İnsancıl Atölyesi Felsefe ve Sanat’ta Güngör Gençay ile Söyleşi

İnsancıl Atölyesi Felsefe ve Sanat?ta insan seminerlerinin 05.02.2012 Pazar günü konuğu şair, yazar Güngör Gençay?dı. Yer yer, İnsancıl Dergisi yazı işleri müdürü yazar, eleştirmen Cengiz Gündoğdu ile karşılıklı sohbet biçiminde geçen seminerin tam metnini yayımlıyoruz.

C. Gündoğdu:
Hoşgeldiniz; bu akşam yazın dünyamızın önemli bir kişiliği ile karşı karşıyayız,Güngör Gençay. Güngör Gençay?ın önemi nedir derseniz hemen söyleyeyim çok geçmişe gitmeden. 1971 Mart?ında başlayan darbe hareketi ile Türk Edebiyatı?nda karşı gerçekçi bir akım başlatıldı.İnsanın estetik bilincini donduran,küçük burjuvanın yaralarını ,bencilliklerini dillendiren Şiir ve Roman?da egemen kılınmaya çalışılan bir hareket.Özellikle ödüllerle bu hareketi besleyip canlı tutmaya çabaladılar. Bütün bunlara karşın Türkiye?de yiğit, insanlara değer veren kimi yazarlar gerçekçi edebiyatı her türlü zorluğa karşın yürüttüler. İşte bu güzel insanlardan biri de Güngör Gençay?dır. Şiirde, öyküde ayrıca sadece edebi alanda değil siyasi alanda da kararlı mücadelesini sürdürdü.Geçen günlerde Türkiye Yazarlar Sendikası Güngör Gençay?ın altmışıncı sanat yılını kutladı.Bugün kendisi bize genel olarak insan teması ile eserlerindeki insan temasını anlatacak,alkışlarla kendisine bırakıyorum sözü?
Bu arada aramızda yazar Osman Bozkurt? da bulunuyor, onun da söylemek istedikleri olacaktır elbette..

