Kalkın Nazım?a Gidelim ? Fahri Erdinç

Fahri Erdinç’le Nâzım Hikmet arasında yıllarca süren bir usta-çırak ilişkisi, onları yurt dışında buluşturan bir yazgı ortaklığı, siyasal çalışma sürecinde oluşan bir yoldaşlık ilişkisi vardır.

Fahri Erdinç, Kalkın Nâzım’a Gidelim kitabında bütün bu ilişkilerden yola çıkarak anılarını anlatıyor. Nâzım gerçeğini anlatmak savıyla yazılan birtakım kitaplarda onu yalnız bir yönüyle, sözgelimi yalnızca ideolojik çizgisi içinde, örgütünün anlam ve eylem sınırlarıyla bir militan olarak ya da yalnız kusurlarıyla görmek ve göstermek isteyenlere karşı çıkmak için.

Erdinç’e göre, o hem sanatçı, hem militan olarak her yanıyla, her türlü aydınlıkta görülmeli ve gösterilmeli. Bunun için de, günlük gerçeği içinde insan Nâzım, seven Nâzım, yaşayan Nâzım ortaya çıkarılmalı.

Kalkın Nâzım’a Gidelim, birlikte geçirilen günlerin ve yaşanan olguların anılarını dile getirirken, içten anlatımı ve sürükleyici kurgusuyla Nâzım gerçeğini anlamaya ve anlatmaya katkı sağlayan önemli bir çalışma.

Fahri Erdinç’i Okumaya Başlarken – Kemal Özer
(05.01.2007, Sözcükler Dergisi)

Aynı başlıkla bir yazı daha yazmıştım 1979’da. O yıl, Fahri Erdinç’in bütün kitaplarını basmak üzere yola çıkılmış, ilk olarak iki romanı yayınlanmıştı çünkü. Arkası gelecek, öyküleriyle şiirleri, öteki romanlarıyla anı ve mektupları cilt cilt gün ışığına çıkarılacaktı. Dizinin başlaması, bu girişimin gerçekleşmesine katkı sağlayanlar arasında bulunduğum için bana da heyecan veriyor, yıllarca o günleri nasıl beklediğine yakından tanık olduğum Erdinç’in sevincini kendisiyle paylaşmak istiyordum.

Ne yazık ki, araya 12 Eylül girdi. Değişen koşullar yüzünden sözkonusu yayın sürdürülemedi, yapılan hazırlıklar ellerde kaldı. 1986’daki ölümüne değin, kendisi bir başka girişimin başladığını göremediği gibi, özleminin tanığı bizler de ölümünden günümüze 20 yıl boyunca, eski eşinin anlayışsızlığı yüzünden, bir ikisi dışında kitaplarının yeniden gün ışığına çıkmasını sağlayamadık.

Yordam Kitap, Erdinç’in ölümünden tam 20 yıl sonra ancak yeni bir yayın girişimini başlatmış oluyor şimdi. Aynı başlık altında yeni bir heyecanı daha dile getirmek istiyorum ben de. Ama kendisi bu girişimi artık göremeyeceği, arada paylaşılası bir sevinç ortaklığı oluşamayacağı için duyduğum burukluğun kaçınılmazlığını da anarak.

Kuşkusuz aramızda olmayan, ama bu tür ilgileri hak etmiş her yazar için kitaplarının topluca basılmasını sağlayacak böyle bir girişim heyecanla karşılanmalıdır, bir değerbilirlik olarak altı çizilip kuşaktan kuşağa aktarılmalıdır. Ama Fahri Erdinç’in yeniden yayınlanmaya başlaması, onun yaşamındaki ve yazarlık serüvenindeki özel koşullardan dolayı ayrı bir anlam ve önem taşıyor.

Fahri Erdinç, 1949’dan 1986’ya değin, yurt dışında yaşamak zorunda kaldı. Buna karşılık yazmayı sürdürürken, içinde bulunduğu koşullara yenik düşmedi. Yazdıkları tam 20 yıl, ülkesinde yayınlanma olanağı bulamadı. Ama o, hem dilini geliştirerek yazmayı sürdürdü, hem de ülkesinin insanlarını ve gerçeklerini yazmaktan bir an bile geri durmadı.

