Kadın Mücadelesi Üzerine Yazılmış Altı Kitap – Elif Şahin Hamidi

Bu korkunç salgının, kadın haklarına, kadınların dişini tırnağına takarak elde ettiği kazanımlara zarar vermemesini umarak, bu mücadelenin detaylarına erişebilmemizi mümkün kılan birkaç kitaba yakından bakmaya davet ediyorum herkesi. 

Kadınlar, ölmek istemiyor. Evlatlarının boy attığını görmek, onların acılarına, sevinçlerine, umutlarına ortak olmak istiyor. Diktiği ağacı her gün sulamak, göğe uzanan, tomurcuklanan, çiçeğe duran dallarına tutunmak, huzurlu gövdesine sarılmak istiyor. Meyve verişine ve meyvelerin göğerişine tanıklık etmek istiyor. Sevdaya düşüşünü görmek ve tek düşüşünün bu olmasını ummak istiyor. Elbet biliyor düşe kalka büyüyeceğini, ama ne ki erkenden toprağa düşmesini içi almıyor, yüreği kaldırmıyor. Evladının “lütfen ölme anne!” diye amansızca yalvarmasına şahit olmayı ise hiçbir anne, hiçbir kadın istemiyor. Bu cümleleri kurarken amacım, kadını annelik kimliği üzerinden tanımlamak, annelik kurgusu üzerinden kadına değer biçmek değil elbette. Emine Bulut’a bir “ah!”, bir ağıt sadece… Erkeğin şiddetine bir lanet… Kaçınılmaz olarak evlere kapanmak zorunda kaldığımız şu günlerde, kapalı kapılar ardında, kadınların yine erkek şiddetine maruz kaldığını hatırlatmak… 

Ev, tehlikenin tam göbeği

Eviçlerine hapsolduğumuz şu zorlu günler, kadınlar için bir kat daha zor hiç kuşkusuz. Çünkü kadın, Corona günlerinde de ev içinde erkek şiddetine uğramaya devam ediyor. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’na kulak verecek olursak “Şu ana kadar en temel önlem evde kalmak. Oysa bazılarımız için ev, tehlikenin tam göbeği.” Bu salgının mağdur ettiklerinden biri yine kadın. Öte yandan işten çıkarmalar oldu, okullar/kreşler kapandı, mecburen evlere kapanıldı. Çocuk, hasta ve yaşlıların ağır sorumluluğu da kadınların omzuna bindi. Bir zamanlar ev içinde olan, evin içinde kalırdı -belki de erk öyle olmasını istediği için- ama artık bu mümkün değil, herkes her şeyden haberdar. Üstelik bütün bir günü çocuk, hasta ve yaşlıların bakımıyla ilgilenerek evde geçirmek zorunda olan kadın, değeri hiç bilinmeyen, göze hiç görünmeyen ve asla sonu gelmeyen, her gün tekrar tekrar yaptığı ev işlerini yürütmeye devam ediyor. Her zamankinden daha fazla hem de. Sisifos’un kayası kadının sırtında. Ne ücret ne güvence… 

Hiç yaşamamış gibi ölüyor kadınlar. Ama yalnızca bu topraklarda yaşayan, bizim kadınlarımıza biçilmiş bir kader değil bu: insanlığın varoluşuna dek uzanan acı bir hikâye ve yeryüzündeki tüm kadınların zorlu, buruk, çok eskilere uzanan yazgısı. Ama bu yazgıyı değiştiren, değiştirmek için mücadele veren, direnen, kavga eden ve ne yazık ki bu uğurda ölen de kadının ta kendisi. Kadın, toplumda erkeklerle eşit haklara sahip olmak için 19. yüzyıldan bu yana aktif bir mücadelenin içinde yer alıyor. Bu korkunç salgının, kadın haklarına, kadınların dişini tırnağına takarak elde ettiği kazanımlara zarar vermemesini umarak bu mücadelenin detaylarına erişebilmemizi mümkün kılan birkaç kitaba yakından bakmaya davet ediyorum herkesi. 

