Karanlığa Mektuplar / Kayıtsızlık Şenliğinden Balon Uçurmak! – Dağhan Dönmez

kayıtsızlık_ŞenliğiHayatta her şey anlamdır. Işıksız, kımıltısız bir gecede, gökyüzünde romantik çağrışımlar yapan yıldızlar dahi, uzak gezegenlerdeki yaşantıları taşır belleğimize. Kahvemden bir yudum alıyorum. Bir çırpıda okuduğum kitabın, son sayfalarını okumamak adına kendime direniyorum Tatlı bir direniş bu! Saygıdeğer okur, bazı kitaplar hiç bitmesin istersiniz. “Kayıtsızlık Şenliği” de bende bu hissi uyandırıyor.

“…Ramon’un yüzünden bir kez daha küçük bir hüzün bulutu geçti; bardağındaki viskiyi bir dikişte içti, kadehi tepsiye bıraktı, bir tane daha aldı (dördüncüyü) ve ilan etti: -Sevgili dostum, özlediğim bir tek şey var, gamsızlık!-

Kısa bir duraksamanın ardından, elinde bardağı, yavaşça: -Peki nasıl ulaşacağız bu gamsızlığa?- Viskiyi içti ve boş bardağı tepsiye bıraktı. Caliban ona hoşça kal der gibi gülümsedi, arkasını döndü ve uzaklaştı. Ramon kolunu uzaklaşan arkadaşına doğru uzattı ve bağırdı: -Peki nasıl ulaşacağız bu gamsızlığa?-“
(Kayıtsızlık Şenliği, sayfa:76)

Milan Kundera’nın son eseri olan ve dilimize “Kayıtsızlık Şenliği” olarak tercüme edilen kitabın kapağındaki resim, yazarın kendi elinden çıkmadır. Kaba ve basit çizgilerle tasvir edilmiş tek gözlü bir adam, diğer gözünü eline almıştır. Yüzünden ayrılmış bu tek göz, etrafı ayrıksı bir bakışla süzmektedir. Yarattığı roman karakterleriyle, yaşamın kıyılarında dolaşan Kundera, yazar kimliğiyle de romana dahil olur ve kapak resmindeki avucun içine alınmış göz tavrıyla, tekdüzeliğin ve olağanlığın ardındaki –anlamın- çözümlemesini yapar. Hayır! Fikrimde sabitim sayın okur. Kundera’nın romanlarındaki hayatlarda, her şey anlamdır. Gel gelelim, anlamın sisi el yordamıyla aralandığında; ağır ve ezici bir anlamsızlıkla yüzleşilir. Anlamın ardındaki anlamsızlık!

Milan Kundera’yı diyalektiğin yazarı olarak tanımlamak yanlış olmasa gerek. Onun gıptayla söz ettiği/ettirdiği “gamsızlık” umursamazlıktan çok direnişe yakın durur. Zihni bulanıklaştıran bu karmaşık cümlelerden arınmak adına kahvemden bir yudum daha alıyor ve ne dediğim daha iyi anlaşılsın diye yeniden kitaba dönüyorum:

“…Bu dünyayı ne tersine döndürmenin ne onu yeniden düzenlemenin ne de bilinmeyene doğru hızla ilerleyen bu uğursuz koşuyu engellemenin mümkün olduğunu anlayalı uzun zaman oldu. Mümkün olan tek bir direniş vardı: dünyayı ciddiye almamak. Ama şakalarımızın gücünü kaybettiğini fark ettim.”
(Sayfa:74)

Kundera, “Şaka” isimli romanında, tüm metnin mihengine oturttuğu durumu, son kitabında da irdeleyecektir. Ona göre yeni bir çağ devamedegelmektedir ve bu dönemin adı, “şaka sonrası” dönemdir. Çağın insanlarının yegane özelliği ise, bireyleri benzeştiren, sıradanlaştıran; hasılı birey olmaktan çıkarıp, yalnızca tüketici konumuna indirgeyen –düzenin- kopmaz parçaları oluşlarıdır. Bir başka deyişle, Kafka’nın “Dava” romanındaki roman karakteri Joseph K.’nın koşullardan bağımsız çaresizliği…

“Proust’a göre insanın iç dünyası bir mucizedir, bizi şaşırtmaktan hiç vazgeçmeyecek bir sonsuzluktur. Ama Kafka’nın şaşkınlığı bu noktada değildir. O insanın davranışlarını belirleyen iç dürtülerin ne olduğunu sormaz kendine O tamamen faklı bir soru sorar: Dış koşulların iç dürtüleri, hiçbir ağırlıkları kalmayacak biçimde ezdiği bir dünyada insanın önünde hala ne gibi olasılıklar vardır? Gerçekten de, eğer eşcinsel eğilimleri ya da arkasında hazin bir aşk hikayesi olsa idi, K.’nın kaderinde ve davranışlarında ne değişirdi? Hiçbir şey.