G. Gençay:
Merhaba arkadaşlar; İnsanın kendi şiiri ya da kendisi hakkında konuşması zordur. Bu zorluğu bilerek aklımızın erdiği dilimizin döndüğü kadarıyla şiirlerimdeki insan fotoğraflarını sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Gündelik hayatımızda insan denen beş harfli sözcüğü çokça kullanıp geçiyoruz. Anlık tepkilerimizle bu sözcüğün önüne birtakım sıfatlar getiriyoruz; güzel,çirkin,iyi, kötü, sevimli,sevimsiz, temiz,pis vb. birçok sıfatlar kullanıyoruz. Oysaki insan, bilinen ve henüz çözümlenememiş yanlarıyla geçmiş, şimdi, gelecek doğrultusunda alabildiğine boyutları olan derinlikli bir varlıktır.Bir yandan yaratıyor bir yandan da başkaca yaratımların önünü açarak adeta yaratmalara zorluyor insanı.Şöyle bir düşünelim, tıp denilen alanda insan bedenindeki organ kadar bir bilim var.İnsanın elini attığı ya da ayağını değdirdiği her yerde, insanın bulunduğu her yerde, üretim ve yaratım başlıyor.Bir uzay biliminin bir arkeolojinin tarihin coğrafyanın insansız ne anlamı olabilir? Tersinden baktığımızda tüm bu bilim dallarının, felsefenin ve sanatların merkezinde de insan yer alıyor. Atasözlerinde insan ile ilgili yargılara çokça rastlarız.Örneğin, insan konuşa konuşa,hayvan koklaşa koklaşa? İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur… İnsan çeşit çeşit yer damar damar? İnsan doğduğu yerde değil durduğu yerde vb. gibi doğrusunu yanlışlığını tartışmadan çoğaltabiliriz bunları. Hatta bunlara ek olarak ?İnsan aşılması gereken bir şeydir.? diyen Nietzsche?nin, ?Akıllı insan herkesten öğrenen insandır.? diyen Montaigne?in, ?İnsanlar başkalarının kendileri için söylediğini duysalardı kimsenin dostu olmazdı? diyen Pascal?ın, ?İnsana dertlerinden kurtulması için akıl verilmiştir.? diyen Tolstoy?un,? Gerçeği arayanlar bütün insanlığın malı olur? diyen Voltaire? in, ?Bilgi insanı kuşkudan ,iyilik acı çekmekten ,kararlılık kuşkudan kurtarır.? diyen Konfüçyüs?ün özlü ve güzel sözlerini de ekleyebiliriz. Ancak bu güzel sözler tek başına zihnimizde insan kavramını somutlaştırmaya yetmiyor.İkincisi bu düşüncelerin ancak toplumsal yapı içinde belirginleşebileceğini,etkin ve işlevli bir hale gelebileceğini görüyoruz.Çünkü insan denen varlığı diğer varlıklardan ayıran temel özellik tarihsel gelişim süreci içinde toplumsal doğalarını kurmalarıdır.Bu gerçeği Marx, ?İnsan, dünyanın dışında soyut bir öz değildir.İnsan insan dünyasıdır,devlettir,toplumdur.? diyerek dile getirmiştir.Ne var ki insanlar mülkiyetin oluşmasıyla sınıflı toplumlarda yaşamaya başladılar.Eski çağda üretimin olanca yükünü omuzlayan kölelerin yerini ortaçağda serfler aldı.Yeni çağın kapitalist düzeninde ise üretimin dinamik ve üretici gücü işçi sınıfı odu. O gün bugündür sınıflar arası çatışmalar süregeliyor. Bu durumda toplumun bireyleri ait oldukları ya da çeşitli etkenlerle benimsedikleri belli sınıfın görüşlerini savunmak yani taraf olmak durumunda kaldılar. Bu bağlamda Lenin şöyle diyor, ?İnsan hem bir toplum içinde yaşayıp, hem de ondan tümüyle bağımsız olamaz.? Elbette sanatı da konumuz özelinde şair de sınıflı bir toplumda yaşadığına göre ya egemen ya da emekçi sınıftan yana tavır alacaktır. Bu da o sanatçının topluma yansıtacaklarının bağlı olduğu sınıfın çıkarlarına uygun olacağı anlamına gelir. Çünkü her sınıfın üretim ve mülkiyet ilişkileriyle belirlenen kendine özgü bir ideolojisi vardır. Sanatçı da ya tutucu yada devrimci ideolojiye uygun olarak sanatsal üretimini yapar. Halkın nabzını tutan,onun sevinçlerini umutlarını kaygılarını,acılarını sosyal ekonomik durumlarını içselleştiren toplumcu sanatçılar, ?Sana bin teşekkür büyük ızdırap / bana sevmeyi bana hakikati,bana insanları öğrettin.? diyen Enver Gökçe gibi yaşadığı acılardan ders çıkaracak, halkı bilinçlendirip dönüştürürken emekten yana insanca bir yaşam için kurulacak dünyanın yolunda çaba göstereceklerdir.Bu genel görüşün üzerine tabi bende kendimi bu toplumcu gerçekçi damarın sürdürücülerinden biri olarak görüyorum.Şiirlerimdeki insandan söz etmek gündeme gelince önce şiir söze başlasın isterim.
Eğer üstünde tüten yârin kokusu,
Ekmek kokusunu çağrıştırıyorsa
Ve emek için açmışsa kavganın ak çiçekleri
Eğer üstünde barış boylanıyor
Güzellik demleniyorsa(?) mısralarında
O mısralar şiir ya da
Şiir o mısralardır.
Şiirimdeki insandan söz etmek olunca konu, kendime sorular sordum önceleyin. Diyalektik yönteme bağlı kalarak ne denli insan merkezli şiir ürettiğimi her kitabımdan ayrı ayrı örnekleyerek eleştirilerinize de açık olarak belirtmeye çalışacaktım. Fakat öyle oluyor ki aynı temaya farklı kitaplarda da rastladım.Bu yüzden yinelemelerden kaçınmak için bundan vazgeçtim.Bir de bazı kitaplarımın dönemsel olayların ağırlığını taşıdığını gördüm.Örneğin ?Vurgunsuz Sabahlara İnanmak? kitabım 1971 darbesi baskılarının,yıkımlarının,vurgunlarının ağırlıklı işlendiği bir kitaptır.?Barış yüklü Yıldızlar? kitabım ise,nükleer savaşı ve bu savaşla ilintilendirdiğim konuları ele alıyor. ?Acılı Yürek? kitabım, ABD altıncı filosunun İstanbul?a gelişini ve buna bağlı konuları içeriyor. Bunları ayrı ayrı değinmek mi yoksa bütünü içinde değerlendirmek mi gerekir, kararsız kaldım. Halk arasında bir söz vardır ?çarşafa dolandı? benim de aklım çarşafa dolandı doğrusunu isterseniz. Bende şöyle bir yol izlemeye karar verdim. Vereceğim örnekler ile şiirimdeki insan ve insanın çeşitli durumlarını gösterme yolunu seçtim. Böylece sizlerle şiirlerimin içinde bir gezinti yapacağız.Tabi bu arada şiirimdeki insanı bulmak da biraz size düşüyor doğrusu.İnsan bilinçlendikçe insanlığının farkına varıyor.
?Önceleri bir yerden başlamak gerekirdi/ O nedenle toprakla karılıp / kırmızı elma ile aldatıldık /Sonra hep buyurdu onlar/ Biz karşı durmadan yaptık/ Tanrıydı onların adı bizler insan? diyen insan gücünün farkına varıyor. Sevgi ve dayanışma ile toplum yapısı içindeki mücadeleleriyle gücünü pekiştiriyor. Yalansız ve dolansız sevginin hatta en geniş anlamıyla aşkın insan hayatında vazgeçilmez bir yeri olduğuna inanıyorum. Buna dayanarak aşkı, iyilik ve güzellik musluklarını açan bir vanaya benzetiyorum.Çünkü aşk insanın çoğaltıyor,yeniliyor insanı. Şiirimdeki insan,?Varlığımın nedeni sevmek/ doğayı insana indirgeyerek? diyor. Böyle sesleniyor ve sabahlarının tümüne karılaştığı bu insanları davet ediyor. Şiir aşk ve sevgi ile beslenen bir kalemin sesi, onun için şair; ?Resmini yapamam bir doğa parçasının/ Taşıdığın surat ile seni çizemem/ Köprülerini kuramam düşüncenin Mimar Sinan?a özenip sözcüklerden/Neyzen mezhebinden gelirim/ Haçlak(?) sudur dediklerim kimine, kimine Antarktika soğuğu/ Dargınlıklar eksik olmaz başımdan/Kim sahip çıkarsa çıksın incinmelere/ Sonuçta bana kalır günlerin yorgunluğu/Kuran ile karekökle tanımlamam hayatı/Bir palyaçoda(?)yürüyüş olurum/Bir aşk yüreklerde boylaşan/ Kimi zaman yarınlara akarım/Kimi zaman kaçarım akşamlardan/ Hallerim içinde beni yine de sevgi ile yakalarsın, yakalarsan.? diyor.Evet sevgi hayatımızın ayrılmaz,geliştirici bir parçası.Böyle olunca hayatın içindeki olaylarla insanları birbirinden ayırmak olası değildir.Bu yüzden halk dediğimiz büyüklükle acılara çıkmazlara ve yok olmalara sürükleniyoruz.Tüm insanlar bilir savaşların, insan kıyımı mal kaybı olduğunu. Deprem, yangın, çığ gibi doğal afetlerin verdiği zararları da buna ekleyebiliriz. Ama sınıflı toplumlarda belli bir vurguncu zümre bu yıkımlardan yarar sağlıyor.Sermaye gerek kendine bağlı iktidarların çıkardığı yasalar yoluyla gerekse şiddet ile insanları sömürüyor.Yaşananlar karşısında insanların tavır ve davranışları çok farklı biçimlerde kendini gösteriyor.Kimi bile bile kendin sömürenlerin iktidarına katkı sunuyor,kimi aynı şeyi bilinçsiz yapıyor,kimi isyan bayrağını kaldırıyor kimi de sus pus oluyor. ?Ve kendinin, tarihin ve toplumun tanıklığında / Katı bir yastıktan alıp katı bir yastığa koydum gözlerimi/Günlerin hallaç pamuğu olmuşluğunda/ Kimi bireyci kuruluşun limanına sığınıp /Gemisini terk etmiş bir kaptan kalleşliğiyle /dalıp gidiyor hüznünün derinliğine/Kimi zıpkın yemiş suskun kimi acemileşmiş kimliğine/Kendine bakıyor aynada,bodurluğunu görmeden kimi/Büyütmeye çalışıyor adını yer çekimi noktasından şaşkınlığında/ Birbirlerine yabancı,birbirlerine düşman/Seyrediyorlar suların aralarından akışını/Kimi nabzını tutuyor yaşayan damarların/Güneşin sıcaklığına,aydınlığına dönmeden sırtını/Görmeyi düşleyerek,karanlık zamanların/Mikrop yüzlü gemi gibi batışını/ Ve doğa ve insan ve dağ taş,tarih ve tarihi istediklerince yazanlar/Ve kuracak olanlar yarınları/Gözlerini açmış ta izliyorlar/ Kendini kendinden alıp başkasına katanları?
ABD?nin düzenlediği çeşitli savaş stratejilerini yakın geçmişte olduğu gibi günümüzde de görüyoruz. Şairin dediği, ?Kapımız sana karşı kapalı gayri/ Varsın suni gübre düşmesin toprağa/ Varsın çocuklar yürüsün yalın ayak/ Bilelim ki kamburumun üstüne oturup/ Yüzüme puro dumanı üfleyen Amerika olmayacak/ Merhaba ellerimi emanet ettiğim yeni dünya/ Kestane şekerinde fare zehri sunan/ Kan damarlarımıza girmiş asalak?. Toplum içinde ne kadar düzenden, sömürüden söz ediyorsak da, her toplumsal düzen kendine karşı olan güçleri de yetiştiriyor. Dolayısıyla savaş varsa bir yerde, orda, savaşa karşı duran bir kesim de vardır. Özellikle bunlar sanatçılar aydınlar ve bilinçli kesimlerden çıkıyor. Bu dizelerde olduğu gibi savaşa dur diyecekler de oluyor. Ama dünyamızla birlikte birçok gezegeni silahlarla doldurmak isteyen emperyalistlere karşı ölüler değil ancak canlılar durabilir. ?Ölüler hayır diyemez/ Kilisenin, havranın, caminin insanları/ Bir yüreklerinizde birde toprağın gülüdür(?)ölüleriniz/ Yada bir avuç küle hayır diyemezler/ Ama siz doğa varlılarının en güzeli/ Yarını geleceğe verebilen insanlar/ Yaşamı suçlu, yaşamı yenik düşüremezsiniz/ Tabancalar uçaklar için,bombalar ölümler için değil/ Ekmek, aş, kâğıt, kalem tutma/ Adı sevgi olan gözlerin yüzlerini okşamak için elleriniz/ Kilisenin havranın, caminin insanları/ Göğüslerinizdeki ateşi külleyip/ Şaşkın bakışlarınız arasından geçen/Bir dünya örülmek isteniyor /Geleceğinize mavişiz yarını olmayacak artık/Hem doğanın hem sizin /Acıda olsa gerçekleri,bugün göremezseniz/Bırakın mişli geçmiş zamanlarda /Kalakalsın savaşlar /Anlayın artık düşmanınız birdir, dostunuz bir/ Eğer ezilenseniz?

