Kafka’nın dünyasını okuyucu neden sevmez?

Franz Kafka, 3 Temmuz’da dünyaya gözlerini açtığında yaşamın onu nereye sürükleyeceğinden ve insan olarak hangi sorunlarla baş etmenin yollarını arayacağından habersizdi. Yazarın mektup ve yapıtlarına göz attığımızda bu sorunların neler olduğunu yakından takip edebiliyoruz; çünkü yapıtlarında işlediği temalar kendi yaşamıyla onları kolay ilişkilendirebilmemizi sağlıyor. Enis Batur da yazarın mektuplarının birer yazınsal yapıt olarak ele alınıp alınamayacağını sorguladığı yazısında özellikle Babaya Mektup’un onun yapıtlarından ayırt edilemeyecek kadar ilişkili olduğuna değinir (224-29). Yazarın yapıtlarının hayatıyla ilişkilendirilme nedenlerinden biri de yapıtlarında kullandığı üslubun ve yoğun bir çaresizlik duygusunun, sürekli kendi hayatına da bakılması konusunda kışkırtıcı olmasıdır.

Dünya edebiyatında Kafka’nın eserlerine önemli bir değer atfedilmiş ve böylece eserleri farklı eleştirmenler tarafından değişik bakış açılarıyla incelenmeye çalışılmıştır. Bu bakış açıları içinde en çok benimsenen Marksist eleştiridir. Bu yaklaşımda, Sanayi Devrimi’nden sonra insanın sistemli bir biçimde sömürülmesinin onda yarattığı yıkımların Kafka aracılığıyla edebiyatta yankı bulması etkili olur. Genel olarak, o güne kadar doğada zihinsel gücü temelinde en önemli varlık olarak yer edinen insan, kendi türü tarafından, ortaya koyduğu emeğinin yüksek kȃra endekslenmesi, üretim sürecine ve ürettiklerine yabancılaşması, yaşam koşullarının daha da kötüleşmesi ve hatta benliğinin yok edilmesiyle karşı karşıya kalmıştır. İşte Kafka, bu modern insanın -nedenlerini hiçbir zaman tam olarak belirtmese de- bu sistemli sömürüden kurtuluşunun çıkış yollarını değilse de psikolojik durumunu gözler önüne serer.

Gerçi, Borges, Kafka’nın etkisini, daha çok, ondan önceki bazı edebiyatçıların eserlerinin anlaşılabilmesine olanak tanımasında bulur; bu eserler Kafka’nın bir tür sesinin yankılandığı yapıtlardır. Şöyle der: “Kafka’yı okumuş olmamız [..] [çeşitli çağlarda yazılanları] okumamızı hissedilir biçimde etkiliyor, mükemmelleştiriyor, yönünü değiştiriyor [..] [Bir yazarın] [y]azdıkları geleceği değiştireceği gibi geçmişi algılamamızı da etkiler, değiştirir” (173-74). Ender de olsa bazı yazarların eserlerinin ilk kavrayışta anlaşılması olanaklı değildir. Bu tür yazarlar kendilerinden önceki hiçbir edebȋ anlatıma ya da yaklaşıma yaslanmadığı için, eserleri o kadar özgündür ki onlar ancak sonradan başka yazarların metinlerinin açtığı kanal boyunca açıkça algılanıp değerlendirilebilir. Hatta Marcel Proust da biraz farklı bir açıdan bu konuda şöyle der:

Zaten, biraz derin bir eseri bir bireyin kavraması için gereken zaman [..] gerçekten yeni olan bir şaheseri kitlelerin sevebilmesi için geçmesi gereken yılların, hattȃ bazen asırların, küçük bir örneği, adeta simgesidir. Bu yüzden de dȃhiler, halkın kavrayışsızlığından kurtulmak için, çağdaşlarının yeterli mesafeden yoksun olduğu gerekçesiyle, gelecek kuşaklar için yazılmış eserlerin, ancak gelecek kuşaklar tarafından okunması lazım geldiğini düşünebilirler; tıpkı bazı resimlerin, fazla yakından bakıldığında yanlış değerlendirildiği gibi. Ama aslında yanlış hükümlerden kaçınmak için alınan bütün korkakça önlemler faydasızdır, çünkü yanlış hükümler kaçınılmazdır. Bir deha ürününün derhal takdir edilmesi zordur; çünkü o yazan kişi olağandışıdır, ona benzeyen pek az insan vardır. Eserin kendisi, onu anlayabilecek ender dimağları zenginleştirerek geliştirecek, sayısını artıracaktır. (95-96)