İnsan kendisine sorulmadan, kendi seçmediği bir vücuda hapsedilerek doğar ve ölmek onun kaderidir. Buna karşılık, dünya uzamı ona sürekli bir kaçış imkanı sağlamaktaydı. Bir asker ordudan firar edebilir ve komşu ülkelerden birinde yeni bir hayata başlayabilirdi. Bizim yüzyılımızda ise dünya apansız etrafımıza kapanmıştır. Dünyanın tuzağa dönüşmesinde dönüm noktası hiç kuşkusuz Dünya Savaşı adı verilen 1914 Savaşı olmuştur. Dünya Savaşı yanlış bir deyiş. Savaş sadece Avrupa’yı ilgilendiriyordu, üstelik bütün bir Avrupa’yı da değil. Ama bundan böyle gezegen üzerinde olan biten hiçbir şey artık yerel bir olay olarak kalamayacağından, her felaket bütün dünyayı ilgilendireceğinden ve bunun sonucu olarak bizler gitgide daha çok dışarısı tarafından, hiç kimsenin kaçamayacağı ve bizi gitgide birbirimize benzeten durumlar tarafından belirlenip etkileneceğimizden, dünya çapında deyişi, hissedilen dehşeti çok daha ustalıkla ifade ediyor.” (Roman Sanatı, Can Yay. Sayfa: 34)

Bizi benzer çıkmazlara mahkum eden ve günden güne birbirimize benzeten koşullar… Kundera, “Kayıtsızlık Şenliği”nde bu duruma bir kadın uzvu üzerinden atıfta bulunur. Göbek deliğinden!

“Kadın cinselliğinin bazı altın noktaları vardır: Ben hep bunların üç tane olduğunu düşünmüşümdür: Uyluklar, kalçalar, memeler.
Ramon düşündü: -Neden olmasın…- dedi.
Sonra günün birinde anladım ki, bunlara bir dördüncü eklemek gerek: Göbek deliği.
Ramon kısaca düşündükten sonra: -Evet olabilir- diye ekledi.
Alain de: -Her kadının uyluklarının, memelerinin, kalçalarının biçimi farklı- dedi. Bu da demek oluyor ki, bu üç altın nokta yalnızca uyarıcı değil, ayı zamanda kadının bireyselliğinin de ifadesi. Sevdiğin kadının kalçalarını başkasınınkiyle karıştırmazsın. Sevdiğin kalçaları yüzlercesi arasından tanırsın. Oysa, sevdiğin kadını göbek deliğinden ayırt edemezsin. Bütün göbek delikleri aynıdır!

Aşk bir zamanlar, bireysel, benzersiz olanın şöleniydi, biricik olanın, hiçbir tekrara katlanmayanın ihtişamıydı. Oysa göbek deliği tekrara başkaldırmamakla kalmıyor, o bizzat, tekrara bir davet. Ve biz de, bu bin yılda, göbek deliği burcunun altında yaşayacağız.” (sayfa:102)

Bu satırlara daldığım esnada, oturduğum kafe’de kitaplarımı yaydığım masanın önünden göbek deliği açık bir kadın geçiyor. Birden Kundera’nın yakınlarımda bir yerde olduğu izlenimine kapılıyorum. Hayal gücüm bana oyunlar oynuyor ve bir çağrışım anaforuna tutuluyorum. Sahiden Kundera bugün bu topraklarda (namı-ı diğer Yeni Türkiye) yaşasa kim bilir neler yazardı? “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”nda “İnsanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır.” saptamasını yapan usta yazar, hırsızlıkların unutturulması adına şehrin her köşesine ilanlar asan muktedirleri, hangi romanın hangi pasajlarında anlatırdı?

Saygıdeğer okur, bu da bir başka yazının konusu olsun…
Çünkü kitap, karanlığa gönderilmiş mektuptur!

Dağhan Dönmez
daghan_donmez@mynet.com

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Kohlhaas’ın isyanı – Selin Aksoy

Behzat Ç. dizisinde komiser Suna’nın intihar sahnesini hatırlayanınız var mıdır bilmiyorum. Komiser Suna kadın cinayetlerine sebep olanlar ve tecavüzcülerin peşine...

Kapat