Kadının hep ikincil konumda oluşunun tarihi Adem ve Havva’ya kadar uzanıyor. Bu ikincil konuma, dahası eşitsizliğe başkaldırısı ise çok yakın bir geçmişe tarihleniyor. Yaklaşık 150 yıl önce başlayan bu mücadelenin detaylarına vakıf olmak için “Eşitsiz Kız Kardeşlik”, “Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935)”, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Kadınının Kısa Tarihi” isimli kitaplar önemli birer kaynak olarak karşımıza çıkıyor. “Eşitsiz Kız Kardeşlik”, uluslararası kadın hareketini en ince ayrıntılarıyla aktarırken, diğer iki kitap Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreç içerisinde Türk kadının mücadelesini ele alıyor. Ayrıca “Türkiye’de Kadın ve Siyaset” isimli kitapla, kadının siyaset sahnesindeki konumuna yakından bakarken, “Kadının Gölgelendirilmiş Tarihi” ile dinlerin kadına nasıl bir değer biçtiğine tanık oluyoruz. “Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet” başlığını taşıyan kitapla ise toplumsal cinsiyet ayrımının küçük yaşlardan itibaren zihinlere nasıl işlendiğinin ayırdına varıyoruz. 

Aslı Davaz’dan kapsamlı bir kadın hareketi anlatısı

Kadının varolma savaşının tarihine tanık olmak, dünyadaki ve Türkiye’deki kadın hareketinin ayrıntılarını öğrenmek için Aslı Davaz’ın “Eşitsiz Kız Kardeşlik” isimli kitabı önemli bir kaynak görevi görüyor. “Uluslararası ve Ortadoğu Kadın Hareketleri, 1935 Kongresi ve Türk Kadın Birliği” alt başlığını taşıyan kitap hem Türkiye hem dünya ölçeğinde geçmişteki kadın mücadelelerini ayrıntılarıyla öğrenmemize olanak sağlıyor. Türkiye’de kadın konulu arşivcilik alanında uzmanlaşmış sayılı kadınlardan biri olan Aslı Davaz, Türkiyeli okurlara özel bir kaynak sunuyor. Kitabın sunuş yazısında Yıldız Ecevit, bu kitabın neden özel bir kaynak olduğunu şu şekilde açıklıyor: “Davaz’ın kitabına kadar, yayınlanmış Türkçe kaynaklar arasında, uluslararası kadın hareketini bu kadar geniş kapsamlı anlatan başka bir kaynak bulmak çok zordu. Bu kitapla, Türkiyeli okurlar uluslararası kadın hareketinin geçmişiyle buluşuyor ve bu yılları çok ayrıntılı olarak inceleme fırsatı buluyor. Kitabın ayrıntılara yaptığı vurgunun ötesinde başka bir özelliği, kadın hareketinin yaklaşık 150 senelik mücadelesini anlatırken özellikle uluslararası bağlama verdiği önem. Davaz, kadın hakları mücadelesini dünyadaki ekonomik ve siyasal değişimlerle ilişkilendirerek anlatıyor. Düzenlenen kongre ve konferansları, yapılan eylemleri, kurulan örgütleri, bunları kuran ve yaşatan öncü kadınları okurken dönüşen kapitalizmin, sönümlenen sömürgeciliğin, uyanan ırkçılığın, yaratılan savaşların, kabaran toplumsal hareketlerin ve devrimlerin içinden geçiyoruz.”