Fahri Erdinç’in ülke dışına çıktıktan sonra yazdıkları, ilk kez bir öykü derlemesi olarak 1969’da Hür Yayınevi sahibi Yusuf Ziya Bahadınlı’nın girişimiyle yayınlanma fırsatı buldu: Diriler Mezarlığı. Bu başlangıcın ardından, dergilerin ona ilgi göstermeye başladığı bir dönem geldi. 1970’ten sonra Bulgaristan’a gidiş gelişlerin artması, Türkiye’deyken tanıştığı kimi yazar ve ozanlarla (M.Eloğlu, Ö.F.Toprak, M.Makal vb) yeniden buluşmasına, TYS’nin kurulması ve ikili kültür anlaşmaları imzalaması sonucu daha gençlerin de onu tanımalarına yol açtı.

Bu gelişmeler, dergilerin onun ürünlerine ulaşıp yer vermeleriyle sonuçlandı. Türkiye Defteri dergisinin özel sayı yaparak başlattığı ilgi, 1970-80 arasında yayınlanan pek çok dergiyle sürdü: Yeni a Dergisi, Yansıma, Türkiye Yazıları, Sanat Emeği, Doğrultu, Felsefe Dergisi vb. Yenidendoğuş denebilecek bir dönem, dergilerin ötesinde Türkiye Hikâyeleri ile Acı Lokma romanının (önce Politika gazetesinde, sonra Güney Film’de) yayınıyla, ardından Habora Kitabevi’nin başta sözünü ettiğim diziyi başlatması ve Kardeş Evi ve Alinin Biri romanlarını ardı ardına çıkarmasıyla doruğa ulaştı.

Özellikle 1970’lerin ikinci yarısında Fahri Erdinç ile tanışma fırsatı bulanların bir bölümü (A.Özyalçıner, D.Ceyhun, O.Kutlar, K.Özer vb) daha 1950’lerde onun öykülerini okumuş ve etkilenmişlerdi. 1979’daki yazımda bunu şöyle dile getirmiştim: “1950’lerin başlarında, ilk okurluk yıllarımda, öykülerini sanatsal bir tat alarak okuduğum birkaç öykü yazarından biriydi Fahri Erdinç. Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nin özel sayı olarak ondan yaptığı derlemedeki öyküler, hâlâ unutamadığım, yıllar sonra yeniden okuyunca da aynı tadı aldığım yapıtlardı. Çizdiği dünyayı, sergilediği kişileri bugün hâlâ o ilk etkileriyle, hüzünden öfkeye, hınçtan sevecenliğe dek değişen duygularla anımsıyorum. Çözümlemesini yaptıktan sonra bile hâlâ açıklanamayan bir şey, bir büyü, bir ‘adı konmayan’ kalır ya kimi yapıtlarda; o öykülerde de vardı bu.”

Tanıştıktan ve yeni yapıtlarını da okuma fırsatı bulduktan sonra, bendeki bu okurluğa bir başka tanıklığın gözlemi katılmış oldu. Kendisine yazdığım mektuplardan birinde bunun altını şöyle çizmiştim: “..beni ilgilendiren, uyaran iki şey var senin serüveninde: insan olarak burayla, ülkenle yaşaman, bir. İkincisi, varlığınla dilin arasındaki bağlantıyı iyi değerlendirmen. Onca yıl gurbette kal ve Türkiye’den başka bir ülkenin insanları için tek sözcük yazma. Üstelik yazdıkların, yıllar yılı, neredeyse 20 yıl, o insanlara ulaşmasın. Büyük bir dirençle, yazarlığı, körelmeden, düzeyini düşürmeden sürdür. İşte bu çabaya ve başarıya, saygıdan da öte, hayranlık duydum. Olmaz bir şey gibi göründü bana. Ve insanların hayran olunacak işlerinin sık rastlanır olmadığını düşündüm.”

Gurbet yaşamı içinde kendi dilini unutturacak bir ortam, her şeyden önce zaman etkeni, sanatın da ötesinde ve kimi zaman ağır basan başka çabalar, bulunduğu ülkenin insanına seslenmesini primlendirecek olanaklar fazlasıyla varken bunlara yenik düşmemesi ve en ufak bir ödün vermemesi, ne zaman ulaşacağını bilemeden sürekli aynı adrese yazıyor olması, yalnız beni değil, benim gibi bu gözlemi yapan birçok arkadaşı da etkileyecek, dahası yazılanın adresine ulaşması için hepimizi kutsal bir ulaklıkla yükümleyecekti.

