Kadından Kentler, Murathan Mungan

Kadından Kentler, Murathan Mungan’ın 2008 yılında yayınlanan, on altı kentte geçen on altı hikâyeden oluşan öykü kitabıdır. İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Amasya, Ankara, Samsun, Sinop, Afyon/Denizli, Kırşehir, Diyarbakır, Erzurum, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul, öykü kitabında geçen kentlerdir.
Bu on altı kentte bir biçimde karşı karşıya gelen kadınlar, bu karşılaşmadan yaşamları için gereken bir şeyi öğrenip yollarına ve öykülerine devam ederler.
“Sessiz bırakılma yerlerinizle karşı tarafı konuşarak boğmaya yönlendiren sistem aynı sistem. Sussanız da, konuşsanız da aynı kapıya çıkıyor. Ben daha derin bir yerden eko vermeye çalışıyorum. Kadından Kentler de bu anlamda olmak üzerine bir kitap aslında.”
Murathan Mungan, Türkiye?nin kuzey, doğu, güney ve batısından bir takım kentler oluşturma isteği ile öykü kitabını yazdığını belirtir. Kadın kimliğinin ve kentlerin, Türkiye?nin dönüşümünde önemli iki gösterge olduğunu [2], kentlerin hızlı geliştiğini belirten yazar, kadın kimliğinin Türkiye?de bir politika nesnesi olduğunu düşünmekte [3] ve kitabında bu iki ekseni (kadınlar ve kentler) işlemekte. Kentlerin ve kadınların değişimini, farklı kentlerde geçen kadın öyküleriyle ele alan yazar, kadınların daha zengin, daha renkli bir iç dünyaları olduğu ve dönüşüme daha açık olmalarından dolayı kitabında kadınları anlatmayı tercih etti. [3]
“Seçimlerinde, örneğin; Diyarbakır?ı anlatıyorsam, oğlu dağda bir anne, ya da kocasını kaybetmiş bir genç gelin, bir gerilla kız, daha çabuk akla gelen, daha çok gazete ve dergi malzemesi olabilecekti. O alanın dışına çıkmak istedim.”

Murathan yazdıklarıyla benim dünyamı değiştirir. Neden mi? Buyurun bir cümle okuyorum: “Ağlamayı aşan bir derinlikteydim.” Herife bak! Bir duygu bu kadar mı dolaylı ve güzel anlatılır! Var mı başka bir kitapta böyle bir laf. [4] Macide Tanır

Kadından Kentler kitabı, 23 Nisan 2008’de Santralistanbul?da gerçekleşen özel gecede okuyucuya tanıtıldı. Macide Tanır, Nedret Güvenç, Ayla Algan, Arsen Gürzap, Bennu Yıldırımlar, Türkan Şoray, Müjde Ar, Sezen Aksu, Derya Alabora, Jülide Kural, Başak Köklükaya ve Suzan Avcı Mungan?ın hikâyelerindeki kadınlar oldular ve hikayelerden parçalar okudular. [5] Kenan Işık’ın sunduğu gecede, gelinlik, dansöz kıyafeti giyen cansız mankenler, bavul ve komodin gibi hikâyeye fon oluşturacak nesneler hikâye kadınlarının yanında yer aldı. Ayrıca salonun girişinde otogar sahneleriyle dolu bir film gösterildi ve önünde türlü kadın ayakkabıları bulunduruldu. [5] İlk hikâyeyi oyuncu Arsen Gürzap, ardından Jülide Kural okudu.
Okuma sırasına göre ünlüler ve okudukları hikâyeler;

* Arsen Gürzap, ?Annemin Çektiği Fotoğraflar? (Erzurum)
* Jülide Kural, ?Diyarbakır Surlarında? (Diyarbakır)
* Sezen Aksu, ?Kordonboyu?nda Ömer Çavuş Kahvesi? (İzmir)
* Derya Alabora, ?Kanat Turizm?in Değerli Yolcuları?? (Afyon)
* Ayla Algan, ?Tantunicinin Karısı? (Mersin)
* Müjde Ar, ?Lüks Terzi?nin Kızları? (Kayseri)
* Suzan Avcı, ?Hayat Hanım, İlk Tayin? (Kırşehir)
* Nedret Güvenç, ?Sinop?a Gelin Giden? (Sinop)
* Başak Köklükaya, ?Gümüşhane, Çok Uzak? (Gümüşhane)
* Türkan Şoray, ?Samsun Sigarası, Tütün Balyaları, Tamaron? (Samsun)
* Macide Tanır, ?Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi?? (Ankara)
* Bennu Yıldırımlar, ?Trabzon Burması? (Trabzon)

Kitapta yer alan öyküler
1. Kordonboyu’nda Ömer Çavuş Kahvesi
2. Adana Sıcağında Erguvanlar
3. Trabzon Burması
4. Yakası Beyaz Kürklü Taba Rengi Kaban
5. Samsun Sigarası, Tütün Balyaları, Tamaron
6. Amasya’daki Teyze
7. “Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi…”
8. Sinop’a Gelin Giden
9. “Kanat Turizmin Değerli Yolcuları”
10. Hayat Hanım, İlk Tayin
11. Annemin Çektiği Fotoğraflar
12. Diyarbakır Surlarında
13. Lüks Terzi’nin Kızları
14. Gümüşhane Çok Uzak
15. Tantunicinin Karısı
16. Esenler Otogarı

Eleştiriler ve röportajlar

* Eleştiriler:
o Hande Öğüt, ?Kadınların negatif ortaklığı?, Radikal Kitap Eki, 11 Nisan 2008 [7]
o Asuman Kafaoğlu Büke, “Kadından Kentler”, Dünya Kitap Eki, 2 Mayıs 2008 [8]
o Füsun Akatlı, ?Kadına taşradan bakmak?, Milliyet Kitap Eki, 14 Mayıs 2008 [8]

* Röportajlar:
o Elle Dergisi, “Akıllı Kadın Yalnız Kalmaya Mahkum”, Nisan 2008 [9]
o Notos Öykü dergisi, “Yazımı Sürekli Ateşe Atarak İlerledim”, Nisan 2008 [10]
o Varlık Dergisi, Murathan Mungan ile Söyleşi, Gülce Başer, Mayıs 2008 [1]

Murathan Mungan, 16 şehirli kadının hikayesini anlattığı ‘Kadından Kentler’ isimli kitabı için şehir şehir dolaştığını belirterek, ‘Bir yazar için tarif edilmez bir duygu yaşadım. Kitabıma konu olacak karakterleri aramama bile gerek kalmadı. Çünkü hepsi çevremizde, galiba birazda o kadınlarımızı görmezden geliyoruz.”
Türkiye’nin değişen ve gelişen iki yüzünden birinin kadınlar, diğerinin de şehirler olduğunu ifade eden Mungan, “Bir ülkenin değişimi ve gelişimi o ülkenin kadınından ve şehirlerinden anlaşılır. Ben de Türkiye’nin değişen ve gelişen iki yüzünü okuyucularımla paylaşmak istedim.” dedi.
“Bu kitabımda özellikle erkekleri işlemedim. Çünkü kitabı kadınlarımıza hitaben yazdım. Böyle olunca da kadınlarımızın gördüğü şiddet, zulüm ve sıkıntının ana nedeni olan erkeklere kitapta yer vermedim.”
“Türkiye’de bir şey olmak çok zor. Sahici olmak daha da zor. Kadın olmak ise başlı başına zor. Oluşmak süreci sosyalleşme ile başlıyor. Edebiyat Türkiye’de sorun sanatı. Resmin nerede olduğunu bilmek kadar altı ve üstünü de görmek gerekir. Biraz karamsar bir yazarım. Mutluluk ya da mutsuzlukla değil, hikayelerin gerçek olmalarıyla ilgilendim. Edebiyat, içimizi, aklımızı, zihnimizi güzelleştirip, genişletirken gerçekleri de görmemizi sağlar.”

“Geçen gün bir arkadaşımla laflarken söz, yazmakta olduğum Kadından Kentler kitabına geldiğinde, neden yeniden kadınları yazdığım konusu açıldı. Kadın kahramanların bir yazara, bir sanatçıya daha fazla olanak tanıyan zengin iç dünyalarından, onların süslemeciliklerinden, ayrıntı düşkünlüklerinden, erkeklere oranla çok yönlü ilgi alanlarından; içe bakmada, kendini gözden geçirmedeki dikkatlerinden söz ettikten sonra, şu saydıklarımın yapıtlarında kadın kahramanlara ağırlık tanıyan başka yazarların, sanatçıların da söyleyebilecekleri şeyler olduğunu ekledim.

