Karameke – Onat Kutlar

(*) Onat Kutlar’ın 1960 yılında Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü alan yapıtı İshak’a alınmayan öykülerinin yanı sıra 1980’den sonra yazdıkları ve hiç yayımlanmamış hatta tamamlanmamış anlatıları, Ferit Edgü’nün çalışmaları sonucunda Karameke adlı bir kitapta toplandı.
Büyülenme hevesini yitirmeyip gerçeği arayan okurlar, Onat Kutlar’ın öykülerini uzun süre beklemiş olsa gerek. Ferit Edgü’nün demesine göre, yalnızca okuyucular değil tüm yazın dünyası beklemiş Onat Kutlar’ı. Ferit Edgü, Karameke’ye yazdığı önsözde Onat Kutlar’ı bekleyişlerini şöyle özetliyor: ‘İshak yayımlandığında haklı bir ilgi gördü. Kendi kuşağından yazarların dışında, Melih Cevdet Anday, Vedat Günyol gibi önemli isimler, (‘) Onat’ın öykü dünyasındaki özgünlüğe dikkat çekti. Diyebilirim ki tüm yazın dünyası İshak’ı izleyecek öykülerin gelmesini beklemeye başladı sabırsızlıkla. Ne yazık ki o öyküler hiçbir zaman gelmedi.’

Şişeden çıkan Cin
Şimdilerdeyse Karameke’nin varışı, Onat Kutlar’ı sabırsızlıkla beklemiş olanlar için bir avuntu; yazarla yeni tanışanlar içinse bir milat olacaktır mutlaka. Daha kitabın ilk öyküsünde şişenin kapaklarını açıp iksirini ve cinlerini serbest bırakır yazar. Okur öyküdeki gerçekliklerin oluşturduğu büyülü atmosferde uçuşarak, bazense açık şişeden yayılanların etkisiyle uyuşmuş ve kendini tamamen bırakmış bir halde bacakları birbirine dolanarak ilerler sayfalar arasında. Öykülerin içindeki gerçeklikse bir su gibi çarparak okuru kendine getirir ama asla öykülerin kendi zamanından ve mekânından çıkarmaz. Şişenin kapağı açılmıştır bir kere.

Özellikle ‘Volan Kayışı’ adlı ilk öyküde yaşananları kurgulayan ve böylesi bir dille aktaran da şişeden çıkan cinin ‘sihrin- işidir. Salih ve Hilmi adlı iki insanın yaşadığı olaylar ve mekânlar çevresinde dönüp duran öyküde uykunun büyüsüne, ağırlığına kapılır önce okur. Hilmi uykunun kollarındadır, bilerek atmıştır kendini: ‘Bildiğim bütün küfürlerin yakasını açtım. Sonra gittim, yolun kenarına, hendeğin öbür tarafına yattım. Tozlu, beyaz, sessiz yol, devrilmiş kamyon, kalabalık, tepemde güneş. Uykuyu kara kuş getirdi, yastığımın altına koydu.’

Uykunun iki insana ettiklerini, uykunun zehir gibi Hilmi’nin kanına girdiğini, Salih’inse canını yaktığını görürüz. İki arkadaştan ziyade iki yoldaş, iki kader ortağı olan Salih’le Hilmi’nin arasına girer uyku, Salih’in kamyonu devirdiği gece Hilmi uykudadır: ‘Gece yarısı biri omzumu dürttü. Gözümü açtım; Salih’ Kolu omzundan sarılı, yüzü limon gibi. Gözlerini büyük büyük açmış bakıyor. Geri uyudum.

-Hilmi, Hilmi, dedi, kalk.

İçimde merakın uyanışını umulmaz bir hazla seyrettim. Sormamı bekliyordu. Kendimi yendim ve sormadım. O bekledi, ben bekledim. Alnında, ceketinin kollarında, kasketinde kan vardı. Gene bekledi. Bense ağır bir uykunun altında kaldım.’