C.Gündoğdu: Bu savaşları çıkaran, silahları yapan da insan; bunlara karşı çıkan da insan? Bu ikileme nasıl bakıyorsunuz?

G.Gençay: Elbette bunların hepsi bizim insanımız. Yalnız buna alet olan insanlar var bir de bizzat işin başında olan sermayedarlar var. Sermaye güçleri doğal olarak kendi çıkarlarını düşünerek, silahları yapacak kar sağlayacaklardır. Biliyorsunuz 1930?lardaki ABD?nin ekonomik bataklıktan kurtulması geri kalmış ülkelere sattığı silahlar sayesinde oldu.

C.Gündoğdu: Irak?ta bir milyon insan öldürdüler.

G.Gençay: Bu savaşa bilmeden alet olanlara karşı görevimiz onları bilinçlendirip dönüştürerek savaşa karşı birer birey olarak yetiştirmektir. Ama emperyalist devletlere karşı savaşım da ancak geri kalmış sömürülmüş ülkelerin örgütsel mücadelesiyle mümkün olabilir. Çünkü bu emperyalist ülkelerin bir ayağı da sömürülen ülkelerin iktidarlarıdır ki, Türkiye?de bu ülkelerden biridir. Şimdiye kadarki söylediklerime soru varsa alalım.

Osman Bozkurt: Aslında sınıflı toplumlarda mülkiyetin kendisi insanlaşma sürecini engeller. İnsanlığın gerçek tarihi daha başlamadı. Cengiz Gündoğdu?nun söz ettiği ikilem maddi hayatın kendisinde var olan bir ikilemdir. Maddi hayattaki bu çelişkiyi çözmekte insanlaşmadan daha çok gerçek hayata yaklaşmış olan toplumsal gelişmenin ve özgür toplumun yaratılması felsefesinin içselleştirilmiş bireylerle çözülecektir. Kapitalizmin egemenlik biçimine göre özgür görünen, refah içinde yaşadığını düşünen insanlar aslında gerçek özgürlüğe, gerçek refaha çok uzak olduğunun ayırdına varamaz. İnsanlık feodalizme göre kapitalizmde biraz daha rahatladı ama ? Gerçek İnsan?a? henüz çok uzağız. Bu anlamda Güngör Gençay?ın şiirlerinin arka planında bu insanlaşmanın merkez alınması Güngör Gençay?ın, ? tekrardan korkuyorum? dediği insan merkezli şiirlerin farklı görüntülerde şiirine yansımasıdır.

