beklemesi için deri kanepelerle koltuklar vardı?. Burada duralım. Anımsayalım. Tavukçu dükkânında ?Kafesteki cins cins, çeşit çeşit, boy boy tavuklarla horozlar gün boyu gırtlayarak yemlerini yer, sularını içerlerdi.? Tavukçudan bankaya dönüşen bu mekânda, tavukların, horozların kesim için bekledikleri bu yerde şimdi kadınlı erkekli banka müşterileri bekliyor.?

İşte daha önce sözünü ettiğim mizahın gücünün güzel bir örneği. Gerçeğe kattığı alaysılık sayesinde anlatılan hikâyenin gücünü artıyor. Devam ediyorum okumaya ? Bankacının veznesi tam ölüm hücresinin yerinde. Biliyorsunuz ölüm hücresi, geçici özgürlüğün sunulduğu yerdir. Tavuklar, horozlar biraz sonra buradan alınıp boğazlanacak. Peki, hayvanların boğazlandığı yerde kim var şimdi? Banka müdürü? Müşterilerin beklediği yer ile hayvanların beklediği yer, ölüm hücresi ile vezne, infaz odası ile müdür odası soyutlamada üstün bir kavrayışla özdeşleştirilmiş. Böylece, kapitalizmin kanlı oyununu saklayan banka gerçeği gün yüzüne çıkarılmış.?age

Burada benim insan olarak asıl kahramanım olan tavuk kesicisi, dükkân bankaya dönüştükten sonra işsiz kalır ve çekine çekine sokaklarda sigara satmaya çalışır.

Aynı biçimde ?Yıkım Günleri?ndeki topal kestanecinin de uygarlığın geliştirilmesi adına yapılan yıkımlarla adım adım ölüme bırakılışı aynıdır. Yıkım Günlerinde mekânın değişiminin, yükselişinin sıradan insanları yüceltmediği tersine, bulunduğu durumun daha gerisine attığı anlatılmaktadır. İnsan, uygarlığın yükselmesi için yapılan her yıkımda biraz daha yoksullaşmakta, sonunda ölümle yüz yüze gelmektedir. Yıkım günlerindeki topal kestaneci, kestanelerini sattığı son yer yıkımdan kurtulan eski bir türbenin mezarlık duvarının dibidir. Yeni açılan caddeden belediye zabıtalarınca uzaklaştırılarak buraya sürülmüştür. Artık yavaş anlıyordu kestaneci kendisi? Bütün bu büyük yapılar, süslü alanlar öbeklerde yaz-kış açtırılan çiçekler, bir şeyleri çarçabuk örtüp gizlemeye çalışmaktan ileri gelen bir gözbağcılığından başka bir şey değildi. Bu son sığındığı pis bodrumdan bile kovalamışlardı işte. Haksızlığı, yoksulluğu, yoksulların sığındığı yerleri yıkıp ortadan kaldırarak, onları arka sokaklara, kenarlara, köşelere sürerek yok etmek istiyorlardı. İlk defa caddeden, insanlardan uzaklaşmak zorunda kalıyordu. Kimse asfaltı bırakıp bu toprak yolu geçerek ona kadar gelemezdi. O da gelen geçenin hızına koltuk değneğiyle sekerek ayak uyduramayacağına göre rüzgâr teraziye bütün gücüyle basmış demekti. Yani açlık ve ölüme mahkûm ediliyor. Bizim topal kestaneci tıpkı dükkânda olduğu gibi.