İki arkadaşın birbirini bırakıp yeniden buluşunun büyüsüdür şişedeki cinin etkisinde olan. Hilmi’nin o gece uyanmaması, uyanamayışı, uykunun kollarında hem kendini hem Salih’i zehirleyişi samimiyet kelimesinin en gerçek tezahürlerinden biridir. Çünkü uyanıp Salih’i dinlemek, ona kol kanat germek yerine geri uyuyup hem kendini, hem onu bırakarak, kendilerine zarar vererek aslında beraberliklerini kurtarmıştır Hilmi. Sonradan hapishaneye Salih’in yanına gidişi, onu kollayışı, onu gülümsemeyle anışı da o gece uyumasındandır hep’

Birlikte çalıştıkları matbaadan kovuldukları zaman da kovulmanın büyüsünü yakalamış ve okura da yakalatmıştır Hilmi; ‘Oh hürriyet” diyerek iç geçirmesiyle rahatlarız bizler de. Bir şeyin bitiş anında yakalanabilen hürriyet duygusu; sabredilen, katlanılan bir şeyden kurtulma’ Paydos zili çaldığında hissedilen iç taşması, sevinç dalgası’ Hilmi kovuldukları vakit paydos zili çalmışçasına coşarak, özgürlüğünü duyurarak göz kırpar okura. Kovulmanın dayanılmaz çekiciliğiyle girer okur Hilmi’nin duygu dünyasına’

‘Volan Kayışı’nda ağzı açık kalan bu şişeden dağılanlar, ince bir çizgi çizerek buhar halinde yayılmıştır Kutlar’ın bütün öykülerine. Sonuçta aynı koku sızmıştır her birine. ‘İntihar’ adlı ikinci öyküde, trenin restoran bölümünde yolculuğunu sürdüren kahramanın düşünce akışı, domates suyu isteyen ve karşıda oturan adamın garsona sipariş veren sesiyle başlar ve kahramanımızın hayal gücü çalıştıkça adamın yalnızca dış görünüşüne ve konuşmasına dayanan senaryo da yalan yanlış demeden yazılır: ‘Kelimeler rahat, kısa, kesindi. Bu durumu beni tuhaf bir tahmine zorladı. Çıkarken bir domates suyu için iki buçuk lira verecek ve cebine davranan garsona üstü kalsın deyip onun şaşkınlık içinde bırakacaktı (‘) Adamın giyiminden, davranışlarından zengin olduğu anlaşılıyordu.’

Kızmış bir cüce
Kendisine yönelen garsondan bir bira isteyen kahramanımızsa, Yeraltından Notlar’ın unutulmaz kahramanını ve de Orhan Pamuk’un bu karakterde adını koyduğu ‘aşağılanmanın zevklerini’ hatırlatmaktadır çünkü kendi aşağılanmışlığından zevk almaktadır: ‘Kendimi öylesine aşağılık buluyordum ki bu bana bir güven verdi. Hatta tuhaf bir kapanış ve haz duygusu.’ Garsonun, kendisine buz olmadığını söyledikten sonra domates suyu içen öteki adamın buz isteğini karşılaması üzerine kahramanımız hıncından çılgına döner: ‘Müthiş bir öfke kabardı içimde. Hırsımdan bardağı kıracaktım neredeyse. Öyle kuvvetli bir duyguydu ki bu, bir ara kendi üstüme çıktığımı, böylesine büyük bir öfkeyi içine alamadığı, ona yaraşır hareketler yapamadığı için bomboş kalıbıma küçümseyerek baktığımı fark ettim.’

