Jean-Paul Sartre – Tahsin Yücel

sartreJean-Paul Sartre 1905 yılında doğar, ilk önemli yapıtı Bulantı’yı 1938’de, son yapıtı L’Idiot de la famille’i 1972’de yayımladığına göre, şöyle böyle otuz beş yıllık bir süre içinde yapıt verir. Gene de 20. yüzyılın en önemli yazarının kim olduğu konusunda kapsamlı bir soruşturma yapılacak olsa, büyük bir olasılıkla en başta o gelir. Oysa bu adamın nasıl bir yazar olduğunu, bu olağanüstü ünü ne türden yapıtlarla sağladığını sormanız durumunda görüşlerin dağılması büyük bir olasılıktır. Kimi, filozofluğunu öne çıkaracaktır, kimi romancılığını, kimi oyun yazarlığını, kimi de denemeciliğini. Felsefe ile deneme bir yana, öteki türler üzerindeki çalışmalarının belirli dönemlerle sınırlandığı düşünülürse, böyle bir dağılmaya şaşmamak gerekir.

Gerçekten de, Bulantı’yla başlayan roman yazarlığı başlangıçta dört romandan oluşturmayı düşündüğü Les Chemins de la liberté’nin (Özgürlüğün Yolları) üç kitabıyla 1947’de sona erer. Oyun yazarlığına daha çok bağlanmış görünür: 1943’te Sinekler’le girişir bu serüvene, Gizli Oturum (1944), Morts sans sépulture (Gömütsüz Ölüler, 1946), Kirli Eller (1948), Şeytan ve Tanrı (1951) ve Les Séquestrés d’Altona (Altona Tutsakları) ile 1959’a kadar gelir, ama orada durur. Sürekli biçimde bağlı kaldığı alanlar felsefe ile bir bakıma onun tamamlayıcısı sayabileceğimiz denemedir. Felsefe çalışmaları L’Imagination (İmgelem, 1936) ve L’Imaginaire (İmgesel, 1940) ile başlar, 1943’te bir doruğa: L’Etre et le Néant’a (Varlık ve Hiçlik) ulaşır, 1946’da Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır gelir, 1960’ta bir başka bir dorukla noktalanır: Critique de la raison dialectique (Eytişimsel Usun Eleştirisi). Deneme ve incelemeciliği daha uzun ömürlüdür: Baudelaire’le (1947) başlar, Saint Genet, comédien et martyr (Ermiş Genet, Oyuncu ve Kurban, 1952) ve Flaubert’in yaşamı üzerine çok kapsamlı bir yapıt olan L’Idiot de la famille (Ailenin Budalası, 1972) ile sürer. Bunlara uzun yıllar süresince yönettiği Les Temps modernes dergisinde yayımladığı yazılarla (Situations, 1947-1965) özyaşamöyküsel yanı ağır basan ve bir roman gibi okunan bir başka başyapıtı: Sözcükler’i (1964) de eklemek gerekir.
Dışarıdan bakıldığı zaman, bunca yapıt ve böylesine bir dağılma karşısında okurun kendisini nereye koyacağını şaşırması çok doğal görünür. Ancak, tüm bu yapıtları tek bir gövdede birleştiren bir temel etken vardır: 20. yüzyıl felsefesinin en güçlü damarlarından birini oluşturan ve Sartre’da en özgün belirimlerinden birini oluşturan varoluşçuluk. Türleri ne olursa olsun, tüm yapıtları bu felsefeden kaynaklanır. Sartre böylece değişik türler içinde aynı düşünceleri, aynı gözlemleri mi yineler? Bir ölçüde, evet: belli saptamalarını değişik yapıtlarda yeniden karşımıza çıkardığı yadsınamaz. Ama gerçek felsefe de, gerçek yazın da çetin bir yolculuktur, hep gelişir, bu yapıtlarda da Sartre’ın düşüncesinin gittikçe geliştiğine, kapsamını genişlettiğine, insanın ve çağın gerçeklerini gittikçe daha yakından kuşattığına tanık oluruz.
Her şey nedensizdir
Konuya anlatı yapıtından girelim dersek, Bulantı’nın kahramanı Roquentin, oldukça sıradan bir adam, bir küçük kasabada, tarihsel bir kişi üzerinde araştırma yaparken, yavaş yavaş sarsıcı bir gerçeğin, dünyanın ve insanların ratlantısal, dolayısıyla fazladan, dolayısıyla gereksiz oldukları gerçeğinin ayrımına varır: “Varolmak burada olmaktır, yalnızca budur; varolanlar belirirler, rastlanırlar, hiçbir zaman bir sonuç değildirler. Sanırım, bunu anlamış olan insanlar vardır. Ancak kafalarında zorunlu ve kendi kendinin nedeni bir varlık yaratarak bu rastlantısallığı aşmaya çalışmışlardır. Oysa varoluş hiçbir zorunlu varlıkla açıklanamaz: rastlantısallık bir yanılsama, silinebilecek bir görüş değildir; saltıktır, bunun sonucu olarak da tam anlamıyla nedensizliktir. Her şey nedensizdir, bu bahçe, bu kent ve ben”.
L’Etre et le Néant’da kişilik ve toplumsal çevrenin insanı tanımlamaya yetmeyeceğini, çünkü öncelikle bir bilinç olduğunu, Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır’da “varoluşun özden önce geldiğini” kesinleyerek her türlü öz felsefesini, her türlü fizikötesini, insan konusunda her türlü nesnelliği yadsıyarak Roquentin’i doğrular. Bu doğrulamadan çıkarılabilecek ilk sonuç da insanın önceden verilmiş hiçbir güce, hiçbir değere bağlı bulunmadığı, dolayısıyla yaşamını tümüyle kendi elinde tuttuğu ve kesinlikle, sonsuzca özgür olduğudur.
Les Chemins de la liberté bu özgürlüğü ve onu kullanmanın yollarını sorgular. İçinde değişik kişilerin kaynaştığı bu üçlünün odak kişisi Mathieu Delarue L’Age de la raison’da (Akıl Çağı) karşımıza tıpkı genç Sartre gibi Paris’te bir felsefe öğretmeni olarak çıkar, tek kaygısı özgürlüktür, özgür kalmaktır. Bu nedenle evlenmeye yanaşmaz, gene bu nedenle, komünizme yakınlık duymasına karşın, partiye girmez; böylece onun için özgürlük korkunç bir yalnızlık olup çıkar. İkinci yapıt Le Sursis’de (Erteleme) İkinci Dünya Savaşı öncesinin birtakım önemli toplumsal olayları Mathieu’yü yavaş yavaş ‘toplumsal’ın önemini kavramaya ve konumunu belirleyip bir seçim yapmanın eşiğine getirir. Üçüncü yapıt La Mort dans l’âme’da (Ruhta Ölüm) Fransa’nın 1940 yenilgisi Mathieu Delarue’nün en sonunda ‘bağlanma’yı seçmesine yol açar: bir kilisenin çan kulesine tırmanır ve buradan umutsuzca düşmana ateş ederken vurulup düşer, ama gerçek özgürlüğe kavuşmuş ve yaşamını anlamlandırmış olarak. Sartre’ın tasarladığı, kimi bölümlerini de yazdığı dördüncü kitap, La Derniére chance (Son Şans) bir türlü gelmez. Nedenini kestirmek de zor değildir: hem Mathieu anlamlı ölümüyle ‘özgürlüğün yolları’na son noktayı koymuştur, hem de roman tür olarak yazarımızı fazla çekmemektedir. Bu romanların anlatı sanatına pek yenilik getirmediğini de söylemek gerekir.