?Gökyüzünde Ayaklanma? adlı bir öyküm var. Bu öyküde de alaysılık ağır basar. Geceler boyunca adam, karısıyla, akrabalarıyla evinde geceleri balon şişirir. Ev balonlarla dolduğu için balonların arasında sıkışıyorlar. Balonları satmaya götürür. İstanbul?un her tarafına gider. Yalnız balonlar zaman içinde pörsüdüğü için kimse almaz. Balon satıcısının da giderek ölüme sürüklenişi yine kapitalizmin işlenişiyle anlatılır. Bir bölüm okuyacağım oradan: ?balonların ne renkleri ne büyüklükleri çocukları ilgilendirecek gibiydi. Bu yüzden de ne bir çocuk ne de mızmızlanan çocuğunu, baloncuyu ve balonlarını göstererek çocuğunu avutacak bir büyük çıktı. Birinden iri yanılıp yaklaşsa ?AA bunlar eskimiş balonlar? diyerek yüz geri ediyordu. Ya da her şeye rağmen ?Balon isterim? diye tutturan çocuklarına anne babalar ?oğul onlar pis çocukların balonları, kullanılmış balonlar baksana? diyerek çocuklarını caydırıyorlardı. Balonları ile bir başına yapayalnızdı baloncu. Her pörsüyen balonla soluğundan bir parça daha eksiliyor, gözleri karararak, sendeliyor, avurtları belirli bir biçimde çöküyor, yüzü sararıp, sakalları dikensi uzuyor, gözleri çukurlarında taam diplere kadar gömülüyordu. Bu böyle devam ederken boş bir arsaya gider baloncu ?taam dipte kuytu bir yer buldu. Onların arasına sığındı sonra yavaş bileğine sarılı sicimi açtı, balonlar havalanır gibi olmuşlardı, sicimin çevresine aralığın çöplüğünde bulduğu eski kâğıtlarını sardı ve sicimi bileğinden büsbütün çözdü. Kuytulukta bir şimşek gibi, kısa bir kibrit çakımı oldu. Balonlar alevlenen gazetelerle birlikte çarçabuk büyük yapıların boylarını aştı. O zaman kalabalık gökyüzünde asılı, alevli onlarca balonu bir anda ayırt etti. En canlı renkler içinde pırıl pırıldı her biri, çok renkli bir yaz akşamı avizesi? Varlıklılardan biri balkonundan salmış olmalıydı bunca balonu. Doğum gününde şampanya patlatmanın başka bir şekliydi buda. Özgün bir gösteri, bir yaz akşamı şenliği? Çok geçmeden beklenen oldu. Gök gürültüsü, çatırtıyla yağmursuz gökyüzünü yırttı. Kalabalık çılgınca kahkahalarla alkışladı patlamayı. Yalnız çocuklar bir onlar patlayıştan ürkmüş büyüklerin tersine balonların yükseldiğini bildikleri karanlık arsaya korkuyla karışık bir saygıyla bakmışlardı. Tanrısal bir olguyla karşılaşılmış gibisinden.? Çocuklar şöyle düşünüyor ? kaç akşamdır orada, otların arasına Merihlilerin inip gizlenmiş olduklarından kuşkuluydular zaten. Demek her şey çoktan olup bitmişti. Merihliler gerekli bilgileri elde edip, renkli balonları andıran alevli uçan daireleriyle gökyüzüne yükselmişlerdi bile? Gene geleceklerdi. Bunu yalnız çocuklar biliyordu. Aralarında bir sırdı bu. Merihliler konusu büyüklere söyleseler ilerde Merihlilerle yapacakları anlaşmadan alıkoyarlardı onları. İşlerini bozarlardı, Merihliler iyi insanlardı.? Kapitalist düzen yüzünden adam intihar ederken, kapitalist düzeni yıkacak olan çocuklar, bizim geleceğimiz. Bunu Merihliler metaforu ile anlattım. Benim öykülerimdeki bu insanlar, Cengiz Gündoğdu da belirtti sunusunu yaparken, sürekli anamalcı düzen ile mücadele halinde ama hiçbir zaman bu mücadelelerinde yılmıyorlar. Bütün yoksulluklarına, eksikliklerine rağmen yılmadan mücadele ediyorlar. Bu bir çeşit işçi sınıfının da uğraştığı alan. Ne kadar güçsüz, işsiz bırakılsa da işçi sınıfı, mutlaka yenecektir. Kendi yarattığı uygarlığın bütün güzelliklerinden eşit olarak payını alacaktır. Bugün olan bunun tamamen tersi. En güzel binaları yapıyor ama içinde oturamıyor. Yüzlerce otomobil yapıyor ama bir tanesine binemiyor. Brecht?in söylediği bir şey var. ?Bir taşı bir taş üstüne koyan insanla başlar uygarlık.? Bir Şehrin Öyküsünde surlar anlatılıyor. İstanbul?un 2000 yılını anlatan, roma kıyafetleri içinde geçmişten gelen bir adam var. Tabi bu bir metafor. Orda kentin sahibi olarak ilk kez üç bin yıl önce ilk surlara ilk taşı, ikinci taşı koyan emekçilerdir. Bugünde bunun olması gerekir. Uygarlıkların kurulmasında en büyük pay emekçilerin ise en büyük payı da onların alması lazım. Kapitalizm bunu savaşlarla, baskılarla her türlü gücünü kullanarak önlüyor.

Sennur Sezer: Bir ekleme yapmak istiyorum. Kestaneci öyküsünün sonu umutlu biter.

Adnan Özyalçıner: Kapitalizm kestaneciyi ölüme sürüklerken o sırada inşaattan işçiler geliyor. Ellerinde de bir sahan var. Yemek yapacaklar. Kestaneci onlara kestane mangalını veriyor. İşçiler Kestanecinin kestane mangalında yumurtalarını kırıp yemeklerini yiyiyorlar. Bu öykülerimde yaptığım bir durum. Umudu yitirmemek, umutla bitirmek öyküyü?
Evet, on dakikamız kaldı isterseniz varsa sorularınız onları konuşalım.