Kadından Kentler’de çeşitli kentleri ve bir ölçüde Türkiye’yi kadınlar üzerinden anlatmak kaygısının yanı sıra, yazdıklarımın temel sorunsallarından biri olan “olmak” meselesi öne çıkıyor.”

Kitaptan Bir Bölüm
İzmir
Sabahın bu erken saatinde İzmir bambaşka görünüyordu gözüne. Nurhayat, Ömer Çavuş Kahvesi’nde oturduğu masada birdenbire her şeyi yeniden gözden geçirmesi gerektiğini hissetti. Emin olmak ne demekti? Bir kadın ne zaman emin olurdu? Cuma günü onu istemeye geleceklerdi ve Nurhayat şimdi bu evliliği isteyip istemediğinden emin değildi.
Adana
Havalandırma serinliğinin dışarıyı unutturduğu otelin kapısına çıktıklarında vahşi Adana sıcağı yüzlerine olanca acımasızlığıyla çarparken, Emine için gün çoktan bitmişti aslında. Bir başkasının filminde konuk oyuncu olduğunu bilmenin ısmarlama adımlarıyla Gülsüm’ün ardı sıra basamakları indi. Kapıda onları bekleyen son model Mercedes’in içinden fırlayan şoför, gösterişli bir saygıyla eğilip kapıları açtı. Üniformalı değildi ama hareketleri üniformalı gibiydi. Beyaz gömleği son düğmesine kadar iliklenmiş, koyu renk boyunbağı bağlamıştı; gömleğinin kısa kollu olmasından başka havayı hafifletecek bir şey yoktu üstünde.
Trabzon
Trabzon burması bu! Bunun ne demeye geldiğini en çok anasından biliyor. Trabzon burması demek, gelecek demek. Umut demek. Bütün bir hayat demek. Şimdi karşısında bir ölünün bileğinde ışıldıyor. Birdenbire bunca yoksulluğun ortasında ışıyan bilezik, bu ölümü başka türlü anlamlandırıyor gözünde. İçi kamaşıyor…
Bursa
Esme, Bursa’daki ilk kışlarında, yerli melodramların Uludağ sahnelerinde üzeri çok motifli rengârenk kazaklar giyen Yeşilçam jönlerine nazire, Engin’e doğum gününde böyle bir kazak almayı düşünmüştü. Sonra vazgeçmişti ama düşüncesi bile onları eğlendirmeye yetmişti. Hayal işte! Şimdi yakası beyaz kürklü taba rengi kabanıyla getiriyordu Engin’i gözünün önüne…
Samsun
Bazı hikâyeler parça parça gün ışığına çıktıkça özel bir güç, gerçeküstü bir nitelik kazanır. Songül’ün kayınvaldesinin hikâyesi de biraz böyle. Bazen hiç tanımadığınız bir ölü, ansızın hayatınızda yer kaplamaya başlar. Şengül, sanki bilinmez bir yazgının yönlendirmesiyle Samsun’a kadar bu kadının hikâyesini dinlemek için gelmişti….
Amasya
Yeşilırmak kıyısındaki çay bahçelerinden birinde buluşacaklar. Sakin akan ırmağın yeşiline dalmış olan Güzel, evlendikten sonra Cem’le birlikte Edirne’ye Nihal Abla’yı ziyarete gidişlerini düşünüyor. Zamanla herşey unutulmuştu. Akıp giden bu ırmak gibi her şey akıp gitmez mi?
Ankara
Ertesi gün cebimde sahte bir kimlikle Kızılay’da, bilirsiniz, Kocabeyoğlu Çarşısı’nın yanı başındaki Tansel Plak’a gittim. Yeniyetmeliğimin, gençliğimin Ankara’sının önemli uğrak yerlerinden biriydi. Aranıyor olmak, “biri olmak” demekti ve ben kısa bir süre için de olsa, şu bulanık kalabalığın içinde amaçsız dolaşan rasgele biri olmak istemiştim. Zafer Çarşısı’nın kitapçıları da burnumda tütüyordu ama şansımı zorlamamalıydım. Bilmeyen yoktu. Gizli polisler orada cirit atıyordu…
Sinop
“Sinop’a geldiğinizde mutlaka beklerim. Evimizin penceresinden Sinop Kalesi görünüyor bir görseniz! Dalgalar, deniz! Nasıl anlatsam! Yağmurlu havada başka, güneşli havada bir başka.” Gülümsüyorum. Bayramda anne-babasının eline öpmeye gelmiş Seher. Bu, evlendikten sonraki ilk bayramları…
Afyon
“Afyon İkbal Tesisleri’ne hoş geldiniz” diyen anons çınlıyor kulaklarda: “Denizli istikametinden gelip, İstanbul istikametine gitmekte olan Kanat Turizm’in değerli yolcuları, otobüsünüz yarım saat çay molası vermiştir.” Gözleri Mecnun’u arıyor. Bugün niye yok ortalarda? Yoksa? Onu göremediği her seferinde yüreğini sinsice yoklayan bu korku…
Kırşehir
Hayat Hanım her haliyle adının hakkını veren “hayat dolu” bir kadındı. Hiçbir şehirde iki üç yıldan fazla yaşamaz, her seferinde yeniden taşınırdı. “Oturmadığın vilayet kaldı mı?” diye soranlara, “Olmaz mı canım? Var elbette. Ben doğduğumda memleketimizin 67 vilayeti vardı. Biz böyle bildik, böyle öğrendik. Her kasaba irisini böyle kolayından il yapmaya devam ederlerse, hepsine yetişemeden ölüp gideceğim,” diye hayıflanıyormuş gibi yapar, arkasından o ünlü kahkahalarından birini patlatırdı.
Erzurum
Suna’nın bavullardaki fotoğrafları ilk görüşü değildi. Erzurum’a geliş gidişlerinde birkaç kez el atıp bakmışlığı vardı. Şimdi onları her eline aldığında kafasını kurcalayan, zihnine üşüşen olguların bir teki bile o zaman aklına gelmemiş, hatta üzerinde durulmaya değer bile bulmamıştı. Değişen neydi öyleyse? Bu fotoğrafların içini ancak şimdi görmesini sağlayan neydi?
Diyarbakır
Başkomiserin kendisini içeri çağırmasını beklerken Aslı’nın gözleri oturduğu bankta. Yer yer boyaları soyulmuş. Hani nasıl adlandıracağını bilemediğin ara renkler vardır ya, öyle. Şimdi içeri çekip polis zoruyla sorsalar, “Söyle bakalım kızım, ne renktir bu,” söyleyemezsin. İnsan zihni ne tuhaf! Neler düşünüyor? Polisin burada, Diyarbakır’da sorduğu, sorabileceği sorular düşünüldüğünde ne kadar saçma şu aklından geçenler! Yoksa o kadar da saçma değil mi?
Kayseri
Lüks Terzi’nin Kızları derlerdi o zamanlar üçüne birden. Laf aramızda kalsın en alımlıları ortancası Sofya! Sofya dediğime bakma, asıl adı Mualla tabii. Peki adı niye Sofya kaldı diyeceksin? Bir düşün: Değil Kayseri’de, değil Türkiye’de, dünyada kaç kadın vardır Sophie Loren’e bu kadar benzeyen? Onu görsen. O zamanların Kayserisi de başkaydı. Şimdiki gibi on dördüne varmadan mantoya girmiyordu kızlar…
Gümüşhane
Kapıyı açan kadına, “Sen Asiye misin?” diye sordu. Birbirlerini tartan bakışlarla baktılar kısa bir süre. Kapıyı çalan genç kadın kimi aradığını çok iyi biliyor, kapıyı açansa diğerini tanımıyordu. Başından azıcık kaymış tülbentini sıkılarken “Evet Asiye benim,” dedi kadın, “ne vardı?”
Mersin
Karısı ölmüş yakın zaman önce, çocukları evlenmişler zati, kimi Mersin’den gitmiş, kimi ayrı eve çıkmış. Pozcu Mahallesi’nde yeni bir ev aldım, koca evde tek başına yalnızlık çekilmiyor, dedi, gel evlen benimle. Önce alay ediyor sandım. On dört ? on beş yaşın hevesi kalır mı bunca sene? Kalırmış meğer. Kaderim Mersin’deymiş, bilememişim.
İstanbul, Esenler Otogarı
Az sonra daha sakin sayılabilecek bir sesle, “Vardığımızda bana haber eder misin kızım,” diyor. “Ben yol iz bilmem. Geçmeyeyim Elazığ’ı.” “Merak etme teyze,” diyor Zozan. “Uyusan bile, ben uyandırırım seni.” “Gözümün uyku tutacağını sanmam,” diyor kadın. Zozan en azından bu sefer çok daha neşeli bir yolculuk hayal etmişken kendisi için, yanına oturan şu mahzun görünüşlü, kederli kadının varlığıyla içinin bulutlandığını, yüreğinin çatallanıp ağırlaştığını hissediyor.”