G.Gençay: Kadın sorunu hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Tarladan mutfağa,tezgâh başından miting alanlarına,analıktan militanlığa uzanan hayatın her alanında kadını görüyoruz. Buna karşın sınıflı toplumlarda emeğinden cinselliğine kadar uzanan her süreçte en çok sömürülen kadın oluyor. Bu çok yönlü sömürüyü 70?li yıllarda ?Kadınım? adlı şiirimde belirtmiştim.
?aha kürek, aha kazma, aha taş
Yürü düşman üstüne saldır kadınım
Sabah kağnı sesinde doğar
Söz etme açlıktan, soğuktan sakın
Buna cephane derler taşı kadınım
Bu batak bu tepe bu karşıdaki dağ
Yolunu uzakta sanarak yılma
Dikkat et açılmasın yolda çarşafın
Erkeğin yanında konuşman yasak
Bombayı tepeden bırak kadınım
Karanlık yollardan alevlerden geç
Bastır yüreğini hızlı vurursa
Atışını toprak bile duymasın
Bilesin ki bize su, hayat gerek
İçmeden tez getir suyu kadınım
Sabahtan kuzular melemeden git
Kat yanına oğlanı burada bırakma
Paklansın buğdaydan her yöresi tarlanın
Eriğe uzan bir elin değerse
Eve öğlen yemeğine varma kadının
Dört kerpiç duvarın üst yanı çökük
Bir çuval bulgurla bir çuval soğan
Köşede yığılmış belirir durur
İki başlı acıyla sabah mı olur
Nur topu bir oğlan doğur kadınım

Bu şiirimde kadının çok yönlü sömürüsünü dile getirmeye çalıştım. Şimdi bu şiirle ilgili bir anımı anlatayım. Şair A.Kadir?i de anmış oluruz bu sayede. Gelecek Dergi?sini çıkardığımız dönemde ben Gelecek Dergisi?nin yazı işleri müdürüydüm. Şöyle bir ilkesi vardı derginin, kim ne yazmışsa getirip yazı işlerine bırakıyordu. Yazı kurulunda o zaman A.Kadir, Asım Bezirci yanılmıyorsam bir de Rıfat Ilgaz vardı. Ben bu şiirimi götürüp bıraktım kurula. A.Kadir okudu evirdi çevirdi şiiri sonra bana, ?Sen bugün erken çıkma da seninle görüşelim? dedi. Ben de ,?Peki ? dedim. Ortalık tenhalaşınca gittim yanına, oturduk baş başa. A.kadir?Yav şiirin güzelde şimdi kadına bombayı attırdın, efendime söyleyeyim tarlaya gönderdin, ağacı silkelettin, çocuğa baktırdın, üstüne bir de çocuk doğurttun? Kadının yakasını bırak.? dedi. Niye böyle söyledi peki,çünkü bu şiirin devamı vardı, uzundu yani. ?Kadının yakasını bırak? dedi. ?Sen düşün taşın eğer şiir?inin böyle kalmasını istiyorsan bu şekilde beğendiysen burada kesersin. ?dedi. Bende orda bıraktım,böyle bir anıyla ağabeylerimizin kulağını çınlatmış olduk.

C:Gündoğdu: Peki Gelecek dergisi ne oldu bu arada?

G.Gençay: Altı sayı çıkarabildik. Sıkıyönetim dönemiydi ve her sayıdan sonra biz Selimiye?ye ifadeye giderdik.

C:Gündoğdu: Burada da insansal çelişkiyi görüyoruz. Biri şiir yazıyor, diğeri şiiri yazanı Selimiye?ye ifade çağırıyor. Selimiye?de nasıl davranıyordu o insanlar ve biz bunu nasıl değerlendireceğiz?

G.Gençay: Tabi Selimiye?de çay kahve sunmuyorlardı dövüyor kötü davranıyorlardı.Derginin her sayısını satır satır kırmızı kalemle çiziyorlardı bir gidip bakıyordum ki Gelecek dergisi kıpkırmızı.Sorgu da buralardan başlardı. Şöyle söyleyeyim, Nazi Almanya?sında Hitler ne yapıyordu kitabı yakıyordu. Aydınlanmayı istemeyen bir kesim oldu her zaman. İktidarlar halkın suskunluğu karşısında mutlu kalırlar çünkü bu şekilde sermayeye sahip olurlar. Aydın görünen bir kesim de bu sömürünün devamlılığını sağlayacak şeyler yapar kendi çıkarları için. Aydınlama insanın omzunu sorumluluk yükler nedir bunlar, soru sormak, hesap sormak karşı durmak gibi. Soru sorulmasından hoşlanmaz iktidar onun için aydınlanmanın sürdürücülerine karşı her zaman devletin zorunu kullanmışlardır.
Selimiye?ye devam edeyim, sıkıyönetim mahkemelerini sivil mahkemeleri devretmişler bu arada bu şiirle ilgili savcı çağırdı sordu bana, ?Ne demek istiyorsun bu şiirler??,Osmanlı dönemini anlatıyorum dedim. Savcı ?Yav yeme beni sen gerçekçi bir şairsin? dedi.

C:Gündoğdu: Zapta geçirseydin keşke bu sorduğunu.

G.Gençay: Ne yapalım, zabıt yok ki o zamanlar efendim. 1960?ta ilk tutuklanmam. A.Türkeş?in egemen olduğu bir dönemdi. Aspirin istedim onu bile vermediler. Karımı çağırıp sordular,? Kocan seninle ne konuşuyor, sana ne vaat ediyor??,o da dedi ki, ?Kocam milletvekili değil.? Öyle deyince ?Bunu da atın içeri? dediler. Dedim ki, ?Hakim bey evde bir de çocuk var bakacak kimse yok bari onu da getirtin.? Sözünü ettiğim şiir ?Ölümün Dağları? yazılış tarihi 1971, okuyayım.

