Kafka neden bir doğa şairi olamadı?

Akşam gün batarken11
kamburlaşmış sırtlarımızla
otururuz yeşillikteki banklarda.

Kollarımız sarkmış,
gözlerimizde hüzünlü bakışlar.
Ve insanlar giyimleri içinde
çakıllarda salınarak gezinir
bu büyük göğün altında
uzaktaki tepelerden
uzaktaki tepelere uzanan.

Her zaman olduğu gibi bu kez de Franz’ı sonunda başlarından savmak durumunda kalmışlardı. Franz’ın, arkadaşı Max Brod’un ailesine yaptığı ziyaret yine uzamıştı ve Franz bu süreçte içinde bulunduğu atmosferi –neredeyse tek kelime etmeden– adeta bir sünger gibi emerek, içine hapsetmişti. Brod ailesindeki herkes ince bir zevke sahipti, aynı zamanda kültürle ilgili şeylere de ilgi duyuyorlardı. Yazarlıkla ilgilenen oğulları ve onun “entelektüel” arkadaşlarıyla gurur duyan bu ailede akşamları, Kafka’larınkinden çok daha samimi olan uzun sohbetler yapılırdı. Bu durumu hem kıskanmamak hem de minnet duymamak elde değildi.

Huzurlu geçen gecenin sonunda tam dışarıya çıkmak üzere paltosunu giyen Kafka’yı ansızın bir heyecan sardı. Kapıyı henüz kapatmamıştı. Eldivenlerini giyerken, uzun ve ince gölgesi oturma odasına sızıyordu. Aynadaki yansımasını dikkatle süzdü: yüzü, son günlerde gece geç saatlere kadar çalıştığı için olsa gerek, çok daha zayıf, ince ve öfkeli görünüyordu. Elmacık kemikleri iyice öne fırlamıştı, bu da burnunun çok daha uzun görünmesine neden oluyordu. Yeni saç stili kepçe kulaklarını iyice ortaya çıkarmıştı. Gözleri neredeyse silinmiş gibiydi. Küçük ve karanlıktılar, renkleri bile belli olmuyordu. Belki kahverengiydiler, gri de olabilirlerdi ya da belki de mavi. İpince paltosunun içinde kolları çok uzun görünüyordu – yeni aldığı keçi derisi eldivenleri bile buna engel olamıyordu. Bu vücuda bakarak kültürfizik çalıştığını anlamak mümkün değildi. Yüzünün Max ile birlikte çıktığı tatilden sonra aldığı o renk yeniden solmuştu.

Franz ıslık çalmak üzere dudaklarını uzattı, ancak dudaklarından sadece sessiz bir inilti çıktı. Kim bilir belki Max’ı Prag Kalesi’ne ya da Laurenzi Tepesi’ne doğru yürüyüş yapmaya ikna edebilirdi. Ve belki çıkacakları yürüyüş sırasında edebiyat çevrelerince çok daha fazla tanınan arkadaşına bu küçük öyküsünden bahsetme cesaretini bulabilirdi…

Ona, bu şiirden yola çıkarak sonunda nihayet düzyazıya uzanışının öyküsünü anlatacaktı. “Bir Kavganın Tasviri”ndeki bu kıtaların nasıl ortaya çıkıp, nasıl dönüştüğünden bahsedecekti. Bu hiç de sessiz sedasız olmamıştı, aksine büyük bir kavga neticesinde gerçekleşmişti. O “kavga” ki, an itibarıyla Kafka’nın eserinin en önemli motiflerden biri haline gelmişti. Burada bahsi geçen, her genç yeteneğin kendi ismini duyurmak için giriştiği kavga değildir, ki bu Kafka’nın da hareketli arkadaşı Max Brod ile sıkça konuştuğu bir konudur. Kafka’nın eserinde öne çıkan kavganın kendisi değil onun “tasvir”idir; dil aracılığıyla gerçek kılınmasıdır:

Daha saat on ikiye doğru birkaç kişi kalktı, eğildiler, birbirlerine ellerini uzattılar, çok güzel geçtiğini söylediler, sonra da büyük kapı açıklığından, giyinmeye, hole çıktılar. Evin hanımı odanın ortasında durmuş kıvrak reveranslar yapıyor, arada elbisesinde narin kıvrımlar meydana geliyordu.