Hande Öğüt, ?Kadınların negatif ortaklığı?, Radikal Kitap Eki, 11 Nisan 2008

“Acının yerini biliyor muyuz, yani neremizin acıdığını bildiğimizde onun bu odanın iki duvarından ve yerden ne mesafede olduğunu biliyor muyuz?” Acı çeken beden için, inşa edilmiş mekânın önemli olduğu fikrini sorgulayan Wittgenstein’ın sorusunu aklımdan çıkarmadan okudum hikâyeleri… Acının bedenden ve mekândan soyutlanması mümkün müdür, mesafesi ölçülür, ikame edilir bir duygudurumu mudur bu? Acının, kederin, yasın tuğlalarıyla örülmüş bir hayatı nereye inşa eder bir kadın? Dar alanı zorlayan bir yetim zaman dilimine mi? Dilce susup bedenle konuşarak, seslerden yüzler hayal ederek, bir kabuğun ardına, dile dökülmeyenin tenhalığına mı? Hayatı hakkındaki karanlık sözleri, yorgun, kirli ve umutsuz maziyi, acı çekecek yerlerini yok etmeden acıyla baş eden bir iç bilgisini temize çekebilir mi kadınlar, yeni bir iklime, başka bir kente kaçarak?
Mekânı değil zamanı özleyen ama geçmişini ve şimdisini mekâna hapseden beden, parçalı ve süreksiz bir kent coğrafyası içinde acının apaçık, kaçınılmaz ve üstesinden gelinmez bir deneyim olduğunu, kendi ile öteki, kendi ile kent, hatta kendi ile kendi arasına koyduğu mesafede mi yaşantılar? Elli Parça’da, ‘Adana Sıcağında Erguvanlar’, ‘Sinop’a Gelin Giden’ ve ‘Kordonboyu’nda Ömer Çavuş Kahvesi’ni okuduktan sonra devamı ne zaman gelecek diye beklerken nihayet Türkiye’nin on altı ayrı şehrine savrulmuş kadınların öykülerini bir araya getirdi Murathan Mungan Kadından Kentler’de. Acıyı bir odanın iki duvarına, yere, uzama ve göç eylenen kentler ile terk edilen kentler arasındaki mesafeye hapseden ancak, gittiği her kentte kendi ötekisiyle ve ‘ikizi’yle buluşan kadınlar üzerinden, cinsiyet ayrımcı toplumsal düzenin paralelinde eril ve heteroseksüel mimariyi, kamusal ile özel arasındaki ayrımın kadın örüntülerine gelenekler, ahlâk, dinsel öğretiler aracılığıyla kazındığını gösteriyor Mungan, bu çok tanıdık hikâyelerinde. Kendini açıkça “kadının kadına düşmanlığının romanı” olarak kuran Yüksek Topuklar’ın ardından Kadından Kentler’i önyargıdan ve önbilgiden soyutlanarak okumadığımı, hikâyeleri anlatmaktansa metni alımlamaya çabalayan bir yazı murad ettiğimi özellikle belirtmek istiyorum. Bir yerden bir yere gitmenin seyrine ve bir hayata tarihlenen yol serüvenine kapılıp önyargıları savuşturdukça, Mungan’ın kentlere ve kadınlara, yerel değerleri kullanarak Oryantalist bir gözle bakmayıp, taşranın aynasından yansıyan İstanbul’un dikey hiyerarşisinden koparak yatay bir coğrafi yayılıma uzandığını hissettiğim an, yazara ve metne yönelik eleştiri de şekillenmeye başladı zihnimde. Doğu’yu Batı’dan farklı olarak tanımlayan ve bu farkı cinsiyetlendirerek, hatta Doğu’nun kendisini Batı karşısında, tahakküm altında tutulabilecek bir “dişil” dünya olarak anlamlandıran eril söyleme karşı biseksüel bir yazı, anlatı, ifade, dil ve biçim vardı karşımda. Modernizm ve kentleşmenin, görmeyi diğer duygulardan ayrıcalıklı kılan otoriter, erkeksi görüş yaratan ‘imla’sı bozulmuş; duyuya, duyguya patetik ve trajik algıya olabildiğince yer verilmişti. Hikâyelerde, kentlerin, doğanın ya da coğrafyanın betimlenişindeki “taze gün”, “içini ışıtan sevinç”, “kentin tazeliği”, “vahşi Adana sıcağı”, “Karadeniz’in sinsi rüzgârı”, “Amasya’nın sert mizaçlı doğası”, “denizi delik deşik eden iri yağmur taneleri”, “ansızın kapayan havanın kurşuni, ölgün ışığı” gibi örnekler, doğanın halleri değil, kahramanların doğaya yansıttığı kendi duyguları ve ruhsal durumlarıydı ki bu, trajedi kadar patetik alanın da izini sürmeyi kışkırtıyordu. Nurdan Gürbilek’in Mağdurun Dili’nde belirttiği gibi “Trajikten farklı olarak patetik, daha çok haksız yere çekilen, çaresizce kabullenilmiş acıyı belirtir. Trajik, kaçınılmaz kadere başkaldıran kahramanın bu seçimi yüzünden çektiği acıyı anlatırsa, patetik daha baştan kaderin sillesini yemiş, masum ya da korumasız, öksüz ya da yetim, ezilmiş ve aşağılanmış olanın acısını anlatır. Bir bakıma talihsizlerin, güçsüzlerin, zavallıların alanıdır pathos.” Kocası tarafından terk edilen, aldatılan ya da dul kalan, ardı sıra yeni bir dünya kuramayıp her şeyden uzaklaşarak geçmişe gömülü yaşayan, annesinin yitim acısını farklı şekillerde telafiye çabalayan, kendisinin mahrum olduğu bir hayatı diğerinin sürdürüyor oluşundaki kibirli küskünlükle bir zindana, bir odaya kapanan hikâye kadınları, trajik olduğu kadar hayatı hep tekinsiz, kuşku uyandırıcı, güvenilmez bir düzlem, sürekli başa gelecek talihsizliklerin uzamı olarak görüşleri ve başından itibaren bir suçlu gibi algılayarak bedbaht oluşlarıyla da patetiktirler. Taşra bir şekilde hayatın dışında, kenarda kalmak ise özellikle Anadolu kentlerini bir çıkış değil, tümüyle kapanışın imkânı olarak seçen kent soylu kadınların bir geçmişten belirsiz bir geleceğe dinamik kaçışları, yumuşak bir tembelliğe gömüldükleri durumlarda değil, varlığın sıkıştırıldığı durumlarda gerçekleşir bir yandan da. Eril egemen taşra ile dişil kadınsı özel alan arasındaki sıkıştırmadan bir patlama, bir başka oluş gerçekleşeceği hissi, okuru da hikâyelere yeni bir yön, belki bir çözüm vermeye iterek, kahramanlarla olası ‘katharsis’i engeller.