Anlaşılacağı gibi, Proust neredeyse kitlesel bir bellek üstünden hareket ederken, Borges, Kafka’nın eserlerini gözeterek özgün eserlerin kavranma işini edebiyat tarihi içinde çözmeye çalışır. Peki, eleştirmenler, Kafka’ya çok önemli bir değer atfederken okuyucu onu nasıl değerlendirir?

Kafka’nın eserlerinin nasıl alımlandığına baktığımızda şu soru önem kazanıyor: Okuyucu Kafka’nın yapıtlarından neden tam olarak haz alamaz, bir türlü onun karakterlerini, onun dünyasını sevemez? Bu soruyu yazarın ilk kez 1915 yılında yayımlanan ve en çok okunan Değişim ya da Dönüşüm –değişik yayınevleri tarafından farklı başlıkla okurlara sunulmuştur- adlı romanını merkeze alarak yanıtlamak anlamlı görünüyor.

“Değişim” ya da “dönüşüm” sözcüğü kendi başına merak uyandıran bir kavramdır. Ürkütücü olmakla birlikte, bir umudu da barındırdığı için genellikle olumlu bir çağrışımı vardır. Özellikle edebȋ metinlere baktığımızda genel olarak ana karakter bir değişime uğrar ya da uğramalıdır, buna alışkın olan ve bunu talep eden okuyucu da ana karakterin zihinsel ya da davranışsal olarak bir gelişim göstermesini bekler. Kafka’nın Değişim adlı romanında ana karakter, bir sabah uyandığında kendini metamorfoza uğramış olarak bulur. Romandaki ilk cümle şöyle başlar: “Gregor Samsa, bir sabah korkulu rüyalardan sonra uyandığı zaman yatakta kendini kocaman bir böcek olarak buldu” (15). Bir sonuç cümlesi olabilecek bu ifade okuyucuyu tedirgin eder, çünkü olumlu bir değişime hazırlanmış olan okuyucu neyle karşılaştığını ve onu nasıl kavraması gerektiğini anlayamaz ama o güne kadar olan okuma deneyiminden bunun olumlanacağını düşünür. Arkasından gelen paragrafta ise romanın atmosferi şöyle belirlenir: “Yağmur damlalarının pencerenin çinko çerçevesine düştüğü duyuluyordur” (16). Çinko çerçevesine düşen yağmur damlaları bir işkence yöntemi olarak rahatlıkla kullanılabilir. Gerçekten de anlatının son sayfasına kadar bir tür işkenceye dönüşen anlatıcının sesi okuyucunun sinir uçlarında gezinir. Bunun bir nedeni de yazarın teknik olarak oluşturduğu anlatıcı profilidir. Aslında romandaki her karakterin duygu ve düşüncelerini bilen tanrısal anlatıcı edebî anlatılarda önceleri çok tercih edilen bir anlatım biçimidir. Değişim’de yine bir tanrısal anlatıcı kullanılır ama bu anlatıcı sadece Gregor Samsa’nın duygu ve düşüncelerini okuyucuyla paylaşır. Yani okuyucu Gregor’un dışında ne anne ile babasının ne kız kardeşinin ne kiracıların ne patronunun ne de hizmetçilerin zihninden geçenleri bilir. Yazarın bu tekniği bilinçli olarak seçmesinin nedeni, okuyucunun sadece Gregor’u anlamasını, onunla duygudaş olmasını ve dolayısıyla onun yanında yer almasını sağlamaktır. Bir yerde basit ama stratejik olarak önemli sayılabilecek şu anlatıma başvurulur:

Gregor için beklemekten başka yapacak şey yoktu. Üzüntü ve kuşkunun verdiği sıkıntı içinde dolaşmaya başladı. Duvarların, eşyaların, tavanın, her şeyin üstünde dolaşıyordu. En sonunda, sanki bütün oda etrafında dönmeye başlamış gibi, tam bir umutsuzluk içinde odanın ortasındaki büyük masanın üstüne düştü. (66)

Bu alıntıda da görüldüğü gibi duyguları, düşünceleri ve eylemleriyle bir bütün olarak Gregor Samsa anlatılmaktadır. Buna karşıt olarak oluşturulan, yani onun değerler dünyasının tam karşısında yer alan diğer karakterleri, anlatıcı umursamaz. Şefkatli biri gibi Gregor’un ruhsal kederlerinin yanında sayfalarca süren bedensel acılarını anlatarak okuyucuyu hep onun safında ve ona acıyan biri konumunda tutar. Bu, değişik biçimlerde şöyle aktarılır: “Şimdiki haliyle sağına bir türlü dönemiyordu. Bütün gücünü toplayıp sağına dönmeye çalıştıkça, sallanıp sallanıp gene sırt üstü düşüyordu. Belki yüz defa denedi bu işi; titreyen bacaklarını görmemek için gözlerini yumdu hep. En sonunda, daha önce hiç bilmediği, hafif, ama derinden gelen bir acı saplandı böğrüne; sağına dönmeyi denemekten vazgeçti” (16). Romanlardaki atmosferi yaratan, karakterleri bize tanıtan, değerler dünyasını belirleyen ve aktaran anlatıcı, bu romanda Gregor Samsa’nın bakış açısı dışında okuyucuya neredeyse hiçbir perspektif sunmamıştır; anlatıcı, okuyucudan bir aziz ya da azize gibi ona sadece merhamet etmesini isterken başka duygulanımların da oluşumunu engeller. Dolayısıyla romanın son sayfasında baharın gelmesine kadar keder, çaresizlik ve masumiyetten oluşan bir atmosfer ile efendinin –özellikle babanın- yarattığı sömürü üstüne kurulu bir değerler dünyası anlatıcı tarafından aktarılır. Okuyucu tam olarak anlamlandıramaz ama anlatıda acıyla birlikte oluşturulan bir iktidar vardır; bu yüzden o, iktidarın boyunduruğundan kaçma isteği duyar.

[E]skisinden daha çok gürültü çıkararak Gregor’u daha çok ileri iteliyordu […] Bedeninin bir yanı havaya kalktı. Kapı boşluğunda eğri bir durumda sıkışıp kaldı. Yan tarafı yere bere oldu. Kapının beyaz boyasında çirkin lekeler meydana geldi. Gregor kapı aralığında iyice sıkışmıştı. Başkasının yardımı olmadan hiç kıpırdayamayacak haldeydi. Bir yanda küçük bacakları titreyerek havada sallanıyordu. Bacaklarının bir kısmı bedeninin altına sıkıştığı için büyük bir acı duyuyordu. Derken, babası arkadan bastonu vurunca, kurtuluşu buldu. Havada uçarak odasının ortasına kadar geldi. Her yanından kanlar akıyordu. Bastonun vuruluşu ile kapı kapandı. Sonunda da ortalık sessizleşti. (41)

Bu satırların ardından Nietzsche’nin dediği gibi okuyucu “Tanrı, insana acımaktan ölmüştür” (aktaran Young 564) konumuna neredeyse gelir.