Ve burada, daha ilk cümleden itibaren nasıl bir kavga verildiğine baksana Max! Gece yarısından biraz önceydi, yani yazmak için son fırsatı yakalamak gereken saatlerdi, oysa sözcükler inadına ayak diriyor, tökezleyip duruyordu. Ayağa kalkıp birilerinin elini sıkarak, çok güzel geçtiğini söylemek yerine kapı açıklığında dimdik duruyorlardı. Hayır, narin kıvrımları olan sadece evin hanımının elbisesi değildi, dilin de bir sonraki paragrafta ifade edildiği gibi kendine özgü “ince bir lezzet”i vardı. Yan cümlelerde yolunu kaybeden bu dil, aslında “kıvrak reveranslar yapmak” istemesine rağmen olduğu yerde “duruyordu”.

İnsan yazmak için ellere ihtiyaç duyar. Dostunun sırtına neşesini kamçılayıcı bir şaplak indirdikten sonra bu davranışından utanan anlatıcı şunları söyler: “(E)limi beceriksizce geri çektim. İşe yaramayacağı için de ceketimin cebine soktum.”

O el, veda zamanı gelip de işe yarayıncaya kadar olduğu yerde kalır ve sonra da hakkında şunlar söylenir: “(Tanıdığım) dedi ki: ‘Eliniz çok soğuk, hizmetçi kızın dudakları daha sıcaktı, hem de nasıl.’ Anlayışla başımı salladım.” Kavga halinde olan elin soğuk kalması mümkün değildir, oysa kavgayı uzaktan izleyip yazıya dökenin eli için böyle bir olasılık söz konusudur. Öyleyse Kafka’nın ilk olarak Hyperion12 isimli edebiyat dergisinde yayımladığı eseri için, Diabelli Etüdleri’ni andıran bir başlık olan “Seyir”i seçmesi bizleri şaşırtmamalıdır. Robert Musil eleştirisinde şunları söylemiştir: “(M)ütevazı davranılarak değersiz bir malzeme seçilmiş” ve “Bilinçli bir biçimde sayfalarca süren cümleler kurarak, tıpkı durup dinlenmeksizin buz pistinde dolanan, değişik figürler yapan bir patenci gibi melankolik bir etki yaratmak için özen göstermişsiniz.”

Kafka’nın kaleme aldığı ilk düzyazılarda kullandığı dil adeta incecik buzun üzerinde dolanıp durmaktadır. Oysa “Hüküm”de durum çok daha farklıdır; yazar orada dil ve motif kullanımında kendinden emin bir tavır sergilemektedir. Farklılıklar bu kadarla da kalmaz. Kuşak çatışmasının tahrip gücü ile “Bir Kavganın Tasviri”nin konusu arasında da büyük bir fark bulunmaktadır. Burada her şeyden önce, geri planda kalmak isteyen şeylerin dile getirilmesi için savaş verilir:

Akşamleyin, yalnız yaşayan kimse sorumluluk taşımaz. Nice şeyden korkulur. Belki bedenselliğin kaybolmasından, insanların belki sahiden, alacakaranlıkta göründükleri gibi olmasından, insanın bastonsuz yürümemesinin gerekmesinden, belki kiliseye gitmenin, başkalarının bakması için ve beden kazanmak için bağıra bağıra dua etmenin iyi olacağından.

Böylece Kafka’nın yazdıklarından duyduğu hoşnutsuzluğun nedeni net bir biçimde gözler önüne serilmiş bulunuyor: Bedenselliğin kaybı, yalnızlık, belirsiz korkular. Bu korkular yüzünden tüm “düzyazı” girişimleri daha baştan başarısızlığa yazgılı benziyordu. Tıpkı, öykünün en başında tasvir edilen evden uzun bir yürüyüş yapmak üzere çıkan iki tanıdık arasındaki ilişkinin başarısızlıkla sonuçlanacakmış izlenimi uyandırması gibi.

Almancanın belirgin bir biçimde Prag aksanıyla konuşulduğu, söz söyleme zorunluluğu ve laf kalabalığı arasında gidip gelen diyaloglar, konuşmalar ne kadar da güçlüdür. Tanıdığı, anlatıcıya dur durak bilmeksizin kendisinin kadınlar konusunda ne kadar şanslı olduğundan bahsederken, bunun karşısındakiyle konuşulacak en uygunsuz konu olduğunun farkına bile varmaz. Çaresizlik içindeki anlatıcı, önce hızlı adımlarla ilerleyerek tanıdığını geçer, sonra bir an olduğu yerde dikilip kalır, şapkasını yukarı fırlatıp gösterişli hareketlerle tekrar tutar, bir ara kendi başına dolaşmaya çıktığını bile hayal eder. Tüm bunlar bir “hiçliğin” içinde gerçekleşir; olayın geçtiği yer betimlenmemiştir.