Yalnızlaştıkça kabuğuna çekilir
Erkek burjuva iktidarının tam bir cisimleşmesinden çok, endişenin sürekli değişen yansımalarını taşıyan, yapısal biçimde çözülen bir görüntü olan kadın, kesin tanımlanmış sınırları bulanıklaştırarak sınıflandırmaları bozar. Dişil kaosu ve dişilin sınıflandırılamayan doğasını örtük bir ‘kabuk’ metaforuyla sembolize eder Mungan. Yalnızlaştıkça kabuğuna çekilir kadın, kabuk çevresine koyduğu mesafenin aracı ve koruyucu bir kındır. Ancak kendini kabuğunun hareketsizliğinde saklayan varlık, geçici varlık patlamalarına, varlık anaforlanmalarına hazırlanmaktadır, kendi kabuğunun oyuncusu olmuştur çünkü. Bir kaderi tek başına göğüslüyor olmanın verdiği mağrur kendine gömülmüşlük, narsisistik incinmişlik öyküsünü saklamanın, bertaraf etmenin de imkânıdır kimi kadınlar için. Çok da beyhude bir çaba değildir bu; kabuk içinde oluş ile dışa çıkma arasındaki gerilim, bir dönüş(üm) arzusuna gebedir.
Farklı kentlerin farklı kadınları, bir yandan sahip olmadıklarına inandıkları (beğenilmek, güzellik, sevilmek, aidiyet gibi) ataerkiden ödünç alınmış değerleri, diğer kadına yakıştırarak onu olmak istedikleri kişi konumuna getirir, tüm yatırımını ‘öteki’ gibi olma projesine yaparken bir yandan bu özelliklerin onlara verdiği haz düşüncesiyle yoğun haset duyarlar. Freud narsisistik kadının, “kendisinin olduğu şey”, “kendisinin bir zamanlar olduğu şey”, “kendisinin olmak istediği şey”, “bir zamanlar kendisinin parçası olmuş bir şey” ya da “bunların yerini alan bir dizi ikame nesneleri”ne saplantılı tutumundan söz eder ki kendilerine ‘değerli bir düşman’ yaratan kadın karakterler, duygusal bağı, başka bir bireyle, kıskançlık, özdeşleşme, rekabet, yansıtma ve/ya da idealleştirme-değersizleştirme ikileminin belirleyici rol oynadığı bir ilişkide kurmayı denerken, ani bir kırılmayla birbirlerinde bütünlenirler. Onları geçmişi anımsamaya, şimdiyi sorgulamaya iten güç, kadınlarının buluştuğu önemli ortak paydalardan biri olan aşk kadar, anneleriyle kurdukları patolojik sevgi bağlarıdır. Luce Irigaray, kadınların anneleriyle aralarındaki değişen bağlılık ilişkisinde annenin yerini yine bir kadın, ancak ailenin dışından olan bir kadının aldığını belirtir. ‘Ben’ ve ‘sen’ arasındaki sınırların kesin çizgilerle belirlenemediği iki kadın arasındaki ilişki, negatif bir ortaklıktır.
Kendi ötekisini yaratan ben, ‘öteki’nin üzerinden kendini yeniden konumlayarak totaliter ‘ben’i yıkar. ‘Ben’in tekil dünyasını kıracak olan ‘öteki’, aynı tuzağın içinde yaşamaya çalışan diğer kadındır: “Kıstırılmış oldukları koşullar içinde bütün kadınları birbirine, benzerliğin düşmanlığı bağlıyor.” (s.151)

Semiyotik okuma ve yazarın otoritesi
Ataerkinin hâlâ çok baskın biçimde göründüğü yerdir taşra; gösterge, imge ve anlam tarafından sabitleştirilir kadınlar o coğrafyalarda, ama toplumsal düzenin aynı zamanda olumsuz yönü oldukları için her zaman fazlalık gibi, lüzumsuz gibi görünen, şekillendirmeyi reddeden bir yanları vardır. Dişilik bu anlamda toplum içinde bulunan ama içinde bulunduğu topluma karşı koyan bir gücü temsil eder. Cinsiyet ayrımcılığının mekânsal yansımaları, kadınların kamusal alanlarda karşılaştığı dışlama, ayırma, baskılama, eril bakışın nesnesi olma, hareket özgürlüğünün kısıtlanması gibi kadın/kent-taşra ilişkisine dair örüntüler, Freudvari bir dişiliği temsil eder: Pasif, entelektüel açıdan sessiz, öz kimliğinde dışlanmış, sürgün… Kent de beden de lineer ve dikey okuma-yazma pratiğine uygundur. Oysa Mungan, her kente bir kadın temsiliyetini üleştirerek semiyotiğin alanına giriyor. Dişiyi bir sınırda sabitlemeyen, ikili kesin ayrımları ortadan kaldıran bu semiyolojiden kastım, Kristeva’nın söz ettiği pre-Ödipal dönem değil, Terry Eagleton’ın kullandığı anlamda uzlaşımsal gösterge sistemleri içinde, onları sorgulayan, onların sınırlarını, parametrelerini ihlal eden, simgesel düzenin sınır çizgisinde var olduğu düşünülen dişillik algısı…
‘Evini ekmeksiz bırakmayacak erkek’, ‘helal süt emmiş damat’, ‘sırım gibi delikanlı’ gibi stereotipler hariç erkeklerin gölgede kaldığı hikâyelerdeki kentli ‘sürgün kadın’ ile mahrem hayatındaki ev kadını göstereni, Doğulu ve Batılı kültürün göstergesi olan işaretlerle -giysiler, renkler, eski fotoğraflar, folklorik objeler, yöresel yemekler, alaturka şarkılar, türküler, markalı nesneler, çeyiz, kına geceleri, gelin başları, hamam sefaları, kuaförler, mutfak yaşantısı, dişil kodlarla donatılmış evler, mekânlar, jestler, mimikler, nidalar, kadınsı ritüeller- harmanlandığından hem göstergeler üzerinden kurulan bir ortaklık, kadınlık topografyasının ortak bilinçaltı, hem de semiyotik okumaya imkân veren metinler çıkmış ortaya. Trabzon’daki adli tıp doktoruyla İzmir’deki evlilik hayalleri kuran genç kızın, Ankara’daki devrimciyle Tantunici’nin karısının, Amasya’daki teyzeyle, Sinop’a giden gelinin, erkeklerin himayesine mahkum taşralı kadın ile eğitimli, kentli, özgür kadının, duyuş, oluş, davranış, seziş ve hissedişindeki müştereklikte Murathan Mungan’ın imgesini, sesini, çehresini, entelektüel bilgisini görmemek, kendi metinleri arasında kurduğu metinlerarasılığı algılamamak da mümkün değil. Yazar, yapıtında temsil edilen zaman-uzamın dışında konumlanmış olmakla birlikte bu zaman-uzama teğet durumdadır; onunla en çok yapıtın kompozisyonunda, içsel duyuşlarda, kahraman tipolojilerinde ama ziyadesiyle kadınlar üzerinden yapılan genellemelerde karşılaşırız: “Çok televizyon seyreden ve seyrettiklerine inanan”, “bütün gün evinde oturup kocasının yolunu gözleyen”, “koca gönlü hoş tutmayı bilen, azıcık süsüne düşkün”, “hiçbir şeyin memnun etmediği adamları ille de mutlu etmeye ömrünü adamış”, “paraya ve konfora bir erkek üzerinden ulaşan”, “kendini temizliğe ve dedikoduya vermiş”, “tuhaf giysileri, saç modeli, makyajıyla ‘ucuz bütçeli korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu’ havası olan kadınlar…
İki hikâye hariç tüm hikâyelerin anlatıcısı, ‘gölge’ ya da ‘tanrı’ yazar olarak karşımıza çıkan Mungan’ın otoritesi, hiciv, ironi ve kadına dair eril genellemelerde belirse de, mesafe ve özdeşlik ilişkisini göz ardı etmez Mungan. Ki, dönüşlü düşüncenin anahtarıdır mesafe kavramı; yaşam ileri doğru atılarak değil, dönerek başlar. Geçmişe dönerek geleceğe yapılan atılım, hikâyelerin perspektifini oluşturduğu gibi biçimi de belirler. “Esenler Otogarı” adlı son öyküde, tüm hikâye kahramanları bir araya gelirler; yalnızca tek bir bireyin eksiksiz denetimi altında hiçbir yer yoktur. Zaman ve mekâna ilişkin deneyimler kadar toplumsal cinsiyete dair içselleştirmeler de ham algılardan oluşmaz. Bu yargı içinden değerlendirilecek ve kitabın bütününden ayrı tutulacak iki öykü ile, ben anlatıcının tahkiye ettiği ‘Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi’ ve ‘Kanat Turizmin Değerli Yolcuları…’ üzerinden, baştaki ‘endişemi’ dürterek besleyen ayrımcı bakış algısıyla bitirmek istiyorum. Onlarca kadının, kadınlık biçiminin anlatıldığı hikâyelerde cinsellik ve otoerotizm gibi deneyimlere rastlamadığımız gibi kadınlar arası bir aşktan da söz etmiyor Mungan. Buna mukabil kitabın iki eşcinsel kahramanı da toplumdan nefretle dışlanan erkekler: Eşcinsel olduğu hasebiyle bağlı bulunduğu sol örgütten atılan, solculuğunu kanıtlamak uğruna sert ve siyasi şiirler yazmaya karar verse de mutsuzluğu ve alkolle gidermeye çalıştığı yalnızlığı sonucu yaşamına son veren genç şair (“Kâğıttan Kaplanlar Masalı”nın devrimci eşcinsel kahramanını anımsatır) ile karısının arkadaşının kocasıyla “sevişen” Kaan. Genç şair, öykünün kadın anlatıcısı tarafından eşcinsel olduğu için ihbar edilip örgütten atılır; Kaan ise karısı Meltem’in indinde bir zillet simgesi olarak dışlanır. Heteroseksist ve homofobik olan kadınlardır. Kadından mürekkep hikâyelere, yanı sıra eşcinsel kadınlara haksızlık ve/ya cinsiyet körü bakış değil midir bu?”