?Karanlık ordusuyla gelindi üstümüze
Uyanmanın gül renkli baharında
Sızladı doğanın tüm dokuları
Sızladı gencelmeden kocayan Fırat
Boyutları belirsiz acılar türediler
Geri çevirdi yaprak yeşilini
Başkaldırıp damarlarına kan çağlayanı
Genleşmeye durdu sımsıcak
Orta çağın kırbacı boy verdi sırtımızda
Korkmadık köhne geçmişlerin yakına gelişinden
Omuzlarımız karanlık kapıları zorladılar
Dudaklarımızda titreşimleri kelepçelerin
Sıcak aşa özlemli elleri değil
Canı içinde zor duran insanları iç
Ölüme en kestirme yollardan
Varılan kapıları sordular
Boyunduruğunda zorlanan günün içinde
Dudaklarınızda titreşimleri kelepçelerin
Soruyu tabanlarımız cevapladılar
Uyandık atalar düşünden hızlı
Masallardan açılmadı bu yollar
Gerçeği yalan kılmak istedik gözlerimize
Zamanın en küçük diliminde olmadı
Bir ölüyü canlı gibi kurşunladılar
Bilendi her hücresi bedenimizin
Uyandık yeni baştan ölüme
Donanıp tepeden tırnağa kadar?

C.Gündoğdu: Beraat etti mi bu şiir sonradan?

G.Gençay: Etti, tabi senelerce süren soruşturmalardan sonra beraat etti.
Şimdi sömürüden en çok etkilenenlerden bir kesim de çocuklardır. Bu şiirde 60?larda bu sömürü üzerine yazılmıştır.Mevlana?nın insana ilişkin dört dizelik bir bölümü vardır.Şöyle diyor; ?a insan tanrı kitabı sensin sen/ Padişahın güzelliğine bir aynasın sen/ kâinatta ne varsa sende dışarıda değil/ Ne istiyorsan kendinden iste,kendinden ara/ne arıyorsan sensin sen? diyor.Bu beni etkiledi,bir de o dönem yeni doğmuştu oğlum bunun üstüne bu kitap çıktı ortaya.Beşikten hareket eden bir yöntem izledim şöyle;
?Bir beşik türküsüdür bildiğin çok çok
Lumumba?ya saçlarını yiyerek ölmek düşüyorsa Kongo?da
İnsanlar çıplaklığına açlığınla örtüyorsa
Güleli beri ağlamayı kınıyorsa sana ne
Gün yürüyor peşimizden
Sabah kapılarını tüm gücümüzle vuruyoruz
Yaşamaya en güzeliyle esniyor horoz
Ekinsiz tarlaya varıyoruz?

C:Gündoğdu: Lumumba kimdir, biraz açıklar mısınız?

G.Gençay: Lumumba Kongo? da bağımsızlık hareketi başlattı. Saçlarını yolarak işkence ile öldürdüler. Tabi şiirde kinaye var. Ne demişim, ?sana ne? aslında burada kinaye var. İnsana, topluma bir gönderme. Burada ?Sen bunu bilmelisin, bunun için mücadele etmelisin.?anlamına gelen bir anlam var.

2. Oturum
C.Gündoğdu: Tabi edebiyatta ?tip? yaratmak kolay değildir. Bunu başaran az sayıda edebiyatçımızdan biridir G.Gençay. Onun Hürrem Bey adlı tipini soralım kendisine, nasıl çıktı bu Hürrem Bey?

G.Gençay: Hürrem, Benim yaratımım. Eskiden biliyorsunuz matbaalar, bilgisayar yoktu.Kasalar vardı,kasaların içinde harfler, birde kumpas diye bir alet vardı. Bu kumpasa tek tek harfler alınır oradan cümle, paragraf vs. bunlar birike birike, birleştirilerek bir sayfa haline getirilir, sayfalar bağlanır ve baskı makinesinde basılırdı.Tabi ben birazda işin çıraklığından geldim.İlk kitaplarımızı bu matbaalarda bastık.Tabi bu matbaalar teknolojiyle beraber gelişe gelişe bu günün hızlı basımına kadar gelindi.O dönem içinde birebir Zerafet Matbaa?sı değil ama benzeri şeylerden etkilendim.Bunları gözlemlerime dayanarak yeniden kurguladım.

C.Gündoğdu: Güngör Gençay karakterlerini yargılamaz.Gerçekçi bir yazar hiç bir karakterine iyi yada kötü demez.Onu neyse öykü içinde gösterir okuyucuya.Bu öykünün gerçekçi yanı şu..Hürrem bey korkak bir adam,çalışanların istediği sigortalı olmak,insanca yaşama hakkından fazla bir şey istedikleri yok.Hürrem bey korkudan veriyor bunlara.Yalnız içinden şöyle geçiriyor ?işimiz daha bitmedi işçi beyler,bundan sonra elimden çekeceğiniz var.Yakında tek tek hesabınızı nasıl düreceğimi göreceksiniz?. İşte 12 Eylül faşist darbesinde, Halit Narin öyle dedi. ?Şimdiye kadar siz güldünüz, bundan sonra biz güleceğiz?.
Tabi yazar bu öyküyü yaratırken karakterlerin nereye gideceğini bilmeyebilir. Zaten yazarlar genelde bilmezler ne yaptıklarını. Thomas Mann?ın ünlü roman Büyülü Dağ?da zamanı öznel ve nesnel yönleriyle işler.Bu roman Fransız bir eleştirmenin dikkatini çeker ve bunu zaman kavramını nasıl kullandığını kendisine sorar..Örneğin romandaki sanatoryuma giden biri için zaman,en az altı ay yada bir yıldır.Thomas Mann bu zamanın işlenişini planlamadan,nasıl yaptığını bilmeden işlediğini söyler.