Kafka kararsız ve biraz da şaşkındı, giriş kapısında beklemekteydi. Prag’da hava çoktan kararmıştı. Kararan gökyüzünde bulutlar dolanmaktaydı, havagazı lambalarının titreyen ışığı sokakları aydınlatmaktaydı. Vltava Nehri’nden sis gibi bir koku yükselmekteydi. Franz bu şiiri nasıl keşfettiğini Max’a mutlaka anlatmak istiyordu, ancak dışarıdaki hava gezinti yapmak için pek de uygun değildi. Buna rağmen arkadaşını yürüyüşe çıkmaya ikna etmenin bir yolu olmalıydı. İşte tam bu noktada tesadüfler devreye girdi. Max, Kafka’ya Brod ailesinin duymaması gereken küçük, tatlı bir sırrını paylaşmak istediğini söyledi. Suç ortaklığının verdiği samimiyetle gülümsedikten sonra Franz’la birlikte evden çıktı, neşe içinde girişteki merdivenlerden atladı. Franz göğsünde bir ağrı hissetti.
Fakat beni çok etkiledi ve kendisi için benim boyumun belki nahoş bir şey olabileceği içime acı verdi, benim yanımda belki fazla kısa görünüyordu. Ve böyle olması, her ne kadar gece de olsa ve neredeyse kimseye rastlamıyor idiysek de, içimi alabildiğine eziyordu, öyle ki, sırtımı eğerek yürüyordum ve ellerim adım atarken dizlerime değiyordu. Fakat tanıdığım niyetimi anlamasın diye, duruşumu pek yavaştan, büyük sakınımla değiştirdim ve Nişancılar Adası’nın ağaçları üzerine, köprü lambalarının nehirdeki yansıması üzerine bir şeyler söyleyerek dikkatini benden başka taraflara çekmeye çalıştım. Ama o birdenbire dönerek, yüzünü bana çevirip anlayışlı bir tavırla dedi ki: “Niçin böyle yürüyorsunuz ki? İki büklüm olmuşsunuz, neredeyse benim kadar kısalmış boyunuz!”

Kafka yeniden derin bir nefes aldı. Max şiir hakkında ne söyleyebilirdi ki? Gün ağarıncaya dek şarkılar söylemek varken “biz” “gün batarken” öylece oturuyorduk. Franz, senin gibi genç biri nasıl olup da böyle dedelere yaraşır bir konu seçiyor? Peki, tamam, en azından bir göz atalım. O gün batımında atmosfer nasıldı? Başarılı bir işgününün ardından yorgun düşmüş olan iki arkadaş arasında samimi ve rahat bir ortam mı hâkimdi? Hayır, “kamburlaşmış sırtlarımızla” oturuyorduk, sırtımıza tüm günün ağırlığı çökmüştü, kollarımız Vltava boyunca uzanan çimenliklerin üzerindeki salkım söğütlerin dalları gibi aşağı sarkıyordu; kollarımız maymun kollarını andırıyordu, bakışlarımız ise kafese kapatılmış bir hayvanınki kadar hüzünlüydü.

Franz’ın cesareti kırılmıştı, yazdıklarının iyi olmadığını biliyor, Max’a hak veriyordu. Ama arkadaşı henüz şiirden doğan düşüncenin metnin içinde kendine yer edindiği tasvirin o bölümünü okumamıştı. Max daha “yeşillikteki banklarda” kısmında idi. Franz’ın omzuna vurarak bir espri patlattı: Affedersiniz Bay Kafka ama hangi yeşilliklerden bahsediyorsunuz acaba? Şiirinize bakılacak olursa bu bankları tanımam gerekiyor, elbette yeşilliği de. Bu şiiri yalnızca kısıtlı bir müşteri kitlesi için, örneğin –buradaki imgeden hareket edersek– huzurevinde kalan yaşlılar için mi kaleme aldınız? “Otururuz yeşillikteki banklarda.” Bu koskoca dünyada tek kalan yeşil alan o avuç içi kadar yeşillik olduğu için mi hepsi orada oturuyor? Ama o da ne? Bu insanlar Nietzsche’nin son insanları değil mi; onun şu tüm görmüş geçirmişlikleri ve sözde bilgelikleriyle, yoksa sadece mahcubiyetle ya da sahte tavırlarla mı, akşam güneşinde oturup Batı medeniyetini izleyen insanları mı? Ve Max kibirle gülümsedi.
Gözümüzü tekrar açtığımızda kendimizi ikinci kıtada buluruz. Bu kıtanın ilk dizesi de tuhaflık konusunda diğerlerinden aşağı kalmamaktadır: “Ve insanlar giyimleri içinde”. İlahi Franz, başka nasıl gezeceklerdi? Çıplak mı? (“Bir Taşra Hekimi” adlı hikâyede bir kış gecesi çırılçıplak kaçmak zorunda kalan hekim gibi mi? Kafka’nın Şato’daki her an kaçmaya hazır karakterlerinin paçasından yakaladığı o kıyafetler olmadan mı?)