Asuman Kafaoğlu Büke, “Kadından Kentler”, Dünya Kitap Eki, 2 Mayıs 2008

Genelde öykü kitapları üzerine bir sayfalık bir makale yazmak hiç kolay değildir. Hem bir çok öykünün ortak yönlerinden, hem de ayrı ayrı öykülerin her birinden söz etmek gerekir; ayrıca bir de yazının bütünlüğünün dağılmaması beklenir. Roman eleştirilerinde doğal olarak toparlayan, öyküler söz konusu olduğunda aynı işlevi görmez çünkü roman konusunda bütünlüğü konu ve kurgu doğal olarak verirler.
Bu nedenlerden dolayı çok ender olarak öykü kitapları edebiyat dergilerinde yer alırlar. Genelde herkesin göz bebeği romanlardır. Şiir ve öykü ise ?bir bakıma? göz ardı edilen üvey evlatlarıdır edebiyat dergilerinin. Elbette bu genellemelerin dışında kalan çok sayıda öykü kitabı da yayımlanıyor her yıl, bunlardan biri de Murathan Mungan?ın geçtiğimiz günlerde çıkan Kadından Kentler adlı öykü kitabı.
Kitap her şeyden önce çok sevilen bir yazara ait olduğu için tüm edebiyat dergilerinden ilgi gördü. Ayrıca kitabın tanıtım gecesinde, Türkan Şoray, Sezen Aksu, Müjde Ar gibi çok ünlü kadın sanatçıların öykülerden sayfalar okumaları da basının çok ilgisini çekti. Genelde çok satacağı tahmin edilen romanlarda ancak yayınevlerinin yapmayı göze alacakları masrafları, baktık ki bu kitap için yaptılar. Çok da iyi oldu, çünkü çok geniş coğrafyada, çok ilgiyle okunacak bir öykü kitabı Kadından Kentler.
16 öyküden oluşan kitap, Anadolu?nun farklı köşelerinden, çok farklı sosyal sınıflara ait kadınların portrelerinden oluşuyor. İzmir?de evlenmek üzere olan işçi bir genç kızdan, Mersin?de pavyonlarda çalışmış orta yaşlı bir kadına kadar, çok geniş bir yelpazede, çok farklı tonlarda, renklerde kadınlarla tanışıyoruz.
Öyküleri okurken her birinin eşsiz bir öyküsü olduğunu hissederek duygulanıyoruz halbuki daha sonra düşününce ne denli sıradan, herkes gibi kadınlar oldukları ortaya çıkıyor. Her gün, her yerde karşılaşacağımız türden kadınlar bunlar. Bazısı güzel, bazısı çalışkan, bazısı mutlu, bazısı hüzünlü kadınlar. Her birinin öyküsü de kadını anlattığı kadar bir kenti, bir kentin yaşam dinamiklerini de anlatıyor.
Öykülerde ilk dikkatimi çeken şey, Mungan?ın, evlerin içlerinin ne denli kadınsı bir detayla anlattığı oldu. Anlattığı iç mekanların hepsi, kadınlar tarafından döşenmiş, kadınsı objelerle dolu evler. Böylelikle, evdeki mobilyalar, çizilen kadın portresini anlamaya yarayan unsurlar oluyor her zaman. Örneğin Esme?nin evi ?Arne Jokobsen stili sandalyelerden, içeriden aydınlatılmış vitrinde duran Philip Stark çatal-bıçak takımından, Alev Ebüzziya kaselerinden, duvarlarda Erol Akyavaş, Ömer Uluç imzalı resimlerinden ne varsa ?? diye anlatılırken; avukatlık stajı yapan genç Zozan?ın evi ?kutu gibi bir evdi (?) iki duvarın bitiştiği köşeye yaslanmış, iki yanı yastıklar, kırlentlerle beslenmiş eski usul patiska etekli divan, duvardaki ceylanlı halı, orta masasının üstündeki dağ çiçeği nakışlı örtü?? diye anlatılıyor.
Murathan Mungan özellikle çizdiği kadın portrelerini çevreleri, aileleri, yaşadıkları evler ve şehirlerle birlikte görmemizi istemiş. Her şeyden kopuk kadınlar değil anlatılanlar, aksine onların nasıl ve nedenleri, tüm Anadolu kentlerinde yaşayan kadınları anlatıyor. Kadın portreleri ama bir yandan da tüm Anadolu kentlerinin portreleri yer alıyor kitapta. Taşrada, küçük kentlerde günümüzde yaşayan her çeşit kadın var bu öykülerde.
Öykülerde dikkatimizi çeken bir başka şey ise, kadınların diğer kadınlarla ilişkilerinin temel alınmış olması. Bir kadının komşusu, yeğeni, akrabası, iş arkadaşı, gelini, kardeşi gibi bir başka kadınla kurduğu ilişkiler bazında anlatılıyor. Genelde öykülerin merkezinde bir kadın var gibi görünse de aslında hep birden çok sayıda kadın oluyor. Öykünün kahramanı kadını çevresindeki
Bazen hangi yöne gideceğini baştan kestiremediğimiz öyküler oluyor. Yaşlı ve aksi bir kadınla komşusundaki genç, sevimli, becerikli ve iyilik sever kadının ilişkisi, bu dengeden yoksun kaldığında bambaşka bir karaktere bürünüyor. Öykünün başında duyarsız görünen bir kadın, farklı bir ilişki içinde duyarlı olan rolüne girebiliyor.
Peki ya erkekler diye soracak olursanız, hemen söylemek gerekir, bu kitapta pek yoklar. Bir kadının anlayışlı kocası, bir diğerinin korkak sevgilisi olarak kadın portrelerine yardımcı oluyorlar ama neredeyse hiç birinin adını bile öğrenmiyoruz. Murathan Mungan Erkekler İçin Divan?daki maskülen havanın izinin hissedilmediği, kadınlar dünyasına sokuyor okurunu. Burada adı olmayan kadın değil belki de erkek. Arkada duruyor ve kadınların yaşamlarına (gerçekte olduğundan çok daha az) hükmediyorlar. Burada özellikle yazarın kadınların dünyasını anlatmak istediğini görüyoruz; kadınca ilişkiler ve kadınca dekorlar içinde, erkekten bağımsız kurdukları yaşamlar içinde anlatmayı seçiyor.
Kadından Kentler bir öykü kitabı olmasına rağmen, yazar son öyküyle bütün öyküleri birbirlerine bağlıyor ve neredeyse bir roman tadı bırakıyor geride. Öykülerde yer verdiği kadınsı objeler, kitabın tamamı okunduktan sonra ayrı bir anlam kazanmaya başlıyor.
Özellikle kadınların kendi elleriyle yaptıkları danteller ve el işleri kitabın yapısı açısından çok önemli. Neredeyse her öykünün dekorunda yer alan emek verilerek yapılmış bu ince işler, bir zaman sonra öyküleri birbirlerine bağlayan unsurlardan biri olmaya başlıyor. Çeyizlerin önemli olduğu Anadolu kentlerinde, el işleri neredeyse kadınların varlıklarının bir parçası olarak görülür. Öykülerden birinde ??yaptığımız tek iyilikse, çeşitli nedenler yaratarak çeyizine katkıda bulunmaktı. Ki, bu onun için hayatta en önemli şeydi. Hele teyzem, ömrü boyunca ördüğü bütün iğneoyalarını, hesapişlerini, suzenileri, sarmaları, mürveriğnelerini, civankaşlarını çeşitli vesileleri sebep ederek Seher?in çeyizine katıp durmuştu.?
Şimdi bu iğneoyalarını göz önüne getirirsek, kitabı da benzer bir yapıyla görebiliriz. Son öyküde tüm karakterlerin toplandığı ve bir anlığına da olsa aynı mekanı paylaştığı Esenler Otobüs garını bu iğneoyasının tam merkezinde düşünürsek, buradan kalkan ve buraya gelen otobüslerin içlerindeki kadınların aldıkları yollarla ortaya bir dantel çıktığını görebiliriz. Trabzon?a, Mersin?e, İzmir?e, Diyarbakır?a giden ve oralardan gelen kadınların izlerinin oluşturduğu danteller.
Murathan Mungan büyük bir keyifle okunan, koca bir dantel çıkarmış ortaya. Anlatılan kadınların hepsi gerçek, hepsi canlı tablolar olarak duruyorlar karşımızda, ayrıca her birinin yaşadığı şehir (ya da birkaç şehir birden) o kadının oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Mungan bu kitabıyla, ?erkek millet? denilen Anadolu halkının en kadınsı yönünü sunuyor bize. Bütün Anadolu şehirlerinin sokaklarında seyrek görülen kadınların hikâyelerini anlatıyor.”