Davaz, Türkiye’deki birinci dalga kadın hareketine, bu hareketin temsilcisi Türk Kadın Birliği’nin (TKB) Uluslararası Birlik ile ilişkilerine, Uluslararası Birlik’in 18-24 Nisan 1935 tarihleri arasında İstanbul’da toplanan 12. Kongre’sine, TKB’nin feshine giden sürece ve ayrıca hareketin içinde yer alan öncü kadınlara da değindiği bu kitapta, Türkiye’nin Balkanlar’daki ve Ortadoğu’daki kadın hareketlerine yakınlığını/uzaklığını da irdeliyor. Beri yandan Doğulu ve Batılı kadınlar arasındaki “eşitsiz” kız kardeşliği apaçık görmemizi sağlıyor. Ortadoğu’da kadınların erken dönem hak arama mücadelelerinin Osmanlı kadınlarının mücadeleleriyle benzeştiğine tanık oluyoruz. Ortadoğu’da da toplumsal baskılar ve ağır gelenekler hüküm sürüyor ve kadınlar bunlara başkaldırıyor, ataerkil düzene isyan ediyor, eğitim hakkı için mücadele veriyor, peçeyi atmak için didiniyor… Ancak pek çok benzerliğe rağmen Osmanlı kadın hareketinin ve Cumhuriyet’in ilk dönem feministlerinin Ortadoğulu kız kardeşleriyle mesafeli olduklarını, onlarla pek de iletişime geçmediklerini, Ortadoğu’da gelişmekte olan kadın hareketlerine çok uzak kaldıklarını görüyoruz.

Hapis yatmaya gönüllü ve ölümü göze alan kadınlar

Kadınlar, eşitlik ve özgürlük mücadelesi uğrunda binlerce teşkilat kurdu, pek çok gazete ve dergi çıkardı, kitap yazdı, sayısız kongre ve konferans düzenledi, yığınların katıldığı mitingler ve kitlesel eylemler gerçekleştirdi. Seçme ve seçilme hakkını elde etmek için amansız bir mücadele verdi. Tüm bu süreçlerde eylemleriyle dikkat çeken, hapis yatmaya gönüllü ve hatta ölümü göze almış kadınlar vardı elbette. Bu kadınlar arasında ilgimi en çok çeken ve beni en çok şaşırtan, radikal İngiliz süfrajet Emily Wilding Davison oldu. Davaz, kitapta Davison ile ilgili şunları aktarıyor: “Kasım 1909’da Emily Wilding Davison, hapiste açlık grevine başladı ancak zor kullanılarak beslenince kendisini hücresine kilitledi. Hapishane yöneticileri, mazgaldan su sıkarak onu dışarı çıkarmaya çalıştılar, başaramayınca zorla içeri aldılar. (…) Hapse düştüğü bir başka dönemde, Birlik’e kahraman gerekli olduğunu düşünerek kendini balkondan aşağı atmaya çalıştı. 15 Aralık 1911’de posta kutularına attığı parafini ateşleyerek kutuları tahrip etti ve altı ay hapse mahkûm oldu. 18 Şubat 1913’te David Lloyd George’un özene bezene inşa ettirdiği villasına bomba atarak evin yıkılmasına yol açtı. 4 Haziran 1913 tarihinde bir başka kadınla birlikte, Derby sırasında Birlik’in renkli flamalarını atların önüne atarak yarışı sabote etmek istedi. Planlanan eylemi gerçekleştiremeyen Davison, kendini Kral V. George’un atının önüne attı, kafatası kırıldı ve beş gün komada kaldıktan sonra vefat etti”. 

Unutulmuş kadınlar gün yüzüne çıkıyor

Davaz kitabında, daha pek çok unutulmuş kadını gün yüzüne çıkarıyor. Hayli zahmetli arşiv taramaları sonucunda her birinin biyografilerini, kim olduklarını, hangi amaçlar uğruna mücadele ettiklerini ortaya koymayı başarıyor. Davaz, biyografileri araştırırken Batı’da, kurumsal ve özel arşivlerin çok daha iyi muhafaza edilerek günümüze kadar ulaştığına da tanık oluyor. Ancak yazarın Türkiye’de yaşayan kadınların biyografilerine erişmesi pek de kolay olmamış. Bu konuda şöyle diyor: “En tanınmış isimlerin bile genellikle ailelerinin tarihi içerisinde adları ender olarak anılmaktadır. Bu durumda yüzlerce sayfalık metinlerde o kadınlara ait bilgiler özenle seçilip arka arkaya getirildiğinde bile bir biyografi değil, bir biyografi başlangıcı ancak meydana gelmektedir. Milletvekili kadınların biyografileri bile TBMM’nin albümlerinde birkaç satırdan ibarettir. Aktivist kadınlar hakkında doğru ve ayrıntılı biyografiler ortaya koymak bugün hâlâ kişisel bir çabanın ve o kadının hayatta kalan akrabalarının ortak emeğiyle ancak mümkün olmaktadır. (…) Türkiye’de istisna sayılabilecek birkaç kadın, özel hayatları ve çalışma hayatlarıyla ilgili bütün evraklarını saklamışlardır. Bu arşivlerin bazıları bir kadın tarihçinin hayal dahi edemeyeceği kadar zengin de olabilmektedir.” Türkiye’nin doğusundaki ülkelerde de bu durum çokça benzeşiyor. Suriye, İran, Irak, Lübnan, Filistin, Mısır gibi ülkelerin 1930’lu yıllarda yaşamış feministleriyle ilgili bilgilere ulaşmanın da hayli zor olduğuna dikkat çekiyor Davaz.