Kafka ile ilgili yapılan yorumların başında, onun hayatı boyunca bireysel olarak otoriteye karşı çıkmanın olanaklarını bulmaya çalıştığı ve bunu yapıtlarında temel bir konu hâline getirdiği doğrultusundadır. Bireysel olarak otoriteye karşı gelmenin altında yatan da özgürleşme arzusudur. Yapıtlarından ilk elde anlaşılan, birey, kıstırılıp kaldığı bu dünyada otoritenin zulmü altında nedensiz bir biçimde ezilir, sömürülür. Bu ezilme durumundan kişi özgürleşip kurtulmak ister. Kafka için özgür ve insanca yaşamak ne anlama gelir? Belki de asıl bu kavramların üstünde durmak, bunları anlamlandırmaya çalışmak gerekir. Nietzsche, özgürlük kavramı konusunda şu saptamaları yapar: “[Özgürlük] ‘kendinden sorumlu olmakla’, kendi ‘mesafeni’ korumakla, ‘zorluğa kayıtsız hâle gelmekle’, ‘siz dâhil insanların fedakârlığına hazır olmakla’ ilgili bir meseledir” (aktaran Young 751). Bu ifadelerin altında yatan da bireyin içsel olarak bir savaşa girmesi gerektiği ve bir savaşçı olarak kaldığı süre boyunca ancak özgürleşebileceğidir. Bu çerçevede Gregor Samsa’ya baktığımızda o, ailenin parasal yükünü omuzlayan ve bu anlamda onlara neredeyse orta sınıfın olanaklarına sahip hayat yaşatan bir karakter sergiler. En büyük isteği, babasının borçlarını ödemek ve kendisi sevmese de keman çalmayı çok seven kız kardeşini konservatuvara göndermektir. Bunun için çok uzun saatler gezgin satıcılık yapar – odası kumaş parçalarıyla doludur. Aile bireyleri arasında yine de yakın bir ilişkinin olabileceği duygusunu veren bu duruma karşın, Gregor evde akşamları yatarken odasının kapısını kilitler. Bu noktada, Gregor’un bakış açısından bütün öykü anlatıldığı için, onun iç dünyasında kendi adına belirlediği amaca bakmakta fayda var. Açıkça görülüyor ki, o, borçlar ödenip bir tür “dışsal engeller” ortadan kalktıktan sonra bir anlamda özgürleşecektir ama Nietzsche’nin belirttiği gibi o, içsel bir amaç oluşturup bir savaşçı gibi eylemde bulunmaya hazırlanmaz, böyle bir niyeti dahi yoktur. Belki de kendine yetemez, bu anlamda özgüveni de yoktur. Bu yüzden de hayatta değer bulamamaya doğru giden bir eğilim gösterir. Nietzsche özgürlük ile mutluluğu birbirinden ayrı tutmaz ve mutluluk için de o, hayatı tanımlayan bir davanın, bir fikrin, bir amacın kendisidir der: “Hakiki mutluluk, daima kişinin ‘çalışmasının’ yan ürünüdür ve hayatının ‘düz çizgisine’, hayatını tanımlayan ‘amacına’ aktif olarak bağlanmasıyla mümkündür” (aktaran Young 753). Yani kişi, “yinelemekten mutluluk duyacağı biçimde” sürekli kendi amacı çerçevesinde bir eyleyen konumunda yaşamalıdır; bu, kişiye neşe ve canlılık katacaktır. Bunun için de kişinin kendi benliğini bulması gerekir. Nietzsche şöyle devam eder:

[İ]nsan ‘hakiki benliğine’ göre yaşayarak ‘kendisi olaca[ktır]’. ‘Hakiki benlik senin içinin derinliklerinde’ saklı bir şey değil, ‘ölçülemeyecek kadar üstünde, en azından zaman senin olmayı düşündüğünden daha yukarıda’ olan şeydir. ‘Ruhu havaya çeken’ ‘ideal’ ve ‘ödev’dir […] Kendini-aramak insanın ‘benliğini’ keşfetme yoludur. (784)