Füsun Akatlı, ?Kadına taşradan bakmak?, Milliyet Kitap Eki, 14 Mayıs 2008

Murathan Mungan, şiirden tiyatroya, öyküden denemeye farklı edebiyat türlerinde ürün veren, yeteneği/ yaratıcılığı sınırlandırmalara gelmeyen, hem üretken hem de niteliği hiçbir zaman niceliğe feda etmeyen seçilmişlerindendir Türk edebiyatının.
?İlham?dan yana hiçbir sıkıntısı olmadığı, yapıtlarına bakıldığında aşikâr olur. Ama yine de işi ?ilham?la bitirivermek kolaylığına kaçmayan bir yazardır. ?Dersini çalışan? biridir o. ?Murathan Mungan?ı, derin derin kazarak, ince ince işleyerek oluşturmuş, var etmiş, kendinin mimarı denebilecek biri.
Kendini var etmek, elbette her sanatçının birincil kaygısıdır; öyle olmalıdır. Bununla yetinmek de mümkün ve hatta pekâlâ yeterli olabilir. Ne var ki, Mungan?ın edebiyatımızdaki izini sürdüğünüzde, onun ?yetingen? biri olmadığını hemen anlarsınız. Bir ?okur? oluşturma, oluşmuş okuru alıştırma, besleme gibi misyonlar da üstlendiğini düşünüyorum ben onun. Belki bencilce, kendine okur yetiştiriyordur, okurunun ?Pygmalion?udur belki; ama sonuçta, Mungan?ın hedef kitlesinden, bütün bir yazar kitlesine potansiyel okur çıkar.

Okur ki yetişmekte…

Edebiyata ve kendi ?iş?ine bakarken, ?bütün?ün hep görüş alanı içinde kalmasına dikkat eder Mungan. Bunu şiirin, öykünün gizli dikişlerinde yapar; denemelerinde ise açıktan açığa. Ayrıca da, edebiyatın bir düşünürü olarak, bir çeşit koleksiyonculuğa girişmiş, okura kılavuzluk edecek proje-seçkiler hazırlamıştır.
?Murathan Mungan?ın Seçtikleriyle? üst başlığıyla Erkeklerin Hikâyeleri, Kadınlığın 21 Hikâyesi, Yazıhane, Yabancı Hayvanlar, Büyümenin Türkçe Tarihi, Çocuklar ve Büyükleri gibi, hem edebiyatın lezzetiyle hem bir tema etrafında el ele tutuşan hikâye seçkileri hazırlamıştır.
Örneğin ?Yabancı Hayvanlar?ı mı merak edersiniz? ?(…) Gizleri, bilinmezlikleri, kudretleri ve yabancılıklarıyla hâlâ bizim için dünya gerçeğinin acımasız ve ürkütücü yanlarını temsil eden hayvan gerçekliği…? üzerine hikâyelerdir. ?Yazıhane?, niçin yazdıklarını anlatanların masalarından kaçırılmıştır. Büyümenin Türkçe Tarihi, edebiyatın hayattan daha çabuk (belki daha da ?dolu?) büyüttüğü düşüncesinden yola çıkarak, on iki Türk yazarının kendi büyüme süreçlerinde köşetaşı olmuş on iki hikâye üzerine denemelerini ve o hikâyeleri bir araya getirir.
Cemal Süreya?nın Flaubert çevirisine atıfla ?Okur ki Yetişmekte…? demek isterim bu koleksiyonu tanımlamak için. Gerçekten de, ister okur olarak yetişmekte olan genç okur ister yetişmesine hiç nokta koyamayan olgun edebiyat okuru için zevkli, anlamlı okumalara malzeme sağlar bu kitaplar.

Aynı ırmağa su akıtmak

Murathan Mungan?ın yeni çıkan öykü kitabı Kadından Kentler?i okurken; bir yandan Lal Masallar?ın, Cenk Hikâyeleri?nin, Mungan tiyatrosuyla; Taziye ile, Geyikler Lanetler ile akraba öykülerini düşündüm. Bir yandan, Kırk Oda, Kaf Dağının Önü ve Üç Aynalı Kırk Oda?daki dili şiire çalan Murathan?ı düşündüm.
Bildiğim, tanıdığım, ustaca yazılmış, sorunsalıyla edebiliğini zedelemeyen, okurun okuma zevkini kollayan Murathan Mungan öyküleriydi Kadından Kentler?in öyküleri de. Artlarında kurşunkalem bir proje: Toplumsal dönüşüm sürecinde kadın kimliğinin belirleyicilerinden olarak kentler-kasabalar. Taşrada kendine bakan, kendine taşradan bakan kadının birey olarak macerasından kesitler.
Kadının dünyasını görebilen, çıkmazlarını sezebilen erkek yazarların kentlilik/ kasabalılık üzerinden kadını anlattıkları hikâyelerden bir seçki yapmak yerine, bu kez, seçkinin bütün hikâyelerini Murathan Mungan kendi yazmış. Aynı ırmağa su akıtan farklı farklı kanalları kendisi oluşturmuş. Kadından Kentler?i, yazarının bütünsellik hedefleyen projelerinden biri gibi gördüm. Hikâyelerin her birinin taşıdığı özgül edebi lezzet, cabası.”

Murathan Mungan “Kadından Kentler”i Anlatıyor
(Demokrat radyo – İzmir, 14 Nisan 2008)

“Size kadın olarak ‘ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor’ deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem birey olmaya başladığında, aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor.”

Yazar Murathan Mungan, Anadolu?da 16 kentte geçen kadın öykülerinden oluşan “Kadından Kentler” kitabının tanıtımı için cumartesi (12 Nisan) İzmir?deydi. 16 kenti dolaşarak okurlarıyla buluşmayı amaçlayan Yazar Mungan, uzun yolculuğuna da, Kadından Kentler’in ilk öyküsünün geçtiği İzmir?den başladı. Etkinlik yolculuğu, kitaptaki gibi 16. kent olan İstanbul?da Esenler otogarında sona erecek.

Neden bu karakterler ve bu kentler?

Benim her hikaye kitabım, bir tema üstüne kurulur. Bir tema seçer ve temanın etrafında örüntülerim. Kıstırılmış ya da sıkıştırılmış iki kadının karşılaşması esası üstüne kurulu bütün öyküler. Bu öykülerin bir yerinde bu karşılaşmadan kimi zaman biri kimi zaman her ikisi yaşamlarının bundan sonrası için gerekli olan bir bilgiyle çıkarlar. Bu kimi zaman bir bilinç ışımasıdır, bir aydınlanma anıdır. Kimi zaman bir hayat bilgisinin doğrulanmasıdır. Kimi zamanda eşik atlamadır. İlk üç öykü biçimlendiği anda bunun böyle bir şey olacağını düşünmüştüm. Yüksek Topuklar romanı sırasında biriktirdiğim, kullanmadığım, aklımdan geçen malzemelerin yığılmış olmasının da getirdiği bir imkân sahasıydı.