Bu düşünce akışının sonunda harekete geçerek adama kafa tutacak ve hatta tokat atmaya niyetlenecektir. Ancak öyküye yerleşen hınç ve haset, iki adamın kavgasından ziyade Onat Kutlar’ın derin cümlelerinde duyurulur okura: ‘Havada o bir örnek ezgi. Rayın tekere tutunduğu karanlık köşeden geliyor. Cücelerin usanç verici akşam türküleri bunlar. Öfke altından besleniyor.’ Cücenin aşağılanmışlığıyla, kiniyle beslenen hıncı ve hasedi, öyküdeki adamın haleti ruhiyesini bize en iyi şekilde gösterecektir. Herkesin görmezden geldiği bir cücenin kızgınlığıdır, kızmış bir cücedir gözümüzün önüne gelen’

Bu noktada yüzümüzü Nietzsche’nin hınç (ressentiment) kavramına dönebiliriz. Mağdurun Dili adlı çalışmasında bu kavramı yorumlayan Nurdan Gürbilek, Nietzsche’nin şu cümlelerini alıntılar: ‘Yetersiz sürü insanı erişemediği değerlere hınç duymaktadır ve ‘bütün patlayıcıların en tehlikelisi’ addedilen hıncın temel özelliklerinden biri tepkiselliktir.’ Bu yorumlama ve tespit öykümüzün kahramanıyla da bire bir örtüşmektedir. Kahramanımız hınçlıdır ancak tahminlerinde ve domates suyu içen adamın zengin olduğu düşüncesinde yanılmıştır, aşırı ve hatta boşuna tepki vermiştir. Hınç ve haset düşüncelerini adeta esir aldığından gözü bir şeyi görmemiştir; oysa yanağına bir tokat attığı domates suyu içen adam, sandığı gibi biri değildir: ‘Pestilini çıkarıncaya kadar dövdüm (‘) oldukça rahatlamıştım (‘) ve öfke bitiminin o tuhaf, haklı hazzı içinde kulağıma ince çiviler gibi çakılan şu dört kelimenin cansız, titreyen ağzından döküldüğünü duydum. ‘Ama ben’ ben sadece tahsildarım!’ Bunları söyledikten sonra bir çocuk gibi ağlamaya başladı. O anda her şeyi kavradım. Tersine çevrilmiş ceketi, sandıktan yolculuklar için çıkarılan hazır bağlanmış papyonu, kıçı parlamış pantolonu, sıkıntıları, yoksullukları, hepsini kavradım.’

Kahramanımızın domates suyu içen adamla ilgili yürüttüğü tahminlerden yalnızca birisi tutar, adam gerçekten de doksan kuruşluk domates suyuna iki buçuk lira vermek niyetindedir fakat kahramanımızın yine yanıldığı noktaysa adamın bu kadar parayı bir anda ve tereddütsüz çıkaracağı düşüncesidir. Çünkü domates suyu içen ve dayak yiyen adamın bozuklukları, iki buçuk liraya tamlanmaz ve bu nedenle de garsondan özür diler: ‘Kusura bakmayın. Size tam bir iki buçuk lira vermek isterdim. Ama ne yapayım tüm param bu.’

Yazarıysa kahramanıyla birlikte okurdan affını ister: ‘Akşam tak tak çekiç vuruşları ile üstümüze kapanan bir tabut gibi. Az sonra hiç aralık kalmayacak. Uzun bir tabutun içinde, boşlukta sallanan sonsuz bir tutsaklık. Burada hikâyenin sonunu bitirmek için bu duruma katlanayım mı? Yoksa, yoksa bir çılgınlık mı şimdi? Bu yüzden mi? Bu yüzden? Sanmıyorum. Ama çılgınlık? Evet. Özür dilerim.’
(*) Müge Karahan, 8 Ekim 2009 Tarihli Cumhuriyet/Kitap

