İnsanı Aramak / Ayakların Sesi 1 – Nejdet Evren

İnsan her yer/zamanda kendini aramış; önce sudan yansıyan görüntüsüne anlam vererek, devindiğinde onunla devinmesine hayranlık duymuş, gerisindeki ?ben? i aramaya koyulmuştur. İnsanlık tarihi her ne kadar insanlaşma sürecindeki insan ve topluluklarının var-olma savaşımlarının bir sonucunda ortaya çıkmış ise de, imgelem ile birlikte insanın kimliğini sorgulaması, diğer canlılar ile olan yakınlık ve uzaklığını araması ve tüm doğal süreçler ile kıyaslayarak ne olduğunu/olmadığını araştırması/ilgi duyması/merak etmesi ile toplumsal/sosyal boyut kazanmıştır. Kimlik arayışını sürdürürken her zaman öteki/canlıların varlık süreçlerine gereksinim duymuş ve gözlem/deneyden yararlanarak karşılaştırma/ölçümleme yapmış ve elde ettiği sonuçları biriktirerek tarihsel bir bellek yaratmıştır. Zaman zaman kendini mistik bir olgu olarak değerlendirmiş ve kendini dünyanın merkezine koymuştur; ve fakat her zaman içindeki şüpheyi saklı tutmuştur. Şüphelendiği olgular gözlem ve deneylerle algıladıkları değil, tartışılmadan/değerlendirilmeden, elle tutulmadan ön-kabule bağlanan olgular olmuştur.

?…ne yararlı ne de zararlı olan yapılışların varlığı üzerinde önceleri yeterince durmamıştım; ve bu, bence yapıtımda şimdiye kadar bulunmuş en büyük yanılgıdır. İki ayrı amaç gütmüş olduğumu bir özür olarak söylememe izin verilebilir; birincisi, türlerin ayrı ayrı yaratılmamış olduğunu, ve ikincisi, alışkanlığın kalıtsal etkileri ile ve az da olsa çevre koşullarının dolaysız etkisi ile desteklenmekle birlikte, değişimin başlıca etkeninin doğal seçme olduğunu göstermekti. Ama eski inancın, o zaman aşağı yukarı evrensel olan türlerin amaçlı yaratıldığı inancının etkisini gideremedim; ve bu, yapılıştaki her ayrıntının, güdüklükler ayrı tutulursa, özel ama bilinmeyen bir iş olduğunu varsaymama yol açtı. Kafasında böyle bir varsayım olan kimse, doğal seçmenin geçmişteki ve günümüzdeki etkisini elbette aşırı büyütür. Evrim ilkesini kabul eden, ama doğal seçmeyi reddeden bazı kimseler, kitabımı eleştirirken, yukarıdaki iki amacı göz önünde tuttuğumu unutmuş görünüyorlar; bundan ötürü, doğal seçmeye büyük güç tanıyarak (bunu kabul etmiyorum) , ya da onun gücünü abartarak (bu olabilir) yanıldıysam bile, türlerin ayrı ayrı yaratıldığı dogmasının yıkılmasına yardım ederek, hiç değilse iyi bir iş yaptığımı umuyorum.? (1) sözleriyle teorisine eleştirel bir gözle yaklaşan Charles Darwin?i değerlendirirken antropolojinin, paleontolojinin, arkeolojinin, etnolojinin bu günkü verilerinden yoksun olduğu bir zaman diliminde yaşadığını unutmamak gerekir.

Her oluşumu tanımlayan/tanımlamaya çabalayan insan kendini de tanımlamak ve tablodaki yerini bilmek/belirlemek ister; bunu yaparken, tabloyu yapan tür olduğunu unutmaması gerekir, değilse, tablodaki en seçkin yere kendini yerleştirmekte tereddüt etmeyecektir. İnsanın seçici olması onu diğer türlerden belirgin bir biçimde ayırsa da, maymun var olduğu için insan tanımı yapılabilir, ağaç var olduğu için insan tanımı yapılabilir. Tüm canlıları kategorize eden insan kendinin de bir tür olduğunu diğer tüm canlı/cansız varlıklara göre belirlemek durumundadır. Hiçbir olgu saltlığı/kendi-kendi ile tarif edilemez; böyle bir tarif yoktur.