Bu yükümlülükle kimimiz yayın olanakları araştırmayı, hatta yaratmayı üstlendik, kimimiz yapıtların (örneğin şiir, öykü ve mektupların) derlenmesine katıldık, çıkan ya da yaratılan fırsatların sevincini paylaşırken, yarım kalan girişimlerin üzüntüsüne ortak olmaktan da geri durmadık. Bir bakıma, karşılık beklemeden bir şey yapma heyecanını duyurageldi bize.
Bugün Yordam Kitap’ın başlattığı toplu yayın, bir yandan geçmişte yarım kalan girişimi baştan alıp yeniden oluşturmaya yönelik. Bir yandan da, edebiyatımız için unutulan, unutturulan kimi değerlere sahip çıkmayı, yaşamdan kaynaklanan bir edebiyat anlayışına dikkat çekmeyi, günümüzün koşullarına bu açıdan da yanıt vermeyi üstlenmiş oluyor.

Toplu yayının ilk iki kitabı, Acı Lokma romanıyla Kalkın Nâzım’a Gidelim adlı anılar. Acı Lokma’da yaşamöyküsel roman türünün içtenlikle yazılmış, başarılı örneklerinden biri çıkıyor karşımıza. Yazar, kendisini yazgı adamı kimliğine taşıyan bir yaşamı, doğumundan yurt dışına çıkışına kadarki 30 yıllık ilk dilimi içinde sergiliyor. Ama bunu yaparken, yalnızca bir Ege kasabasının yaşam koşulları özelinde bir aileyi anlatmakla yetinmiyor, ülkede Kurtuluş Savaşı’ndan cumhuriyetin kuruluş yıllarına geçerken oluşan siyasal ve toplumsal yapıyı da eleştirel olarak ele alıyor. Böylelikle kullanılan duyarlı dilin, ayrıntıları canlandırmadaki kıvrak anlatımın, çizilen canlı insan portrelerinin, betimlenen ilginç yaşam görünümlerinin, akıcı roman kurgusunun ötesinde, toplumsal işlevini etkili bir biçimde yerine getiren toplumcu bir sanat anlayışının da en iyi örneklerinden birini sunuyor.

Kalkın Nâzım’a Gidelim kitabında ise, Erdinç’in bir yandan daha çocuk yaşlarında şiiriyle karşılaştığı, sonra kendi sanatında ardından gitmeyi seçtiği bir ustayı yansıtırken sergilediği sanatsal yaklaşımı görüyoruz, bir yandan da onun üzerinden yürütülen toplumsal savaşım sırasında karşılaşılan saldırılara siyasal bir ardılı olarak gösterdiği inançlı ve sorumlu tavra tanık oluyoruz. Her iki yönden de, amacı militan ve insan olarak Nâzım’ı “her türlü aydınlıkta” görmek ve göstermek, siyasal kimliğiyle olduğu gibi, günlük yaşamı içinde de “Nâzım gerçeği”ni ortaya çıkarmaya çalışmaktır.

Dizinin ilk iki kitabıyla aynı zamanda bir başka kitabın gündeme gelmesi, okuruyla buluşan yazarı tanıtmakta önemli bir başka adım. NK (Nâzım Kitaplığı) yayınları arasında yer alan Bulgaristan Mektupları, Fahri Erdinç’in sanat ve siyaset üzerine görüşlerini içermesiyle ilginç olduğu kadar, onu gurbet yaşamında duyguları, eğilimleri, özlem ve direnciyle gösteren bir portre çalışması. Fahri Erdinç’le Kemal Özer’in mektuplarından oluşan kitap, 1976-86 arasında iki ülkeyi içine alan ve değişen koşullar yüzünden geçmişi temsil eden bir dönemi gerek yaşananları, gerek çağrışımlarıyla sergilemek gibi bir işlevi de yerine getiriyor.

Girişimin bu kez yarıda kalmamasını, buruk da olsa, bir yazarı yazgısıyla ve yapıtlarıyla okur önüne çıkarmanın duyurduğu heyecanı, yeni kitaplar yayınlandıkça ortak bir heyecana dönüştürmesini umuyor ve bekliyorum.

“Fahri Erdinç”e dair- Turgay Fişekçi
(29.11.2006, Cumhuriyet Gazetesi)
Kimi yazarların yaşam serüvenleri yapıtlarının önüne geçer. Öncelikle başlarından geçen ilginç olaylarla anımsarız onları. Fahri Erdinç de böylesi yazarlarımızdan.

Sabahattin Ali’nin 1948’de Bulgaristan’a geçmeye çalışırken sınırda öldürülmesinden bir yıl kadar sonra Fahri Erdinç de iki arkadaşıyla birlikte aynı serüvene girişir ve başarılı olur. Bu tarihten sonraki hayatı göçmen bir yazarın hayatı olarak sürecektir.