Kentlere nasıl karar verdiniz?

Biz anonim bir kültürde yaşıyoruz. Ve bu toptancı kültür birey ile geneli figür ile aidiyeti sürekli eşleştirerek okuyor. “Kayserili, Diyarbakırlı ya da Samsunlu bir kadın nasıl olur?” diye okunsun istemedim. Mümkün olduğu kadar İstanbul aksı üzerinden, İstanbul ile taşra karşılaştırması üzerinden, kimi zaman taşraya gitmiş, kimi zaman oralı ama başka yerde yaşamış, kimi zaman orada öğretmenlik yaparken yaşamayı seçmiş ve kent ile kadın arasında birebir aidiyet ilişkisi kuramadım. Biz de polisi kötü gösteremezsin, savcıya adaletsizlik yaptıramazsın, bu tür kitabın temasının dışında budalaca tartışmalar zeminine girmesin istedim. Öte yandan, Türkiye?nin kuzey, doğu, güney, batısından bir takım kentler olsun istedim. Bir de seçimlerinde, örneğin; Diyarbakır?ı anlatıyorsam, oğlu dağda bir anne, ya da kocasını kaybetmiş bir genç gelin, bir gerilla kız, daha çabuk akla gelen, daha çok gazete ve dergi malzemesi olabilecekti. O alanın dışına çıkmak istedim.

Kitap aynı zamanda bu karşılaştırma esası üzerine kurulu olduğu için bir noktadan sonra okurda karşılaşmalar beklentisi yaratsın ve oradan sıçramalar oluşsun istedim.Her öykü kitabımda olduğu gibi bir mimari proje gibi.

Kadın kimliğinin ve kentlerin, Türkiye?nin dönüşümünde önemli iki gösterge olduğunu düşünüyorum. Kentler çok hızlı değişiyor. Çoğu zaman insanlar yaşadıkları kentleri tanımıyor. Örneğin, Nurhayat, kendin varoşlarından, sahil şeridine ilk defa inmiş, overlokçu, yengesinden kopamayan bir kız. Diğer öykülerde de var; yaşadığı kentlere yabancılaşmış ya da bir takım kentlerin altını kazdığınız zaman Rumlardan, Ermenilerden kalma evler görüyorsunuz. Bu coğrafyanın başka bir topografyası da var.

Hâlâ kadın kimliği Türkiye?de bir politika nesnesi. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kıyafet devriminde erkekler boyunlarına bir kravat bağladılar, takım elbise giydiler ve sorunu çözdüler. Ama türbana varana kadar kadın kimliğinin nasıl giyineceği, nasıl görüneceği tartışılıyor. Türbanda da kadın kimliği bir nesne, pornografide de bir nesne. Kitap bunlardan birebir söz etmiyor. Kimi zaman iş düşümleri kimi zaman ışık gölge oyunları olarak var. Çünkü bu bir hikaye kitabı, bir sosyoloji kitabı değil. Benim bunlardan söz etme nedenim ise, bütün bu hassasiyetlere sahip bir yazarın kitabı olduğunu söylemek için. Kentler sadece dekoratif anlamda da yoklar. Kayserili Fikret Hanım?ın kılıç artığı olması bir işarettir. Ya da Diyarbakır?da karşılaşan iki kadının, ikisinin de Türkiye?nin batısından gelmiş figürler olması da bir işarettir. Ama onlardan biri Diyarbakır?ın Türkiye?nin vicdanı olduğunu söyler. Yani coğrafya ile kimlikler arasında bir kısa anlarla ilerleyen bir yapı kurmaya çalıştım ve istedim ki bu öyküler kitapta bitse bile okuyanların kafasında hayatta karşılaşacaklarıyla çoğalsın. Kitap okurda kendinin tanıklıkları, kendinin hikâyeleri ile devam etsin.

Kitabın hazırlanışına ilişkin bir sorum var. Ben, İstanbul?dan bakılarak, bir Trabzon ya da bir Diyarbakır öyküsü yazılamayacağını düşünüyorum. Siz, anlattığınız bu kentleri gördünüz mü, havasını, kültürünü soludunuz mu?

Sanınız bir edebiyat sanısı değil, aslında bir yanılgı. Dünya şiirinin belki de en önemli şairlerinden biri [Arthur] Rimbaud?dur. Hayatında hiç deniz ve gemi görmeden yazdığı Sarhoş Gemi dünya edebiyatının temel klasiklerinden biri sayılır. Böyle bakıldığında bu bir gazetecinin röportaj yaparken ki tutumu değildir. Sizin bu kanınız, aynı zamanda, ben öyleyim diye demiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın, yaratıcının dehasını, yaratıcılık eylemini fazla tanımamaktan ileri geliyor olabilir. Bu ne zaman bir açık haline gelebilir. O kenti, anlatma iddiasında olduğunuz zaman. Diyelim ki, Diyarbakır?ı hiç görmemişsiniz ama Diyarbakır?ın tarihi, geçmişi ya da şimdisini yazıyorsunuz. Her zaman yaratıcının yaratacağı kaynaklarla mekânlar arasında bir ilişki kurması gerektiğini düşünürüm. Yalnız, diyelim ki, Esenler otogarını ben yazdıktan sonra tekrar gittim Esenler?e baktım. Yazmadan gitmedim. Kimi, birebir fizik yanlışlar vardır. Onu birebir yazar olarak yapmamak gerekiyor. Dürbünün henüz bulunmadığı bir zamanda dürbün kullanıyorsanız, ne yaratıcılıkla açıklanır ne de deha ile. Sorunuz bağlamında şunu söyleyebilirim; benim hikâyelerim için gereken kısım kadar kentleri çok iyi çalıştım. Giysileri, yemekleri, gelenekleri, bazı binaları, bazı kimi bilgileri. Bu öyküler, o kentlerin ruhunu, geçmişini anlatma esası üzerine kurulmuyor. Bir taşra atmosferi yaratma esası üzerine kuruluyor. Bu kentlerin bir kısmını biliyorum, bir kısmını bilmiyorum. Bildiğim ile bilmediğim arasında öykülerin kendi iç dengeleri? Bunun ölçüsü nedir diyeceksiniz. Bunun ölçüsü her zaman çok iyi aşçıların, bir sözü vardır; el kararı, göz kararı diye. Yılların deneyimiyle ellerinin bildiği bir şeydir. Mesela Diyarbakır hakkında çok şey biliyorum. Bunu okura yüklemeye hakkın yok. Bir yazar dersini çok iyi çalışmalı ama bütün okumalarını, araştırmalarını okurla ortak adisyona dönüştürmemeli, hesabı beraber ödeyelim olmaz. Okura, hikayenin gerektiğini kadarını vereceksiniz.

Kitap, kentler ile İstanbul aksıdır, diyorsunuz?

Bütün taşra yıllardır İstanbul?u seyrediyor. Türk sineması İstanbul dışına çıkmadı. Türk edebiyatı İstanbul dışına çok geç çıktı. Şimdi de, Türkiye televizyonda yine İstanbul?u seyrediyor. İstanbul?u fethetmek, İstanbul?u ele geçirmek gibi, çok şiir de vardır. İsterse siyasi bir söylem olsun, isterse ezik bir türkücünün feryadı olsun. Hep bir İstanbul özlemi vardır. Türkiye?de hükümetler hep politikalarını İstanbul üstüne kurdular. İstanbul ayrı bir ülke, Anadolu ayrı bir ülke oldu.
Bu kitapta kadınların İstanbul ile kurduğum ilişkisi ile Esenler otogarında bitirmekle bu anlamda bunları düşündüren bir aks, bir gelgit de yaratmaya çalıştım.

Kadınlar neden yalnız ve mutsuz öykülerde?

Kadınlar mutsuz mu bilmiyorum ama Türkiye?de geleneksel toplum modelinin dışına çıkmaya başladığınızda bir tür yalnızlıkla bedellendiriliyorsunuz. Size kadın olarak ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem hayatını kazanacaksın, akıllı olacaksın, kimlik kazanmaya, birey olmaya başladığında aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor. Erkeklere ait bir sorun da bu. Geleneksel toplumsal sistemler modern çağın gerekleri ve kimlikleriyle örtüşmüyor. Kitapta kadın olmaktan çok, ?olmak? meselesi var.