Kutlar’ın ‘Karameke’ hikayesi yayımlandı.
(25.9.2009 tarihli Günlük Gazetesi)
Onat Kutlar’ın daha önce yayınlanmamış öykülerinden oluşan ‘Karameke’ adlı kitabı Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlandı. ‘Yeniden giriyorum yazıya. Ülkeme, çocukluğumun kentine döner gibiyim. Kağıtların ak denizine, esinlerle ürperen çayırına harflerin, anlamın derin vadilerine, kitapların kalabalık sokaklarına. Doyulmaz bir rahatlık, güven. Kendi dilimi konuşuyorum çünkü. Küçük bir kaygı yok değil. Müsrif oğlunu nasıl karşılayacak yazıların pîri?’ Kutlar’ın yayınlanmayan öykülerinin yer aldığı ‘Karameke’, ‘İshak’a alınmayan ‘Volan Kayışı’yla ‘İntihar’ adlı öyküleri, 1980’den sonra yazılan üç öyküyü (Karameke, Sığla Ağacı, Mühür) ve dosyalarda kalmış diğer adsız anlatıları bir araya getiriyor. Kurucuları arasında yer aldığı Türk Sinematek Derneği’ni (1965-76) ve Yeni Sinema dergisini (1967-70) yönetti. Ömer Kavur’la ‘Yusuf ile Kenan’ (1979), Ali Özgentürk’le ‘Hazal’ (1979), Erden Kıral’la ‘Hakkari’de Bir Mevsim’ (1982) filmlerinin senaryolarını yazdı. İlk öyküsü (Volan Kayışı) 1955’te Seçilmiş Hikayeler dergisinde çıktı. Arkadaşlarıyla birlikte ‘a’ dergisini çıkardı (1956-60).

?Mühür? adlı öyküden
İçimden diyorum ki, ?Beni yüreğinin üstüne bir mühür gibi koy. Kolunun üstüne bir mühür gibi. Çünkü sevgi de ölüm kadar güçlüdür…? Derin bir öğle uykusundan sonra akşamüstü, Muhtar?ın evinin sofrasında, elimde bir sigarayla, arka pencereden bahçeye bakarak duruyorum. Tıraş sabunu ve tütün kokusu. Muhtar?ın dönüşünü bekliyorum. Damağımda az önceki gündüz düşünün olağanüstü tadı. Çok güzeldi. Büyük bir ırmağın kıyısında, açık altın renginde bir saray duvarının önündeydim. Gülümseyerek bana yaklaşan yüzünü öperken uyandım. Duru saatlerin yakın ağaçlara tünemiş kumruları ötüyordu. İnce bir cam gibi titriyordu hava. ?Yu-suf! Yu-suf!? Ölmüş atalarımdan birinin Fırat?ın öbür kıyısından buraya kadar ulaşan sesini duymamaya çalıştım. Kuyunun çürümüş sularından çıkmak için çırpınıyorum. Ve şaşıyorum kendime: Bir Batı Anadolu köyünde, tavla şakırtıları, durgunluk, şiddet, ihanet ve sevişmeyi bile arabeske döndüren şarkılar arasında saray düşleri gören bir çılgın. Biri hatırlatmak istiyor bana: ?Bütün bu yaşadıkların, bir ara zamanın gerçek olmayan görüntüleridir. Geleceğin sınırını geç. Geride servi ağaçlarından başka bir şey yok, unutma…?
Pencereye bakmayı sürdürüyorum. Üst üste basılmış birkaç fotoğraf gibi. Hepsinin tüm ayrıntılarını birden görüyorum. Önce camın kendisi. Hafifçe tozlu ve sağ alt köşesinde dışarı çıkmak için çırpınan bir muştu böceği. Camın arkasında, komşu evin ağır ağır mavileşen bahçesi. Yıldız ışığı artık görünmüyor. Arkamda, sofayı avludan ve sundurmadan ayıran ahşap kafesi
karanlık örgüsü de cama yansıyor. Örgünün aralıklarından bir siluet görüyorum: Muhtar?ın karısı ateş yakıyor. Gözleri mutlaka yaş içinde, bakmadan biliyorum. Üstelik dumandan değil. Ama dumanın hafif perdesi sarı bir renk olarak kafesin aralıklarından geçip cama yansıyor.

Kitabın Künyesi
Karameke
Onat Kutlar
Yapı Kredi Yayınları
1. Baskı: Eylül 2009
Sayfa: 124

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Hikmet Temel Akarsu ile Müzikli Öyküler – Hasan Uygun

"Rock ?N? Roll Henüz Çocuklar Kadar Şenken" ?İhtirasın, entrikanın, gücün, meydan okumanın, hilenin, acımasızlığın, ihanetin ve yalanın kadim başkenti? bir...

Kapat