Bilinç, insan denilen iki ayaklı memeli canlının imgelerin peşinden koşarken kendisi için biçtiği şekilsiz dondur. İçini doldurmak için çırpınıp duran da yine kendisi olmuştur. Tam karşıtında duran bilinç/siz dediği canlı türlerinin yaşam için verdikleri mücadeleyi doğallıklarını küçümseyerek izlemesi bundan olsa gerek. Doğa tüm canlılara eşit koşullarda acımalı/acımasız davranmıştır; doğanın eşitliğini bozan insandır. Eşitliği bozduğu oranda kültür adını verdiği yabancılaşma bilincine kazınmış, çizgiler oluşturmuş ve önceleri sığındığı mağara duvarlarını beyninin en ücra dokularına işleyerek düşün-selini prangalamıştır. ?insanın kökenini asla bilemeyeceği sık sık, hiç duraksamadan ileri sürülmüştür. Ama duraksamamak, bilgiden çok bilgisizlikten doğar: şu ya da bu problemi bilimin asla çözemeyeceğini kesinlikle ileri sürenler, çok bilenler değil, az bilenlerdir.? (2)
Bilim tarif edilirken pozitivizmin düştüğü yanılgı/saplanma unutulmamalıdır. Kat edilen bilimsel çaba bu olmasa gerek. Zira, pozitivizmin bir öğreti olduğu açıktır. Pozitif bilimler ile pozitivizm bir-aynı olgular değillerdir. Pozitivizm ile öğretilmek istenen, pozitif bilimlerin şaşmazlığı ve koşulsuz ona boyun eğilmesini sağlamak ve tarihsel kültürü, insan düşüncesini ve yaratısını yok saymaktır. Pozitivizmi bir felsefe olarak/felsefi bir akım olarak görmek yanıltıcı olacaktır. Pozitif bilimlere yapılan vurgu sosyal olaylara enjekte edilmeye kalkışıldığında ise metafizik öğretinin tam zıttında yeni bir egemenlik sisteminin zemini hazırlanmış olacak ve pozitif bilimlerin yönü buna göre belirlenecektir. Bu nedenledir ki, bilimsel araştırmalar şu yada bu/o ya da öteki ön-koşul/peşin-kabul ile baştan o söylenen meşhur tarafsızlığını yitirmiş olacaktır. Doğrusu bilimsel bulgular ile onların değerlendirilmeleri ayrıştırılmalıdırlar; bulguların nesnelliği değerlendirmenin öznelliği ile zenginleştirilip, toplumsal/kültürel bir yararlılığa araç edilebilmelidir; bu bağlamda bilimlerin felsefi yorumlarında öznellik kaçınılmazdır ki bilimsel çalışmalar gerçek taraf olma hakkını kazanabilsinler. Tüm bilimler tarafsız değildir. Tarafsız olduğunu belirten düşünceler de bir-taraftır. Öyle ise, bilimlere insan-üstü bir don biçmek kendi içinde çelişmeye mahkum görünmektedir.

İnsanın elini bir alet ?ilk alet ? olarak kullanabilmesini ayaklarının sesine borçludur; el-ayak diyalektiğinin bir sonucudur bu. Prof Owen der ki, ?yürürken ve dururken başlıca dayanak olan ?ayak baş parmağı -, insanın yapılışında göze en çok çarpan özelliklerden biridir.? (3)

Türler arasındaki benzerlikler ve kör-bağırsak, kuyruk-kemiği gibi işlevselliğini yitirerek körelen organeller “insan”ın nerede aranacağına dair somut ip-uçları vermektedirler. İnsanın ne olması gerektiğine dair inanç/lar tersi kanıtlanmaya uğraşılamayan/uğraşılmayan insancıl düşüncelerdirler. Bilgi ve inanç arasındaki ince çizgi ön-yargısız olarak belirlediğimizde her ikisinin de insana dair olduğunu ve her ikisinin de kullanılma biçimine göre yararlı, kullanılma biçimine göre zararlı olduğunu göstermektedir. Bellek-yitimine uğramış bir insanın bir canlı olarak korunmaya değer görülmesi ne denli insancıl ise, teknolojiye dayalı bilgiyi bırakın belleğini yitirmiş canlıyı korumayı, tüm canlıları yok etmek için kullanılması o denli zararlı ve insanlık dışı olduğu rahatlıkla söylenebilir. ?Herhangi bir parçası güdük olmayan bir tek yukarı hayvan gösterilemez, insan bu kuralın dışında kalmaz…Öyle görünüyor ki, organların güdükleşmesine yol açan baş etken, onların özellikle kullanıldıkları yaşam döneminde ( ki bu, genellikle ergenlik çağıdır ) kullanılmamaları ve uygun yaşam döneminde soyaçekimdir? (4) Güdük kalan oranların türler arasında benzerlik göstermeleri göz-ardı edilemeyecek biyolojik gerçeklik olarak belirlenmiş olgulardandır.