G.Gençay: Beni etkileyen bir şey daha var öyküde. İşçiler grevde ya başkaldırır ya da küçük matbaalarda bildiğiniz patronla kavga ederek mücadele ederler. Fakat Öyküdeki Zerafet Matbaası?nda durum böyle değil. Çay içme sürelerini bile kısıtlayan bir patron var burada. İşçiler çay içerlerken patron gelip bağırıyor bu sırada işçiler çaylarını yere dökerek tepki gösteriyorlar. Bu olayı ben kendim yaşadım çok etkilenmiştim.

C.Gündoğdu: Bir de öykülerinde Numan Hoca karakteri var. Erdemli köye imam olarak atanıyor. Numan hoca biraz farklı diğer imamlardan, kitap okuyor. Köye gelince muhtar soruyor, paket paket taşınırken eşyalar ne var bunlarda diye sorar Numan Hocaya. Kitap olduğunu anlayınca şaşırır, yav der bu adam imamlık mı yapmaya geldi okumaya mı geldi diye sitem eder. Bir yolunu bulup imamı köyden yollarlar. Bunlarda Türkiye?nin gerçekleri. Bir ara Selimiye?nin kaloriferlerinin kitap yakmaktan dolayı çok yandığı söylenirdi. Peki, bu aykırı imam karakteri nerden çıktı?

G.Gençay: Tabi Numan Hoca da hayatın içinden, yaşanmış olayların gözlemlenmesi sonucu oluşturulmuş biri. Dinlediğiniz ya da yaşadığınız bir öyküyü kurgulayıp yazıyorsunuz. Numan Hoca aykırı bir tip . Örneğin ezan okumak için minareye çıkmıyor. Oraya çıkmasının amacının namaza davet olduğunu söyler. Ama birkaç hanelik köyde ezan okuyacağıma, gider kapılarını çalar buyur ederim diyor ve öyle yapıyor. Tabi herkes yadırgar bu durumu. İnsan alışkanlıklarından kolay vazgeçemiyor. Örneğin bir yerde çalışırken pek yerimizi değiştirmeyi sevmeyiz.Çünkü beynimin içine yer etmemiş bir şeyle karşılaştığımda rahatsız oluyorum.Evimizde bile hep aynı yere otururuz dikkat ederseniz.

C.Gündoğdu: Güngör Gençay biliyorum ki çok sıkıntı çekti her anlamda. Bütün sıkıntılara karşın insana olan umudunuzda herhangi bir kırılma yaşandı mı?

G.Gençay: Hayır, hatta bir kitabımın ismi şöyledir ?Yaşam Umuda Uyarlı? diye. Yaşamdan umudu kestiğin zaman zaten yaşamın bir anlamı kalmıyor. Numan Hoca?dan bağlayalım bu konuyu, alışkanlıklarımızı nasıl bırakamıyorsak imamın köylüleri de alışkanlıklarını bırakamıyorlar.Şöyle bir şey de var, onların dinsel bağlantıları var.Bu durum daha çok şekilci olmaya zorluyor.Alışkın oldukları biçime ters her uygulamayı hemen reddediyorlar.

 C. Gündoğdu: Evde kitapları karıştırırken ?ne okuyayım? diye Milli Eğitim Bakanlığı basımı Fransızcadan çevrilmiş, şimdi adını anımsayamadığım, bir kitap geçti elime. Güngör getirdi aklıma, şöyle bir bölüm var: altı yaşında hasta bir çocuk var babası doktor. Diyor ki çocuğa ?Bak diyor oğlum senin bünyen zayıf verem olabilirsin.? Çocuk ağlamaya başlıyor babası ?ağlama? diyor. ?insan bedeni her şeye uygun değildir, mikroplar gelir vücuda girer, vücutta kavga olur. Yaşamak bir zaferdir. Bir gün bile yaşamak bir zaferdir. Yaşamak için kendine iyi bakmalısın? Ve çocuk kendine iyi bakıyor, iyileşiyor.

G.Gençay : Tabi bunun psikolojik yanı da var. O. Henry ?nin bir son yaprak hikâyesi var. Bilirsiniz hepiniz bu hikâyeyi. Hikâyede veremli bir kız vardır. Doktorlar ona camının önündeki ağacın bütün yaprakları düştüğü zaman kendisinin öleceğini söyler. Çevresindekiler buna inanmıştır. Sürekli bir tahmin yapıyorlar kıza. Kızın da ressam bir sevgilisi var. Bakıyor ki son yaprak sararıyor, düşecek. Bir gece bir yaprak resmi yapıyor ve ağaca yerleştiriyor. Ve kız yaprağa bakarak moral buluyor, hayata bağlanıyor sonunda ise yaşama kavuşuyor. Moral çok önemli bu noktada .