Yoksa burada her şey onlardan çok farklı olan, aklı başında her hayvan gibi avlanmak yerine iki ayak üstünde salınarak dolaşmaya çıkan, yolları anlamsızca ardında bırakan insan ırkını gözlemleyen farelerin, köpeklerin ya da belki çok daha gizemli hayvanların bakış açısından mı anlatılmaktaydı? Ne var ki Kafka’nın henüz bu sorulara verecek bir cevabı yoktu.

Gökyüzüne geri dönecek olursak –hani şu “uzaktaki tepelerden / uzaktaki tepelere uzanan” gökyüzüne– gözlerimizi kısıp güneşe bakarız ve gökyüzünün gerçekten de her şeyiyle bizden çok çok uzak olduğunun, bize uzak kaldığının farkına varırız. Göğün uzaklarda hareket halinde olduğunu, tepelerin üzerindeki bulutların bile kendi başlarına birer tepe gibi göründüğünü fark ederiz. Şiirde de gökyüzü bir metamorfoz, bir değişim, bir dönüşüm geçirir ve şiir aracılığıyla tepelere dönüşür:

Acelem yerindeydi. Yıldızlar kararmaya başlamıştı bile, ay da gökte zayıflamış, iniyordu, dalgalı bir sudaymış gibi. (…) Bütün gece yanımda birisinin konuştuğunu duydum. Kelimelerin kendilerini, olsa olsa “nehir kıyısındaki bank”, “bulutsu dağlar”, “dumanları parlayan trenler” gibi tek tek sözler dışında, pek işitmiyordum, sadece vurgulanışları kulağımdaydı; bir de, tek tek kelimeleri seçmek zorunda olmadığım için, daha uykudayken, sevinçten ellerimi nasıl ovuşturduğumu hatırlıyorum.

Ve belki de öykünün bu bölümünde Kafka’nın çalakalem yazma eyleminden, hatta belki de şiirden uzaklaşarak, düzyazı oluşumunun olmazsa olmazlarından sayılan bilinçli ve analitik bir yazma eylemine geçtiği an anlatılmaktadır. Henüz tam olarak uyanmamıştır, sözcükleri tek tek, adeta rüyadaymış gibi el yordamıyla arayıp bulmakta, tıpkı sembolik bir şair gibi sözcüklerin melodisine kulak vermekte, ancak onları bu kez bir öyküye dönüştürmektedir. “Sonra, öbür kıyıda bulutumsu dağlar vardı.”

Fakat ben gözüm kapalıyken diyorsam: “Dağ, seni sevmiyorum, sen bana bulutları hatırlatıyorsun, akşam kızıllığını ve yükselen gökyüzünü; ve bunlar beni neredeyse ağlatan şeyler, çünkü insan hiçbir zaman ulaşamaz onlara, eğer kendini küçük bir tahtırevanın üstünde taşıtıyorsa. (…)”

Öykü kendini ne kadar yorsa da, gerçek üstüne kaysa, gözlerini kapatsa, kendini tahtırevanın üstünde taşıtsa da – hiçbir yere varmıyor. Her şey belirsiz, mekanik bir “tasvir”in sınırları içinde kalıyor. Öykü dünyayı parçalayıp, büyük hareketsiz katmanlara bölüyor.

“Bir Kavganın Tasviri” şöyle sona erer:
Yukarıda, duvarın yakınında bir sokak lambası yanıyor, ağaç gövdelerinin gölgelerini yolun ve beyaz karın üzerine seriyordu, bir yandan da ağacın çetrefilli dallarının gölgesi kıvrılmış, kırılıp dağılmış gibi yamaca yayılmıştı.