Şu günlerde Yordam Kitap yazarın iki kitabını birden yayımladı: İlki, Nâzım Hikmet üstüne anıların yer aldığı, Kalkın Nâzım’a Gidelim; öteki ise önemli romanlarından biri olan Acı Lokma.

* * *

İlkin, Nâzım kitabını okudum, büyük şairimizin özellikle de yurtdışında geçirdiği yıllara ilişkin yeni ayrıntılar öğrenebilmenin heyecanıyla. Gerçekten de kitap yanıltmadı beni. Fahri Erdinç, Nâzım Hikmet’in Bulgaristan ziyaretlerinin tanığı olmasının yanında onunla Leipzig’deki Türkiye Komünist Partisi merkezinde de birlikte çalışmış. O günlerin kimi olaylarını da aktarıyor kitabında.

Fahri Erdinç daha on üç yaşında bir çocukken Nâzım, ilk kitaplarıyla ünü ülkeyi sarmış bir şairdir. Yetişme yıllarında şiirleriyle onu etkilemiş, peşinden sürüklemiştir. Yanında Nâzım’ın şiirileriyle dolaşmakta, her fırsatta çevresindekilerle paylaşmaktadır onları. Babasından daha on üç yaşındayken bu nedenle tokat yer; köy öğretmeni olarak bulunduğu bir yerde Nâzım’ın şiirlerini okuduğu bir köylüden de şu sözleri duyar: “Şiir olamaz bu okuduğun, bunu ben bile anladım.”

* * *
Yurtdışı yıllarına ilişkin aktarılan tanıklıklar arasında ise özellikle, Nâzım’ın 1951’deki Bulgaristan ziyaretinin arkasında o sırada Türkiye’ye göç etmek isteyen Türklerin göçünün durdurulması gibi bir görevi olup olmadığı konusundaki tartışmalar dikkat çekiyor. Ülke yöneticilerinden Ali Rafiev’in açıklamalarıyla bu konuda birinci elden bilgiler aktarılıyor. Aynı yöneticinin Nâzım’ın Sovyetler Birliği’nde yaşadığı kimi sorunlar üstüne söyledikleri de şairimizin o günlerini anlayabilmenin kimi anahtarlarını sunuyor.

Yine Nâzım Hikmet’in yurtdışı yıllarında en yakınlarında bulunan Ekber Babayev’in anlattıkları; şairin Paris dönüşü uğradığı Leipzig’de pantolonundan ayakkabısına, üzerindeki her şeyi oradaki arkadaşlarına dağıtması; Nâzım Hikmet adı verilen geminin ilk sefere çıkış töreni, kitabı daha da ilginç kılan bölümler.

* * *
Acı Lokma ise, her şeyden önce özyaşamöyküsel bir roman. Yazarın Akhisar’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarının yansımaları. Ama ondan da önce, romanın açılış bölümünde, yazarın bütün hayatının yazgısını değiştiren “kaçış”ın anlatıldığı bölümle ilgi çekiyor.

Romanın geçtiği yerler önemli tarım alanları. Bu nedenle yazarın kalemi, bu son derece verimli toprağı anlatırken sanki sürgün veren bir dal gibi yeşeriyor, coşuyor, toprağın verimi, coşku dolu bir edebiyat anlatısına dönüşüyor:

“Bir halı ise bizim ova, atlas bezekleri ille dayımızın tütünleri, bağları, ekinleri, bahçeleridir. Gümüş bezeği de zeytinliklerdir. Artık o koyun gözü papatyalar, o güleç gelincikler, o ayıtlar, o mezarlık gülleri, o başı topuzlu genger dikenleri, o eşek helvaları, o toprak damarı gibi ayrıklar, o defneler, o pelinler, bir de her dalda, her saçakta guklayan kumrular…”

Acı Lokma, günümüz roman okuruna hayli uzak bir yapıt gibi görünebilir. Ama bu özelliği onun ilginçliğini azaltan değil, artıran bir unsur.

Kitabın Künyesi
Kalkın Nazım’a Gidelim
Fahri Erdinç
Yordam Kitap
Baskı Tarihi: Ekim 2006
157 sayfa

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tatlı Perşembe – John Steinbeck

Tatlı Perşembe?de yeniden Sardalye Sokağı?na dönen John Steinbeck, Salaş Palas?tan anımsadığımız sıradan, kendi halinde insanların kahkaha ve gözyaşı dolu dünyasına...

Kapat