Karanlığa Mektuplar / Çağımızın Klasiği, Ölümle Baş Başa? – Dağhan Dönmez

Çehov, ?bakılan her şey yazmaya konu olabilir? der. Hayatın her anında bizimle beraber yürüyen, baktığımız her şeyde görebileceğimiz duyarlıkları, halleri, insani durumları yazıya konu ediyor Peter Nadas. Gel gelelim, görünenin ötesinde bir algı geliştirerek başarıyor bunu. Kimi zaman, ?Tanrı anlatıcı? kimliğiyle dışarıdan bir göz olmayı yeğliyor; kimi zaman yaşamın merkezine koyuyor kalem oynatıcıyı. Hikayenin karakterine dönüşüyor.

Farklı dönemlerde yazılan dört öykünün bir araya getirilmesiyle kitaplaşan ?Ölümle Baş Başa?, Nadas?ın yazım tekniği açısından; hikayenin içine girmeyi tercih ettiği ve bir çocuğun bedeninden yaşam serüveninin izlerini sürdüğü bir öyküyle başlıyor. ?Kutsal Kitap? adlı öyküde, John Locke?un ?hiçbir ilke doğuştan var olamaz? sözlerinin epigraf olarak kullanımı tesadüf değil. Kalabalık sayılabilecek bir ailenin içerisinde, sahte bir ilgiyle kendine terkedilmiş çocuğun, hayata dair gerçekleri yine kendi sezgileriyle çözümleyişini konu ediyor ?Kutsal Kitap?. İç dünyasındaki korkuların, soyutluktan kurtulup; nasıl hakiki endişelere dönüştüğü, okuyucuya betimlenmiyor; yazarın ustalığıyla adeta duyumsatılıyor. ?Banyoya gittim. İçimde korku yoktu. Şimdi insanları bütün çıplaklıklarıyla görüyordum. Onları anlamıştım artık. Ben onlardan sadece konuştukları vakit, anlamı ancak sözcüklerin ardında bulabildiğim vakit korkuyordum.? (sayfa:64)

Nadas?ın ?Bahçıvan? öyküsünde, bu defa üçüncü gözün diliyle, bir çocuğun psikolojisi izleniyor. İzlemek abartılı bir deyim olmasa gerek! Zira, aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısı olan Nadas, kare kare döküyor, yaşamın gizil detaylarını?

İnsani tavır ve koşulların etkisindeki bir çocuk değil bu kez bahis konusu olan. Birebir doğa çatallaştırıyor; çocuğun hayat çizgisini. Annesinin ölümü sonrasında, babasıyla yaşamaya başlayan çocuğun, trajik bir suskunlukla her şeyin eski haline dönmesini bekleyişi; buna karşın gittikçe daha da kötüleşen bir hayatı anlama çabasını konu ediyor Bahçıvan. Tıpkı yazarın, 2003 yılında adına konan edebiyat ödülünü kazandığı Kafka?nın ?Aforizmalar? adıyla dilimize çevrilen kitabında söylediği gibi: ?Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.? (Franz Kafka, Aforizmalar, İş Bankası Yayınları, sayfa:5) Kafka için gereklilik olan hal, öyküdeki çocuk için acı bir suskunluktan başka anlam ifade etmiyor. Babasının öfkesi kabardıkça, çocuğun suskunluğu derinleşiyor. Susku, Nadas?ta hep duyulmayan bir çığlığı karşılıyor. ?Çocuk adama baktı. Şimdi ağlaması gerektiğini biliyordu, ama ne kadar uğraşsa da gözlerine yaş gelmedi. Oysa elini birazcık kestiği zamanlar bile ne kadar kolay ağlardı. Babası çocuğun kıpırtısız yüzüne, Maria?nın gözlerini anımsatan üzgün mavi gözlerine giderek artan bir düşmanlıkla bakmaya başladı, yine bir acı yükseldi içinden. Biraz sonra, -Bunu nasıl anlayabilsin ki- diye geçirdi aklından, buna rağmen oğluna bakmak istemedi.? (sayfa:79) Bu dokunaklı satırları okurken, farkında olmaksızın Seyyidhan Kömürcü?nün ?Sinem? şiirindeki o dize dilime dolanıyor: ?bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba??

Kitaba adını veren son öykünün, yayınevinin tanıtım yazısında ?Kendisi de yaşamın kıyısından dönmüş, ölümün soluğunu ensesinde hissetmiş, hatta ?Ölümle Baş Başa-da yaşadıklarını öyküleştirmiştir? denilerek, gerçek hayata dair bir muhteva taşıdığından dem vuruluyor. Yazar metin boyunca, okuru bir ?ölüm yolculuğuna? çıkarıyor. Benzersiz tasvirler, sezgisel bir anlatım, çok boyutlu bir kavrayış ve okuru hayrete düşüren, ?bunu yazabilmek için ölmüş olmak lazım? dedirten bir duyarlık… Sanırım bu güne kadar okuduğum metinler arasında, beni en etkileyenlerden biri ?Ölümle Baş Başa? idi desem; yanlış olmaz. Zaman zaman, olay örgüsünün dışına çıkan sorgulayıcı cümleler ve hatta yazarın içsel felsefi tartışmaları, yazım türü açısından sakil gözükebilse de; öykü, okuru için sıra dışı bir deneyimi vaat ediyor. Yalnızca bir parmak bal, saygıdeğer okur: ?Bulanık gözlerine merakla baktım, evet iyi görünüyordum, bedenin korkusuydu bu, benim korkum değil, ruhun değil, öyleyse bu ölüm korkusu. Demek ki şimdi ruhumun özellikleri arasındaki farkı görebileceğim.? (sayfa:157)

Nadas?ın öykülerinde, bu vurgu yapılmasa da; bireyi hissizleştiren kapitalist hayat ve ahlakın, esasında hepimizin karşılaşabileceği, sıradan yaşamlara özgü olaylarla nasıl da çözülebileceğinin, tabir yerindeyse takkesinin düşeceğinin tarifi yapılıyor. ?Yetiştirilirken aldığım terbiyenin yaşamda nasıl iflas ettiğini görmenin buz gibi soğukluğunda kıpırdamadan oturdum.? (sayfa:161)

Bu kitabı okuduğumda, geçenlerde izlediğim ve bende aynı kaygıları uyandıran Haneke?nin ?Aşk? filmiyle bir bağ kuruluverdi zihnimde. Ortak yanlar keşfettim. Yine kendi açımdan bir başka deneyim, Nadas?ın metnindeki ölüm ve can çekişme anının anlatımıyla; kütüphanemdeki 1765 yılında yazılan Erzurumlu İbrahim Hakkı?nın ?Marifetname? sinde ölümü anlatış biçimi arasındaki benzerlik oldu. Hoştu!

Can Yayınlarını, bu değerli yazarın kitabını dilimize kazandırdığı için kutlamak gerek? Romanlarının çevrilmesini de kendi adıma sabırsızlıkla bekliyorum.

Çünkü kitap, karanlığa gönderilmiş mektuptur?

Dağhan Dönmez
daghan_donmez@mynet.com

Not: Bu yazı, Aydınlık Kitap Eki’nin 15 Mart 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Sırları kırmadan önce ne yapmalı? Seza Özdemir

Bir şairin, dili nesneleştirerek şiirini kurmasıyla okurda bıraktığı etki daha çok müziğin, resmin bıraktığına benzemez mi? Bir öykü ise asıl...

Kapat