Osman Bozkurt : Güngör Gençay?ın hem kendisini hem de diğer insanları bulabileceğimiz bir şiirine değinmek istiyorum.Şiiri okuyarak devam edelim..
? Ben
Ben, sözü kesilince konuşmayı
Sessizce bırakıveren hacmi küçük bir adam
Ne dolarla markla uğraşım oldu
Ne de dolambaçlı işlerle
Aynı yere beş kez gitmezsem
İnan olsun yolları çıkaramam
Aptal mıyım acaba?
Kimse yüzüme karşı söylemiyor bunu
Ama neleri siliyor neleri süpürüyorlar
Bilmem ki ardımdan
Zifiri karanlıklarda ipe sapa takılmayan
Bir merhaba açıyor tüm kapılarını
Bu düzende asalak yaşamanın
Zıngır zıngır diyor yerküre
Adres değiştiriyor her bir oluş doğada
Kınanmamış düzcüklerle
Pırpırlanıyor insanların yüreği
Doğanın doğan günü
Aktarıyor birbirine insanin hal içinde
Sofralarda, tezgâhlarda , alanlarda?
Bu şiir diğer tüm şiirlerinin özeti gibi geliyor bana, tüm yazdıklarını okumuş biri olarak söyleyebiliyorum bunu. ?İnsana hiçbir şey bize yabancı olmamalıdır? diye bir söz vardır. Hayatın bütün alanlarıyla ilgili akıl yoran, hayatın her yönüyle ilgili şiir ve öyküleri olan bir yazar Güngör abi. Bu şiir de hem kendisi hem de içinde var olduğu sistemin bireyler arasındaki ilişkileri anlattığını görüyoruz. Aslında hacmi küçük bir alan ama dolarla markla pek ilgisi yok. Kendisi eksikliğini de biliyor ki yönünü kaybediyor sık sık. Kimse o konuda eleştirmiyor kendisini. Buna karşın eksiği olmayan konularda arkasından kim bilir neler söyleniyordur. Hayatta da böyledir, bizim gerçek eksikliklerimizle dostlarımız ilgilenir. Sanıyorum şiirin burasında ?Keşke namuslu eleştirileriyle yüzüme gelseler, arkadan oyun çevirmektense? demiş oluyor şair. Demek ki Güngör Gençay şiirinde bu insanlar var. Birilerinin sırtından geçinmeyi marifet edinmiş olanlar.Şiirinde gerçek eleştiri talep eden,insan olmanın gerekliliğini bilen içten namuslu insanlar var.Bu insanlar hayatın her alanında karşımıza çıkıyorlar.sofralarda, tezgâhlarda,alanlarda?Demek ki insanın bu çetrefilli halinden kurtulması için az önce Cengiz Gündoğdu?nun dediği gibi ?gerçek insanlar durumu gösterir çözümü de siz bulun der? işte önümüzde bir örnek, insanın durumunu gösteriyor,çözüm bulmayı bize bırakarak.Teşekkür ederim.

C.Gündoğdu: Güngör Gençay bizim ustamız, bizim kuşağımızda usta çırak ilişkisi önemli bir yer tutar. Ustalarımıza bakarak onun eylemlerini örnek alırız. Bu usta çırak ilişkisi ne yazık ki kayboldu. Şimdi insanlar birdenbire ustalaşıyorlar. Ne öğrendi bizim kuşak Güngör Gençay?dan? Diye soralım kendimize..ilk önce direnmeyi öğrendik,ikincisi sisteme karşı durmada irade göstermeyi öğrendik. Ben şahsen bunları öğrendim diyebilirim. Bizim DGM? de çekilmiş bir fotoğrafımız var gazetede yayımlanmış. Yitirdiklerimizden Zihni Anadolu, Yılmaz Elmas, Metin İlkin ve kaybolan Faik Akçay var. O fotoğrafa bakınca altındaki yazıyı silin, bizi bir yerde gülerek sohbet ediyorlar diye düşünürsünüz. Az sonra, başımıza ne geleceği belli olmayan duruşma salonuna gireceğiz.Bizi bıraktılar şimdilik bakalım ne zaman kapımızı çalarlar yine.Kendini yeniden kuran insanlardan birisin sen değil mi?Doğuştan yeteneklerle doğmadın,kendini yapılandırdın.Hem heykel, hem heykeltıraş gibi acı çekerek?

G.Gençay: Konuşmamın başında değindiğim gibi, insanı sevmek aşk ile bağlanmak bir şeylere insanı yeniliyor. Hayatın içinde karşılaştığımız olaylar var. Bunların çoğu acılı gerçekler. Yumruk yemiş bir boksör bir süre yerinden kalkamaz ya, o etkiyi yapan olaylarla karşılaştık. Tabi boksör nasıl nakavt olmadan ayağa kalkıyor mücadelesini sürdürüyorsa, hayatta bize ayağa kalkıp mücadele etmemizi diretiyor. Zayıf düştüğünüz zaman ya ayağa kalkıp mücadelenize devam edeceksiniz ya da havluyu atıp ?Ben bu işte yokum? diyeceksiniz. İnsanın mücadele hali onu kaypak söyleme karşı ayakta tutuyor. Biz şiir?de ?İkinci Yeni? yi gördük. İkinci yeni, kaçak güreşen gerçeklerden sıyrılıp kendi öznel sorunlarına gömülen bir akımdı. Onu gördük fakat hayat o yola sapmaya bırakmadı bizi. Onlarla gittiğimiz meyhanelerimiz bile ayrıydı. Onların gittikleri yerler bizim gittiğimiz salaş yerlere göre lüks idi. Yaşama biçiminiz hayata bakışınızı da belirliyor. Biz umudumuzu yitirmeyen bir yaşam biçimini seçtik. Dediğin gibi insanın kendini yenilemesi,mücadele etmesi bu mücadele içinde bileylenmesi gibi belli yaşantılarla yolunuza devam ediyorsunuz.

C.Gündoğdu: Osman Bozkurt arkadaşımız da konuştu. Osman Bozkurt deneme, öykü yazan daha genç bir arkadaşımız. Hatta bir öyküsünün giriş bölümünü benim yeni çıkacak olan kitabıma aldım. Onu da aramızda görmek sevindirdi bizi. Sorularınız varsa alalım arkadaşlar..

Sevim: Konuşmanızın ilk bölümünde Selimiye?deki baskılardan söz ettiniz. Hala devam ediyor bu baskılar aydınlar üzerinde. Sorum şu çok az insan okuyup yazıyor olmasına karşın iktidarların bu kadar azınlığa karşı bu baskısının nedeni nedir?

G.Gençay: 1960 bir darbe olsa da sonuçları itibariyle olumlu sonuçlar doğurdu bizim açımızdan. Okuyamadığımız kitapları okuyabilmek yeterli bir sebep.1971 darbesi genel anlamda insani haklarımızdan çoğunu tırpanladı.1980 darbesi ?dibine darı suyu ekerler? derler ya, darı suyu ekti. Nazi Almanya?sında da aynı durum vardı. Orda da okuyan azdı, aydın kesim genelde toplumda az bir yer tutuyor. Orda da kitaplar yakıldı. İktidarın korktuğu azınlık okurun başlatabileceği aydınlanma hareketidir.Bizim ülkemiz bir aydınlanma yaşayamadı gerçek anlamda.Aydınlardan ilerici kesimlerden iktidarlar her zaman korkmuşlardır ki baskıların devamı da bu yüzdendir.