Burada bahsedilen –sonsuz olarak imgelenen– duvarın kendisi değil, gölgesidir: Bembeyaz karın üzerine düşen karanlık gölgelerin yarattığı kontrastta kaybolup giden dil, en nihayetinde başarısızlığın kabul edildiğinin bir göstergesidir. Öykünün kendisi ve içerdiği motifler yıllar süren çalışmalarda öyle çok “kıvrılmıştır” ki artık motiflerden uzanan dallar “kırılıp dağılmış gibi” bir yamaca yayılmıştır.

Kafka’nın yayımlanan ilk kitabı olan Seyir, 1904’ten 1912’ye kadar kaleme aldığı on sekiz küçük öyküyü içerir ve bu öykülerin çoğu onun günlüklerinden çıkmıştır. Bu derlemede yer alan öyküler arasında o ünlü “Binici Beyler Bir Düşünmeli” de bulunmaktadır. At yarışında kazanmanın olumsuz yönlerinin sıralandığı öyküde zafer öyle bir kötülenmiştir ki insanda zafer kazanma hevesi kalmaz. Kitapta, hatıralar yığınına yıldırım gibi düşen “Şosede Çocuklar” da yer alır. Burada yazar çocukken başından geçen bir olayı yapısal kaygılar gütmeden canlı bir biçimde aktarmıştır. Oldukça kısa bir öykü olan “Dalgınca Dışarı Bakış”ın konusu ise yolda yürürken çocuk yaşta bir kızın yanından geçen adamın gölgesinin kızın yüzünü kaplaması ve –kazanılan bir savaşın ardından olduğu gibi– yeniden çekilmesidir. Kafka verdiği ilk düzyazı eserlerden hiçbirini beğenmez. İlk kitabının yayımlanmasının üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden Felice Bauer’e, o kadar “eski” ve “kötü” kitaplar okumamasını tavsiye etmiştir.
Ne pahasına olursa olsun öyküyü terk etmek istemeyen hatalı bölümler beni rahat bıraksın diye onları şimdi buraya da yazıyorum: “Gördüğü rüyadan duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirmek ister gibi derin derin nefes alıp veriyordu, sanki derin derin nefes alınca rüyadaki mutsuzluklar bu dünyadakilerden daha katlanılabilir oluyordu.”

Hoşnutsuzluklar burada son bulmadı. Kafka, sadece elbiselerdeki derin kıvrımlar, yüzlere düşen gölgeler, “–mış gibi (varsayımsal)” hikâyeler ya da kısa anılar değil de bedenler ve onların hareketleri hakkında da yazmayı ancak “Hüküm”de başarabildi. Ne var ki bu başarı için doğa incelemelerini, birkaç küçük istisna dışında, bir kenara bırakmak zorunda kaldı. Doğa incelemesi ona göre bir şey değildi ve bu nedenle doğa, bundan sonraki bazı eserlerinde “doğa tiyatrosu” ya da belirsiz kar manzaraları şeklinde yer almıştır.

Buna rağmen nehirler, köprüler ve gece manzaraları Kafka eserlerinin adeta alameti fârikası haline gelmiştir. Benzer manzaralara sadece Georg Bendemann’ın köprüden atladığı öyküde değil, büyük bir değişim geçirerek bir köprüye dönüşmüş olan adamın hikâyesinde de rastlarız. Şato’nun başkahramanı kadastro memuru K. da köyün –ve böylece romanın da– içine doğru yürümeye başlamadan önce uzun süre bir köprünün üzerinde dikilip şatoyu izler. Köprü imgesi Dava’nın can alıcı noktalarından birinde de yine karşımıza çıkar: Tökezleyip duran bir adam iki gözlemci eşliğinde nehrin üzerindeki köprüden geçer. Bundan birkaç saat sonra kendi infazının gerçekleşeceği yere gitmek üzere iki gözlemci eşliğinde yola çıkan Josef K. da aynı köprüden geçer, o sırada aklına şunlar gelir:
Ay ışığında parlayan ve titreyen su, üstünde ağaçların ve çalılıkların adeta bir yığın oluşturduğu küçük bir adayla bölünüyordu. Şimdi altlarında, K.’nın kimi yaz mevsimlerinde uzanmış ve gerinmiş olduğu rahat bankların bulunduğu çakıllı yollar vardı. “Aslında durmaya niyetim yoktu” dedi K. eşlikçilerine, onların uysallığından ötürü utanmıştı.