Savaş ve yoksulluğun bedeli

Uluslararası kadın hareketi tarihine bakıldığında en kitlesel mücadelenin seçme seçilme hakkı için verildiğini görüyoruz. Kadınların seçme seçilme hakkını elde etmesi, mücadele alanlarını ve gündem konularını genişletmelerine olanak sağlayan önemli bir gelişmeydi. Bu hakkın elde edilmesinin ardından kadınların gündemlerine siyasal haklar dışında çokça önem arz eden daha başka konular eklemlendi. Davaz, genişleyen yelpazede en önemli yeri tutan konuları şu şekilde sıralıyor: Fahişelik sorunları, beyaz kadın ticaretine karşı mücadele, kadınlara eşit çalışma koşullarının sağlanması, eşit işe eşit ücret ilkesinin yaygınlaştırılması, evli kadınların uyruğunu kaybetmemesi ve kalıcı barışın sağlanması. Birinci Dünya Savaşı öncesinde toplanan yedinci ve son kongre olan Budapeşte Kongresi’nde gündeme gelen önemli konulardan biri de beyaz kadın ticaretiydi. Birinci Dünya Savaşı, kadının toplumsallaşmasına büyük ölçüde katkı sağladı, savaşlarla birlikte kadınlar siyasete bulaştı, erkeklerin cepheye gitmesiyle birlikte boşalan iş sahaları kadınlara açıldı. Ama ne var ki savaşlar, yoksulluğu ve geçim derdini de beraberinde getirdi ve bunun faturasını da ödeyen kadın oldu. Çünkü kadın, fuhuş denen olgunun bataklığına sürüklendi ve alınıp satılabilen bir mal gibi görülmeye başlandı. Fuhuş, kadınların bedenlerinin seks ticaretine sunulması da ilikleri donduran, tüyleri ürperten, ayrıca ve önemle üzerinde durulması gereken bir başka konu. Ve bu konu bağlamında, 2004 yılında yayımlanmış olsa da kısaca değinmek istediğim bir kitap var. Çünkü bu kitap, konunun iç yüzünü net bir şekilde gösteren bir kaynak olması bakımından önemli. Victor Malarek’in “Nataşalar/Yeni Küresel Seks Ticaretinin İç Yüzü” isimli kitabı, ticaretin ayrıntılarını, kadınlara yapılan zulmü tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Malarek, politikacıların, polisin ve devlet görevlilerinin de bu işinde yer aldığı gerçeğini açıkça dile getiriyor. 

Türkiye’de kadın özgürlüğü

Davaz’ın kitabının hemen ardından okunmalı diye düşündüğüm bir başka kitaba uzanalım şimdi. Türkiyeli kadınların özgürlük mücadelesine ve kazanımlarına daha yakından, daha detaylı bir şekilde bakmak için tarih bilimci Prof. Dr. Zafer Toprak’ın kaleme aldığı “Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935)” isimli kitap da kayda değer bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor. Toprak’ın kitabı, Türkiye’deki kadın hareketi bağlamında önemli bir dönüm noktası olan II. Meşrutiyet döneminin gündeme getirdiği yeni bir kadın ve aile anlayışıyla başlayıp ardından adım adım filizlenen feminist harekete odaklanıyor. Toprak’ın kitabı da Aslı Davaz’ın çalışması gibi 1935 yılında İstanbul’da toplanan 12. Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi ile sonlanıyor.