C:Gündoğdu: devleti şöyle bir tanımlamaya çalışırsak ilk elde, devlet bir baskı aracıdır diyebiliriz. Nerde hangi biçimde olursa olsun bir baskı aracıdır öncelikli olarak. Bakmayın şimdi birçok Avrupa devletinin özgürlüklerden söz etmelerine, devlete karşı ciddi bir girişim olsun bakın neler yaparlar.Almanya?da altmışlarda birçok insanı hapishanelerde öldürdüler.Devletin resmi biçim iktidarların istedikleri kendileri gibi düşünen tek tip bireylerin yetişmesidir.Ama ne yaparlarsa yapsınlar diyalektik her zaman karşıtıyla kendini var ediyor. 12 Mart?ı çok önemsiyorum, okuyamadığımız kitapları bu dönemlerde okur olduk. Peki, biz nasıl Marksist olduk? Kitap okuyarak, Orhan Kemal okuyarak. Çukurova insanının ağalar tarafında nasıl sömürüldüğünü o kitaplarda okuduk ya da Amerikalı yazar John Steinbeck?in Gazap Üzümleri?ni okuyarak solcu olduk. İktidar bunu fark etti, ne kadar baskı uygularsa uygulasın bir kitap okuyarak ?yoldan çıkabiliyor? bu adamlar dediler.12 Mart bunun için yapıldı. Bu süreçte edebiyatta köy romanı, kent romanı gibi sapmalarla gerçekçi edebiyatın önü kesilmeye çalışıldı. Şimdi aynısını dindar nesil yetiştireceğiz diyenler yapmaya çalışıyor. Şöyle bir anı anlatayım, Cağaloğlu?ndaki yerimizin damı akardı sık sık. Yine bir gün akınca dam, bir usta çağırdık. Çıktı yukarı bir saat uğraştı çatıda. Neyse işi yaptı ne kadar para istediğini sorunca 5 lira dedi. ?Yav? dedim, ?1 saat uğraştın nasıl 5 lira olur? ?Fazla iş yoktu yapraklar gideri tıkamış açtım? dedi. İyi de daha fazla isteyebilirdin deyince ben, ?yukarda Allah var? dedi. Böyle dindara varım ben. Bizim itirazımız din ile halkı sömürenlere ki dindarlarda karşı çıktılar bu söylenenlere. Olay şu aslında herhangi birinin bunu söylemesi farklıdır, devletin söylemesi farklıdır. Bir yazar çıkıp, ?ben bütün insanların dindar olmasını istiyorum? başka biri ?ateist olmasını istiyorum? diyebilir. Ama devlet söylememeli.

Hasan: 1980 ?den sonra yazarların çoğu post modern oldu.80?densonra toplumsal gerçekçi yazın bitti mi?

G.Gençay: Toplumsal gerçekçi yazın bitmedi ama o damarda yazan sanatçı sayısı azaldı. Şimdi yazı diline bakın 80?den sonra hareket, eylem anlamına gelen ?fiil? kullanımı azaldı bu yazında. Bu hareketi, eylemi cümlelerden attılar. Tüketim pompalaması, 80 sonrası aydınların çoğu sermayenin kapıkulu olma yolunu tuttular. Şimdi 80 sonrası korkuyu hala yaşayan kimseler var. Bütün bunlara rağmen toplumcu gerçekçi yazın bitmedi, bitmez de kolay kolay. Çünkü bu işi yapanlar kelle koltukta gezen insanlardır. Her dönemde var oldukları gibi bugünde varlar yarında olacaktır bu insanlar.

A.Kadir: Cengiz hocanın söz ettiği usta çırak ilişkisinin geleneği direnme üzerine kuruludur. Günümüz gençliğine baktığımızda direngenlik bir taraf yılgınlık ve umutsuzluk bir durumdalar. Bu umutsuz kuşağın geleceği ne olacak, bunlardan umudu kesmeli miyiz?

G.Gençay: Umudu kesmeyeceğiz. Yakın bir zamanda Cengiz hoca ile beraber ?Akıntıya Karşı? diye dergi çıkaran gençlerin etkinliğine katıldık. Akan suya engel koyabilirsiniz ama akıntıyı tamamen kesmeniz mümkün değildir. İlerici, sosyalist hareket bir ihtiyaç ise ki bir ihtiyaç olduğunu biliyoruz, bunun önü alınamaz.

C.Gündoğdu: Sizin umutsuz olmamanız için çok neden var. Şu istiklal caddesine çıkın bakın, ne aradığını bilmeyenlerle dolup taşıyor.Sizin buradaki etkinlikleriniz bize umut veriyor, yazdığınız bir yazı,öykü..kırılsak da umut ediyoruz. Siz de katıldınız Yazarlar Sendikasının gecesine bir avuçtuk. Aziz Nesin bir toplantıda saydı sivil polis sayısı katılımcılardan çoktu. Bitirirken polislere teşekkür etti.

G.Gençay: Hala Ruhi Su dinleyenler, Orhan Kemal, A.Kadir, Sabri Ertem vs. okuyanlar var.İlerici şair yazarların etkinliği kırılmış değildir Edebiyat dünyasından.Dediğim gibi ilerici kadro her zaman azınlıkta olmuştur ama hiçbir zaman bitirilememişlerdir.
Teşekkür ediyorum.

Yayına Hazırlayanlar: A.Kadir Şahin, Nazlı Özgül

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Nihat Ziyalan: ? Yılmaz?ı Kanal Köprü?de Çimerken Tanımıştım? – Duran Aydın

1-) Nihat Ziyalan için hayat Adana?da, 1936?da başlıyor. O yılların Adana?sını, mahallenizi; bir ucu da edebiyata, sinemaya varan arkadaşlıklarınızı, dostluklarınızı...

Kapat