Bunun üzerinde sıkça durduğunuz hissediliyor.

Erkek olmanın bedelleri de ağır. Kitapta erkekleri hep geride tuttum. Kadın problemini erkek zulmü ile açıklama kolaycılığına yaslanmadım. Kitapta, bir iki kahramanın kocalarının iyi olması, neyi değiştiriyor. Bu bireylerin tek tek iyi olmasıyla başarılabilecek bir sorun değil. Özel mülkiyete, aileye ve devlete dayanan toplumsal sistemin temelindeki sıkıntının, gerginliğin, bizim yaşamlarımıza düşmüş izdüşümleri vardır diye düşünen birinin kitabı. Bu yüzden olmak tabii ki çok güç. Kitapta kimi sıkışık, kıstırılmış haller, kimi ümitsiz durumlar vardır ama kitap bana ümitsiz bir kitap olarak gelmiyor. Aksine bir şey öğrenmek, öğrenmeye açık olmak, eşik atlamak, yola devam etmektir. Başka çözümlerin, başka olasılıkların var olabildiğine inanmaktır. Diyelim ki, Meltem? Meltem nasıl bir eşik atlıyor. Kendiyle ve yaşamıyla barışıyor. Kanaat Turizmin Değerleri Yolcuları öyküsünde belki de son cümle olmasa, Meltem?i başka bir çözümsüzlükte bırakmış olurdum. Ama onu İstanbul?da bekleyen bir Tamer olması, onun hayata yeniden başlama gücü bulduğunu gösterdi. Nitekim Levent?in elini artık farklı sıkıyor olması, başka bir barışıklığı getiriyor.

Modellerde ben ümit verdin vermedin noktalarına takılmadım. Sanatın işinin bu olmadığını bilirim.

Ben insanların içlerinin kaldırma gücünü çok önemserim. İnsanlara üç günlük vaatlerle, şu olursa, şu toplumsal model ile geçersek, sen de bunu yaparsan mesele hallolur gibi son kullanma tarihi çabuk geçecek olan reçetelere değil, sen bir kere öğrenmeye, anlamaya açık olmak, kendisini başkası yerine koymaya, başka hayatları anlamaya açık olmak ve onun ötesinde, iç gücünü, dayanma gücünü, alılmama gücünü?

Neden bu kadar önemsiyorsunuz bunu?

İçinden yaşadığımız çağda, biraz hisseden ve düşünen insanların mutsuzluğunu temel nedenlerinden bir tanesi enformasyon fazlalığıdır. Bütün dünyanın bilgisi altında eziliyoruz. Hisseden, akıllı insanlar için sadece televizyon seyretmek bile umutsuzluk kaynağı artık. Enformasyon fazlalığının altında vazgeçmek, yaşama küsmek her şey mümkün. Bütün bunlara rağmen bir kaldırma gücüyle, içimiz nasırlaşmadan kanıksamadan bir yola çıkmak, sadece edebiyatın, sanatın yapacağı şey değil. Bizim insan modellenmelerimizde iç gücümüze çok önem vermeliyiz. Nasırlaşmadan, kanıksamadan.

Bu tanımladığınız ortamda insan dayanma gücünü nasıl bulacak?

Ben de okurlarımla beraber arıyorum diyeceğim ama yuvarlık bir yanıt olacak bu da. Öncelikle, yaşama sevinci, yaşama tutunma, devam ettirme, yaşama sürekliliğini kazandırma inadı, inancını önemsiyorum. Benim anladığım sanat biraz bunun için. Yani sorunların saklanması, gizlenmesi için değil. Bütün bunların aslında algısal alanı politikadır. Dünyayı politika değiştirir. Politika derken Türkiye?de yapılan gündelik politikayı kastetmiyorum.

Kadınları anlatmayı neden tercih ediyorsunuz. İyi bir edebiyat nesnesi mi?

Kadınların daha zengin, daha renkli bir iç dünyaları olduğunu düşünüyorum. Dönüşüm ve değişimle, kadın kimliği arasında daha doğrudan bir ilişki var. Bir de ben kadınları seviyorum. Kendi yaşamımda da kadına ve çocuğa şiddet, tecavüz, hayvanlara saldırı, benim en fazla canımı yakan şeylerdir. Bu durumda hissettiğim öfke ve isyan, çocukluğumdan beri bana çok tanıdık gelir. Azınlıklarla kurduğum ilişki de öyledir. Mesela Mardin?de büyürken, Süryanilere yapılan herhangi bir şeyden çok fazla rahatsız olurdum. Bu bir duyarlılık noktası.

Kadın dönüşüme daha açık. Erkek kimliği daha çok vazgeçmelerle oluşuyor. İç dünyasından, duyarlılıklarından vazgeçiyor. Erkekler de bir kayıpla erkek oluyorlar. Kaba feminiz söylemlerinde bunu görüyorum. Mesela kadın topluma, kadın olmanın imtihanını vermek zorunda değil. En fazla anne olup olmadığına bakıyorlar. Ama erkek, 12 yaşındayken bir topluma erkek olduğunu ispatlamak zorunda. Eski eril aile törenlerinin, modern karşılıkları da var günümüzde. Gözyaşı ile kurduğu ilişki bile erkekten alınmış, orada da bir kaybı var. Sistem bir tek cinsi sakatlamıyor ki.
Bir politika söylemi içinde bakacak olursak, dünyada itiraz ettiğim şeylerden bir tanesi de, bu erkek egemen söylem ve toplum içerisinde kadının konumlandırılışı. Dolayısıyla bu duyarlılığa sahip biri olarak benim bu malzemelere uğramamam söz konusu değil.

Bir de yazar olarak sahip olduğumu düşündüğüm iyi özelliklerim var. İyi bir gözlemciyimdir, öyle de söylüyorlar. Sürekli öğrenmek, gelişmek, takip etmek. Hem dünyaya bakışımla ilgili, hem de işimin içinden de bakıyorum.
Bir de ben aynı şeyleri yapmayı sevmiyorum. Şimdi bir oyun hazırlıyorum. 8 kadın öyküsü göreceksiniz sahnede. Hem buruk hem de güldüren öyküler.

Tema üstüne kurulu dediniz kitap için. Okurdan ne bekliyorsunuz bu kitap için?

Türkiye?de çok alışılmadık bir beklenti bu ama tema üstünden okusunlar. Yani bu kitabı hangi temayı seçmişse onun dışına çıkmayı tercih etmiyor kitap. Bir karşılaşma anı üstüne kurulu. Bir başkası çıkar, yine karşılaşma üssüne 10 tane başka bir öykü yazar. Bir kitap bütün dünyayı almaz içine. Biraz da kitapta kurulan ilişki konusunda bizim kültürel eğitimimizin zayıf olduğunu düşünüyorum. Mesela, Almanya?da Fransa?da okurun sormadığı kimi sorularla Türkiye?de karşılaşıyorsun. ?Kitap nasıl okunur? kadar basit bir cümlenin arkasında kültürel boşluklar var.

Esenler Otogarı, Türkiye manzarası olarak sunuluyor son öyküde. Peki, siz, bugünkü Türkiye manzarasında ne görüyorsunuz?

Türkiye?nin politika yapma konusunda kendi iç dinamiklerini kaybettiğini düşünüyorum. Türkiye?de politika artık dünya dinamikleriyle yapılma durumuna geldi. Açık ve net olan bir şey var; Türkiye?de şu anda biten şeyin politika olduğunu düşünüyorum. Politika bittiği için bu sorunları bu şekilde çözemeyeceğimi düşünüyorum. (EZÖ/TK)

* Mungan’ın kitabında yer alan 16 kent şöyle: İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Samsun, Amasya, Ankara, Sinop, Afyon, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul (Esenler Otogarı).

Yazar: Murathan Mungan
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 296
Basım Tarihi: Nisan 2008

Yorum yapın

Daha fazla Şiir Kitapları
Kırmızı Kahverengi Defter, Nilgün Marmara

Nilgün Marmara?yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum. "Kırmızı Kahverengi Defter? adlı kitabındaki biyografisi şöyle yazılmıştır: "1958?de doğdu; yirmi dokuz yıl...

Kapat