Bu kongrenin ana teması kadın sorunlarıydı elbette. Ancak Batı’daki kadın hareketinin öncelikli gündemlerinden biri de dünya barışıydı. Ve bu konu Türk Kadın Birliği’nin (TKB) hiç beklemediği bir gündem maddesiydi. Kongre Başkanı Corbett Ashby, kongrenin “kadınlar için özgürlük ve insanlar için barış” amacıyla İstanbul’da toplandığının altını çiziyordu. Toprak, kitabında TKB’nin barış konusuna hazırlıksız oluşuyla ilgili şunları aktarıyor: “TKB, barış gibi hassas ve ‘politik’ bir konunun kongrede ön plana çıkacağını beklemiyordu. Bu tür bir konunun, bütçesinin önemli bir kısmını savunma giderlerine ayıran Türkiye gibi otoriter bir rejimin hâkim olduğu bir ülkede iktidarın onayı olmaksızın uluslararası platformda barış propagandasına ortam hazırlamış oluyordu. O sırada Avrupa karanlık bir döneme giriyor, ülkeler silahlanıyordu. Kıta Avrupası’na karşın Anglosakson dünya, barışın savunmasını üstlenmişti ve bunu Uluslararası Kadınlar Birliği aracılığıyla İstanbul’a taşımıştı. (…) Barıştan ve silahsızlanmadan yana söylem Cumhuriyet kadınları için çok yeniydi. Türkiye’de kadın hareketi, olduğu kadarıyla, uluslararası siyasetin dışındaydı”. Öte yandan 1935 yılı Türkiye’de ilk feminist dalganın sona erdiği yıldı; CHP, TKB’nin kendini feshetmesini istemişti. Bundan böyle Türkiye’de kadın hareketi otuz yıllık derin bir uykuya yatacaktı. Toprak, kitabında Halk Partisi’nin TKB’yi neden kapattığını da sorguluyor.

Kadınlara açılan istihdam alanları

Toprak, “Osmanlı’da alafranga evlenme ilanları”, “İstanbul’da fuhuş ve zührevi hastalıklar”, “Tesettürden telebbüse: Milli moda ve çarşaf”, “Cumhuriyet Türkiye’sinin damat adayları”, “Genç kız ve kadın cinayetleri” gibi başlıklar altında çok dikkat çekici konulara da yer veriyor kitabında. Seferberlik nedeniyle kadınlara açılan istihdam alanlarından da bahsedilen kitapta ticaretten fabrikalara, yol yapımından sokak temizliğine kadar kadınların pek çok farklı iş kolunda çalıştırıldığına tanık oluyoruz. Öyle ki erkekler, kadın berberlere tıraş olmaya başlıyor. Şöyle diyor Toprak: “Hatta Beyoğlu’nda, Sirkeci’de, Divanyolu’nda erkekler kadın berberlere tıraş olmaya başlamışlardı. Sabah Gazetesi, yarı şaka, ‘erkeklerimiz şimdiden sakallarını kadınların ellerine vermeye başladılar’ diyordu”. Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte resmi dairelerin kadın memur çalıştırmaya başladığından, İstanbul’da kadın ticaret erbabından oluşan bir Kadın Tüccarlar Pazarı’nın açıldığından bahseden Toprak, Meşrutiyet yıllarının kadına görünürlük kazandırdığını vurguluyor.