Eyleme de girişmişti…
Ancak Sartre oyunlarında, yazılarında benzer sorunları irdelemeyi hep sürdürür. Bu arada, toplumsala ve toplumsal eleştiriye gittikçe daha çok yer verdiğini, bir bakıma Gizli Oturum’u özetleyen ‘cehennem başkalarıdır’ düşüncesinden gittikçe uzaklaştığını görürüz. Critique de la raison dialectique de bireyselden toplumsala doğru giden bir tutumun kesinlenmesi olarak çıkar karşımıza. Başlangıçta Husserl, Heidegger gibi filozoflardan etkilenmiş olan Sartre burada Marx’a gelir. Marksçılığı çağımızın ‘aşılmaz’ felsefesi olarak tanımladıktan sonra, kendi varoluşçuluğunu bu felsefenin içinde etkinlik gösterecek ve bireye birliğini ve özgürlüğünü verecek bir düşünce olarak tanımlar. Bu düşünce eylemi de dışlamaz. Böylece, altmışlı yılların sonlarına doğru, bu çok kısa boylu büyük adamın gereğinde sokağa da indiğine, genel gidiş karşısında direnmeyi savunan gazeteler satarak yazını ve felsefeyi eylemle birleştirdiğine tanık oluruz.

(24/06/2005 http://www.radikal.com.tr/)

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Suç ve Ceza Üzerinden Ele Alındığında Acının Anlamı Nedir?

Raskolnikov, genç ve zeki bir hukuk öğrencisidir. Annesi ve kız kardeşinden uzakta yaşadığı şehirde, maddî imkânsızlıklar sebebiyle geçim sıkıntısı çekmekte...

Kapat