Gregor Samsa’nın iç dünyasına ve eylemlerine baktığımız zaman onun sadece çalıştığını, bir işkolik olduğunu görürüz. Boş zamanlarında ise “[e]vde masanın başına geçer, hiç konuşmadan gazete okur ya da tren tarifelerini inceler. En çok sevdiği şey oyma testereyle bir şeyler yapmaktır” (26). Görüldüğü üzere bir ideale doğru kendi benliğini yaratmak için hiçbir çaba göstermez. Hata yapmayı dahi göze alıp farklı yollara saparak kendini bulmaya çalışmaz. İdeal yaratmayı, kapitalist ya da geleneksel değerlere karşı çıkıp bu zorluklarla korkusuzca mücadele etmeyi aklının ucuna bile getirmez. Yani var olan değerler içinde yaşayamaz ama kendi öz değerlerini de kuramaz, hatta böyle değerleri yaratma istenci de yoktur. Çünkü bu, çok zorlu bir yoldur ve o da bu değer yaratma sorumluluğunu üstlenemez. İlginç olan bu kitap yazıldığında Avrupa’da sosyalist hareket çok güçlenmiş, Rusya’da devrim yapılmıştı. Hem yaşadığı dönemin koşulları gereği hem de kendisini sosyalist olarak tanımlayan Kafka’nın böyle bir ana karakter seçmesi ilginçtir. Evet, ilk okuma bu düşünceye yakın olabilir; anlatının başlığı da daha çok içeriğinin -en azında ana karakterin bu çerçevede devinmesini- bu temelde olacağını çağrıştırıyor. Ancak altmetin başka bir yaklaşımı zorluyor gibi. Tarihte ilk kez Marx’ın, öznenin gücünü en iyi anlayan kişi olduğu söylenir. Yani koşullar özneyi belirliyorsa onu değiştirecek, dönüştürecek olan da yine o öznedir. Gregor Samsa ise dünyayı inkâr etmekten, hiçlikten kurtulamaz ve sırtında babasının attığı elmayla sonunu hazırlar. Peki, bütün anlatı boyunca Gregor’un pasif kalmasının bir amacı var mıdır?

Nietzsche, “[H]er zaman eylemde bulunmamızın altında yatan hakiki güdülerin aslında daima gerekenin tersi olduğu, daima bencilce güç arzusuyla eylemde bulunduğumuz[dur]” (610) Yani erk istenci, insanın eylemleri, duygulanımları ve bunların uzantılarının temelinde olandır; hep daha güçlü olma isteği insanın yaşamının tamamını kaplar ya da o olur. Gregor Samsa’ya bu açıdan bakmakta fayda var. O, acılarını yaşarken ve anlatırken bu acıları daha güçlü olmak adına yaşar. Dolayısıyla acıyı çoğaltarak gücünü de artırır. En sonunda da o, daha güçlü olmak adına yaşamını riske atar.

Bencilce bir güç istenci içinde babasıyla bir tür hesaplaşma söz konusudur. Acılarla yoğrulmuş sözcükler, cümleler, paragraflar bütününde okuyucunun gözünde masumiyetini ilan eden Gregor Samsa, aslında temelinde yatan güç istenci dolayımında gizli bir niyetle aşırı bir kibirlilik örneği sergiler. Kısaca, bütün sızlanmalarının altında kendini yüceltme söz konusudur. Bunun için de babasıyla arasında suçlayıcı bir bağ kurarak kendi güç istencini meşrulaştırır. Anlatıcı, yerinden bile kalkamayan babasının çalışmaya başladıktan sonraki değişimini Gregor’un bakış açısından şöyle aktarır:

Ondan bu yana nasıl da dimdik olmuştu! Üzerinde banka odacılarının giydiği cinsten sarı düğmeli, kırışıksız mavi bir üniforma vardı. Yüksek ve dik yakasının üstünde katmerli gerdanı sarkmıştı. Çalı gibi kaşlarının altında fıldır fıldır dönen siyah gözlerinin keskin bakışları ileri doğru fırlıyordu. Her zaman karmakarışık olan beyaz saçları, bu kez ortadan özenle ayrılmış, güzelce taranıp yatırılmıştı. Görünüşü pırıl pırıldı […] ellerini pantolon ceplerine soktu, suratını asıp Gregor’un üstüne yürüdü. Ama galiba ne yapacağını o da bilmiyordu. Yürürken bacaklarını adamakıllı kaldırıyordu. Gregor, tabanlarının büyüklüğüne şaşıp kaldı. Ama olduğu yerde de mıhlanıp durdu. Değişime uğradığının ta ilk gününden beri babası Gregor’a karşı çok sert davranılmasını istiyordu. (68-69)