Soner Karakoç: Ben ?Dükkân? adlı öykünüzün yazım sürecini merak ediyorum. Kurgusal bir öykü mü? Yoksa yaşanmış bir olay mı?

Adnan Özyalçıner: O dükkân Aksaray?daydı. Önce kömürcü, sonra tavukçu dükkanı en sonunda da banka oldu. Olaylar kurgulandı tabii. Öyküden anladığım bir şeyi görürsün aradan zaman geçer gözlemlediğin o değişimden bir öykü çıkar mı diye düşünürsün. Çalışırsın üstünde.

Cengiz Gündoğdu: ?Cenaze Arabası? öykünüz nerden çıktı anlatabilir misin?

Adnan Özyalçıner: Cenaze Arabası ?nın enteresan bir öyküsü var. Bir gün ?Ağaoğlu? yayınevindeyiz. Ece Ayhan pürtelâş içeri girdi, ?yavv cenaze arabasına adamlar doluşmuş pikniğe gidiyorlar? dedi. Ben dondum kaldım. ?Ece? dedim, ?bu hikâyeyi bana verir misin, ben yazayım.? Tabi al yaz? dedi. Ece Ayhan?ın bir kurgusudur. Gerçekten gördü mü öyle bir şey görmedi mi kesinlikle emin değilim. Belki şiirini yazacaktı.

Sennur Sezer: Şöyle bir durum var. Ece senin bir öykündeki bir ayrıntıyı çok sık tekrarlardı. Taş öyküsünde çocuk geldiği zaman babası ölmüş. Haberi yoktur, kapının önünde ayakkabılar vardır. Ece o ayrıntıyı çok severdi. O, küçük, eski yoksul evlerin şimdi de olan bir ayrıntısıdır. Herkes ayakkabılarını çıkarır kapının önünde.
Ece çok beğenirdi o ayrıntıyı, belki o yüzden cenaze arabası olayını sana anlatmıştır.

Nazlı Özgül: Panayır öykünüzde kayıp yarısını arayan bir palyaço var. Bunu anlatır mısınız?

Sennur Sezer: Orda bilmeniz gereken bir metafor vardır. Mitolojik bir öyküsü var. Eskiden insanlar tek cinsmiş. Tanrılar ceza olsun diye o tek cinsi ikiye bölmüşler. İnsan bütün ömrü boyunca kendi eksik yarısını arar. Yarısını arayan insan, erkek ise dişi, dişi ise erkek yarısını arıyor.

Adnan Özyalçıner: Heyamola yayınevinden çıkan iki aylık bir dergi var. Dünyanın Öyküsü. Almanızı tavsiye ederim. Bende yazmaya başlayacağım nisandan itibaren. İlkyazım 1950 kuşağının gerçeğini anlatan üç bölümlük bir yazı yazacağım.

Son bir şey söyleyip bitireceğim. 1950 kuşağı olarak biz okumanın dışında İtalyan Yeni gerçekçi filmlerini izlerdik. Onat kutlar, ben, Ülkü Tamer. Beraber giderdik. Fransızların, Ülkü Tamer. Beraber giderdik. Fransızların ?Yeni Dalga? akımı filmlerini izlerdik. Demek istediğim yalnız kitaplarla birikim yapmadık. Bir anımı anlatayım ?Son Sokaklar? adlı bir İtalyan Yeni Gerçekçi filmi izlemeye gitmiştik. Ülkü o filmi yazdı. Filmden çıktığımız zaman ben demişim ki ? adam ölürken saatine baktı?. Ben de onu yakalamışım o filmde. Öykünün yazmadan önce bir yerine dikkat etmeniz gerekiyor. Oraya odaklanmalı oradan öyküyü çıkarmalısınız. ?Bir adam ölürken saatine neden bakar?? ayrıntısında bir şey var demek ki. Yalnız bu yakalanan ayrıntı bütünü bağlayıcı olmalı, bütünün dışına taşmamalı. Betimleme gibi. Betimleme, öykünün bütününü geliştiriyorsa değerlidir. Tek başına ayrı bir paragraf gibi kalıyorsa bence yapılmamalı, çünkü hiçbir işe yaramaz. Diyaloglarda bu şekilde olmalıdır. Öykü bir bütündür ve her ayrıntı bu bütünlüğe hizmet eder.

Teşekkür ederim.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Ben Bir Taşım – Müge Tuzcuoğlu

"Kimliğimdeki doğum yılım 1983; 12 Eylül askerî darbesi ailem ve memleketimdeki derin izlerini, 80' doğumlu bütün gençlerde olduğu gibi, bugün...

Kapat