“Ada” figürünün yeniden –sözcüğün tam anlamıyla– gün yüzüne çıkması önemli bir şeye işaret eder. Kafka’nın eseri gizli bir bütünlük arz etmektedir, akıntıya göre değişseler bile beslendikleri nehir de manzaralar da hep aynıdır, dönüp dolaşıp bir deneyime dayanırlar. Pırıl pırıl parlayan ve titreşen var oluş suyunun üzerinde bulunan küçük, uzak ada, el yazmaları gibi üst üste yığılmış ağaç yapraklarının oluşturduğu yığınlar, bir zamanlar; yaşamın çok daha kolay olduğu, yaz aylarında insanların rahat bir bankın ya da bankların üzerine bırakıp sere serpe yayıldığı zamanlarda bir yerlere ulaşmış olan belirsiz beyaz yollar. “Aslında durmaya niyetim yoktu” der Josef K. yanındakilere. Bu sözleri söylerken o şair gözlerinin nasıl hüzünle baktığını hayal edebiliriz.

Akşam gezintisinin artık sonuna gelinmişti. Mala Strana’daki sokak ışıkları çoktan sönmüştü. Franz biraz dolaşarak eve Wenzel Meydanı üzerinden gitmeye karar verdi. Kendini henüz ailesindeki curcunaya katlanmaya hazır hissetmiyordu. Aynı anda hem yaşamın gürültüsünü ve hem de tek başınalığı kaldırmak için fazla yorgundu.
Max her zamanki gibi o gün de yine kendi meseleleriyle meşguldü, kız hikâyeleri ve yeni kitabı onu gereğinden fazla meşgul ediyordu. Her ikisini de dipsiz bir kuyu gibi içine çekecek olan o büyük konuşma o gün de yapılamamıştı. Asla da yapılamadı. Max Brod’un yüzündeki kibirli gülüş silinip gitti. Kafka’daki muhteşem yeteneğini ilk keşfeden de oydu. Kafka, Max Brod’un en hareketli ve en önemli destekçilerinden biri olduğunu düşünüyor, arkadaşının hayatının sonuna kadar ona sadık kalacağını sanıyordu. Ancak Max seçimini arkadaşına karşı, onun eserlerinden yana kullandı. Eserlerini yayımladı, inceledi, onlar hakkında yazılar da yazdı. Eserler onun var olma savaşının bir parçası haline geldi.

Kafka “Seyir”i, Max Brod’larda görüp gönlünü kaptırdığı Felice Bauer’le karşılaştıktan kısa bir süre sonra yayımlamıştı. Kafka tamamlanan ilk öyküsü ile evlenmeyi düşündüğü ilk kadının hayatının aynı dönemine rastlamasının güzel bir işaret olduğunu düşündü. Tutkulu mükemmeliyetçiliği –“insanın kötü olanı, sonsuza dek öylece bırakmaya sadece ve sadece ölüm döşeğinde hakkı vardır”– ile yazdıklarını yayımlatmanın o ateşli arzusu –“asıl arzum büyük bir öykü kitabı yayımlamaktır”– arasında sürekli gidip gelmesine rağmen bu yükü omuzlamaya karar verdi. Yazmak ile yayımlatmak üzere yazmak arasındaki büyük farkı çekinmeksizin dile getirdiği satırlarda şöyle der:
Küçük kitabın hazırlanması ne çok vaktimi alıyor. Önceden yayımlanmış eski şeyleri okumak ne kadar zararlı, ne kadar gülünç bir özgüven duygusuyla dolduruyor içimi. Bu iş yazmaktan beni alıkoyuyor.13

Kitabın yayımlanmasıyla birlikte Franz Kafka yeni bir dert edinir. Yazarlara özgü bir dert.

11. Kaynak olarak kullandığımız Tevfik Turan çevirisinde (“Bir Kavganın Tasviri”, Bir Kavganın Tasviri: Anlatılar-II, 13-65), öykünün girişindeki bu şiirin ilk kıtası yer almamaktadır. (ç.n.)
12. Hyperion: Yunan mitolojisinde gözlem tanrısı. Görme tanrısı Theia’nın kardeşidir. (ç.n.)
13. Bütün Öyküler, çev. Kamuran Şipal, Cem Yayınevi. (ç.n.)

ŞİPŞAK KAFKA
Orijinal adı: Kafka für Eilige
Yazan: Karla Reimert
Almanca aslından çeviren: Gül Gürtunca
Doğan Yayıncılık

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here