Gregor, babasının büyük tabanlarının altında her an ezileceği duygusunu hisseder; çizdiği bu tabloda babası faşizmin ayak seslerini çağrıştırır. Roman boyunca Gregor’un olumsuz hiçbir özelliğiyle okuyucu karşılaşmaz; çalışkandır, dürüsttür, hassastır, disiplinlidir, özverilidir ve hiç kimseye zarar vermez. Dolayısıyla okuyucuyu kendi dünyasına çeker çünkü o da hayatta adaletsizliğe uğramış, sömürülmüş, bütün değer yargıları ve kurumlarıyla hep köle olarak kalmaya zorlanmış biridir. Bu yüzden okuyucu, acıma, merhamet ve şefkat duygularını kolayca açığa çıkaracak bir konumda ana karakterin yanında yerini alır. Ve öfkesini, hıncını yöneltebileceği karakterler arar. Romandaki anlatıcı da işte tam olarak bu işlevi görür; sadece Gregor Samsa’nın bütün suçu üzerine yıktığı ve bir düşman gibi konumlandırdığı -gece yatarken Gregor odasının kapısını kilitler hatta duvarında asılı duran çerçevedeki kadın resmi de onun yaşayamadığı cinselliğin suçlusuna işaret eder- babasını okuyucunun linç etmesi için ortaya atar.

Ansızın kulağının dibinden bir şey uçup geçti, yuvarlanarak öteye gitti. Bir elmaydı bu. Arkadan bir ikincisi geldi. Gregor korkudan durdu. Daha fazla koşmanın faydası yoktu. Babası, onu bombardıman etmeye karar vermişti. Küçük masanın üstündeki meyve tabağından elmaları cebine doldurmuş, pek nişan almaya bakmadan birer birer fırlatıyordu. Küçük kırmızı elmalar yerde yuvarlanarak gidiyor ve birbirlerine çarpıyorlardı. Yavaşça atılan bir elma Gregor’un sırtını yaladı, ama bir yerini acıtmadan yere düştü. Bunun ardından gelen elma ise Gregor’un sırtına iyice gömüldü. Gregor yerini değiştirince bu inanılmayacak kadar derin acıyı giderecekmiş gibi ileri doğru süründü. Ama sanki olduğu yere mıhlanmıştı. Tam bir şaşkınlık içinde bütün bedenini gerdi. Son olarak etrafına bir göz gezdirdi […] Gregor bundan sonrasını göremez olmuştu […] Hiç şüphesiz yarası Gregor’un hareket yeteneğini, bir daha geri gelmemek üzere alıp götürmüştü. (69-71)

Kısaca söylersek, yapıtta kapitalist sistemin insan yaşantısı ve psikolojisinde yarattığı tahribatla birlikte asıl olarak ana karakterin gizli niyetine yakından bakılması gerekir. Bu niyeti sezinleyen ancak tam olarak anlamlandıramayan okuyucu, roman bittiğinde yazarın yarattığı dünyadaki karakterleri aslında sevmediğini düşünmeye başlar. Çünkü ana karakter hiçbir mücadelede bulunmaz bu nedenle de kişiliğini, benliğini yitirir; sızlanmaları ve acıları havada donmuş olarak kalır. O, yönelttiği suçlamalardan başka bir eylemde bulunmaz ve suçun şiddetini artırmak için ölmeyi seçer. Dolayısıyla masumiyeti konusunda ikiyüzlü davranır. Çünkü arzuladığı şey farklı bir yolla iktidarını kurmaktır. Bu iktidar istencinde –sezgisel olarak- kendisini kullanılmış olarak hisseden okuyucu Kafka’nın dünyasını sevmez.

SEVİM GÖZCÜ
26 Ocak 2017 http://t24.com.tr

Kaynaklar
Batur, Enis. “Kafka’nın İç Sürgünü”. Yazının Ucu İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993.
Borges, Jorge Luis. Öteki Soruşturmalar Çev. Peral Bayaz Charum ve Türker Armaner. İstanbul: İletişim Yayınları, 2015.
Kafka, Franz. Değişim. Çev. Arif Gelen, İstanbul: Sosyal Yayınları, 2003.
Proust, Marcel. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde Çev. Roza Hakmen. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007.
Young, Julian. Nietzsche Çev. Bülent O. Doğan. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Platon’dan Lacan’a arzular, tutkular

Kapat