blankEvet, toplumda kadın çalışan sayısı giderek artıyor. Ancak buna paralel olarak kadının çalışmasına, giyim kuşamına yönelik tartışmalar da daha ateşli bir hal almaya başlıyor. Güldal Okuducu’nun “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Kadınının Kısa Tarihi” isimli kitabında, çalışan kadınları aşağılayan kampanyaların örneklerine şahit oluyoruz. Bunlardan biri M. Sırrı’nın 4 Mart 1918 tarihli Ati’deki satırları: “…Bizde kadınlık âlemi bugün mühim bir inkılâp geçirmektedir… Kadınlarımızda aile teşkili fikri fevkalade zayıflamıştır. Temasta bulunduğum birçok hanımda aileye karşı bir lakaydi elim müessif bir nefret görüyorum… Bugün bilhassa çalışma hayatına atılan kadınlarımız ekseriyetle kendini beğenmiş, aile düşmanı kadınlardır. Maişetlerini şöyle böyle temin eden kadınlar yalnızca nefislerini düşünüyorlar…” Okuducu, kitabında tutuculuğa ve toplum dışına itilmeye karşı sonuna kadar direnen kadınları resmediyor. Bu kadınların kimi elinde kalemiyle, kimiyse at üstünde silahıyla sonuna kadar savaşıyor, her türlü haksızlığa, eşitsizliğe var gücüyle isyan ediyor.                                    

Siyasette kadın

blankGenel olarak toplumsal hayatın tüm alanlarında erkek egemen bir yapılanmanın olduğu bir gerçek. Ve bu gerçek içinde bulunduğumuz yüzyıl için bile geçerli ne yazık ki. Erkek egemen yapılanmanın en belirgin olduğu alanlardan biri de siyaset. Kadınlar siyasal arenada da ikincil konumdalar. Dr. Zekiye Demir’in “Türkiye’de Kadın ve Siyaset” isimli kitabı, Türkiye’de kadının siyasetteki yeri ve konumuna, geçmişten bugüne kadının siyasal mücadelesine, 2000’li yılların başında siyasi partilerin kadın politikalarına açıklık getiren bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor. Demir, kitabında siyasal iktidarı kullanacak kadroların belirlenmesi sürecinde kadının yeri ve işlevi nedir, bir siyasal aktör veya siyasal aktörlere yön veren bir seçmen olarak kadının yeri ve konumu erkeğin konumuyla aynı mıdır, değilse farklılaşma nedenleri nelerdir, kadınlar bu duruma nasıl bakmaktadır gibi sorulara cevap arıyor.

Dinde kadın

blankKadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin temelleri esasında ta “yaradılış”a kadar uzanıyor. Aslında en başından beri iki insan vardı; erkek ve kadın. Ve elbette eşit doğmuşlardı, herhangi bir üstünlük mücadelesi söz konusu değildi. Ama gel zaman git zaman ne olduysa oldu ve bir şeyler değişmeye başladı. Peki neydi değişen? Bu soruyla birlikte kadının neden “yok” sayıldığının cevabını Gülay Kılıç Özmen’in “Kadının Gölgelendirilmiş Tarihi” isimli kitabında buluyoruz. Özmen, kitabında ilkel dinlerden başlayıp günümüz dinlerinin toplumsal cinsiyet kalıplarıyla, çarpıtılan dini kurallarla, erkekler tarafından ortaya konmuş yasalarla kadının nasıl ikinci plana itildiğini göze görünür kılıyor. 

Ders kitaplarında kadın

blankToplumsal cinsiyet kalıpları, daha doğar doğmaz giysilerimizin renkleriyle hayatımıza dahil oluyor. Sonrasında anaokulundan itibaren ders kitaplarımızın satır aralarında zihinlerimize iyice kazınıyor. Kadın ve erkek olarak herkes rolünü iyice ezberliyor! Firdevs Gümüşoğlu’nun kaleme aldığı “Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet” başlıklı kitap, bugün neden bu hallerde olduğumuzun, kadının neden geri plana itildiğinin özeti. Eğer anneler, babalar, öğretmenler kız çocuğunu çok küçük yaşlardan itibaren oğlan çocuğuyla aynı önem ve ciddilikte, aynı onurla, aynı sevgiyle, aynı hassasiyetle, aynı eğitim olanaklarıyla, hep eşit olarak yetiştirmeyi başarabilirse, işte o zaman kadının çok eskilere uzanan yazgısı değişmeye başlayacaktır belki de… 

NOT: Bu yazı, Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2015 sayısında yayımlanan yazının yeniden gözden geçirilmiş ve revize edilmiş halidir. 11 Nisan 2020’de bu son haliyle gercekedebiyat.com’da yayınlanmıştır. 

Elif Şahin Hamidi
elif.sahin@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here