İnsan “sosyal/tarihsel/ekonomik/politik” bir tanımdır/olgudur. İnsanın biyolojik evriminin tamamlanmaya başladığı dönemlerde imgesel düşünceye doğru gelişimi, biyolojik evriminden bağımsız değildir. Arkeolojik ve antropolojik kalıtların ortaya çıkardığı bulgular ve değerlendirmeler ışığında insanın neolitik olarak tanımlanan dönemdeki “kendini yaratması” ile bu günkü aşamaya geldiği görülecektir. İnsanı yaşadığı süreçten ve eyleminden ayırarak tanımlamak ne mümkündür ne de doğru sonuçlar verecektir. Olsa olsa idealize edilmesine neden olacak ve belki de ideal insan tiplemesi ile yanılgı sayılanlar giderilmeye çalışılacaktır. Bu durum da sonuçta insanın geçmiş ve gelecek ile bağlantılı olarak gün-ü değerlendirmesidir.
“insan” bir tür olarak biyo/kimyasal bir oluştan ibaret olmayan sosyal/taihsel bir olgu/var-oluştur; diğer türlerden farklı olarak kendini yaratabilmesi onun el-dil-beyin-ayak diyalektiğini geliştirmesine bağlı oluşturduğu imgesel düşüncesi ve tarihsel belleğidir; insan bunların toplamıdır. İnsan bu kadar değildir, o daha geniş bir evrenler yumağıdır. Üreten ve ürettiğinden fazlasını tüketebilen ve doymayan bir türdür ki, tüm türlerden farklı olarak kendi türünü köle yapan/kendi türünü sömüren de odur. Her olgunun kendisi için yaratıldığı efsanelerini dillendirerek türler arasında en üst yere yarleşmeye çalışan sosyal bir yalancıdır; kendine yalan söyleyen tek tür olması da buna delalet eder. İnsan aslında doğal dengeyi sarsan bir türdür ve denge mekanizmasını bozduğu ölçüde insanlaşmıştır; insan doğaya dönmeyi başarabilecek bir türdür ancak bunu istemesi/anlaması gerekir.
?İnsan varlığının sonraki aşamalarında, parçaların daha çok kullanılması ya da kullanılmaması ile çok değişiklik geçirmiş olabilir, ama sayılan olgular, onun bu yöndeki doğal niteliğini yitirmediğini göstermektedir. Ve aynı yasanın aşağı hayvanlar için de geçerli olduğunu kesinlikle biliyoruz. Ve bundan, çok eski bir çağda, insanın atalarının bir geçiş aşamasında bulunduğunu, dört-ayaklılıktan iki-ayaklılığa dönüşmekte olduğunu, vücudun çeşitli parçalarının artmış ya da azalmış kullanımının doğal seçmeye belki büyük ölçüde yardım ettiğini çıkarabiliriz.? (5)

Yazan: Nejdet Evren
Mart/Nisan 2010, Batı

Kaynak Kitabın Künyesi
İnsanın Türeyişi,
Charles Darwin,
Çeviren: Öner Ünalan,
Onur Yayınları,
Beşinci Baskı, Ekim 1985
241 sayfa

(1) Age, S: 73/74
(2) Age, S: 9
(3) Age, S: 17
(4) Age, S: 17/18
(5) Age, S: 45

Yorum yapın

Daha fazla Bilim, Evrim Kuramı
Kayıp Yazılar ve Diller – Johannes Friedrich

"Eskiçağ yazıları ve dilleri konusunda dünyaca ünlü bilim adamı Prof. Dr. Johannes Friedrich tarafından 1954 yılında 'Entzifferung verschollener Schriften und...

Kapat