Kayıp Toprak evine dönüyor

Yayımlandığı ülkelerde heyecanla karşılanan, Hollanda ve Belçika’dan en iyi ilk roman ödülü Bronz Baykuş alan Kayıp Toprak, nihayet Türkçeye çevrilerek ait olduğu coğrafyaya, evine döndü.

Yazar Murat Işık, bitmek bilmeyen bir göç sonunda evvela İzmir’e, derken Almanya’ya ve nihayet Hollanda’ya yerleşen Vartolu bir ailenin oğlu. Amsterdam’da büyüyen Işık, belki de dengbej dedesinin genetik mirasından ötürü, ilk gençlik yıllarından itibaren hikâye anlatmaya meraklı biriymiş. Anlatma hevesi aldığı yazarlık dersleriyle birlikte yazma tutkusuna dönüşünce, evvela öyküler yazmış, sonra da ilk romanı Kayıp Toprak’ı kaleme almaya başlamış. Daha yazımı bitmeden yayıncıların peşine düştüğü, editörlerin iştahını kabartan bir roman olmuş bu. Kısa zamanda farklı dillere çevrilmiş, yayımlandığı ülkelerde büyük ilgi görmüş. Az gitmiş uz gitmiş… Ve nihayet doğduğu toprağa dönmüş. Çünkü herkes, eninde sonunda, mutlaka geri döner başladığı noktaya.

Türkçeye Gül Özlen tarafından çevrilen Kayıp Toprak, Koton Kitap tarafından yayımlandı. Romanın eve dönüş yolculuğunu yazarı Murat Işık’tan dinledik. Alejandro Zambra’nın deyişiyle söylemek gerekirse, işte eve dönmenin yolları…

Kayıp Toprak’ın tohumları nasıl atıldı?
Hukukçu olarak başladığım ilk işte, “Hepsi bu mu? Ömrümün sonuna kadar ofiste oturup dosyalarla mı ilgileneceğim?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. İçimdeki yazma isteğinin önüne geçemiyordum. 2004 yılında Utrecht Yüksek Okulu’ndaki yaratıcı yazarlık kursuna kayıt oldum. Kendisi de yazar olan hocamız yazdığım öykülerden son derece memnundu ve beni çok yüreklendirdi. Kurstan sonra kendimi tamamen yazmaya verdim. 2007 yılında Amsterdam’da kısa öyküler yarışmasında birincilik ödülü aldım. Daha sonra her şey hızla gelişti. Bir fikir dergisinde editörlük yapmaya başladım. 2008 yılında yazdığım bir öykü, aralarında birden fazla romanı yayımlanmış yazarların da bulunduğu 20 yazarlı bir derlemede yer aldı. Birkaç ay sonra bir edebiyat ajanım oldu ve sonra Kayıp Toprak’ı yazmaya başladım. 2009 yılında ajanım yazmakta olduğum romanın ilk 90 sayfasını bazı edebiyat yayıncılarına gönderdi. Kitabıma ilgi büyüktü, bir anda yayınevini seçmek gibi bir lükse sahip olmuştum. Sonuç olarak Kayıp Toprak’ı dört yıl içinde tamamladım.

Ailenizin hikâyesinden yola çıkarak yazmışsınız. Bu romandaki karakterlerin hayatınızda da bir karşılığı var mı?
Kayıp Toprak’ı yazmaya başlamadan önce anne babamla aylar boyunca gençliklerinin geçtiği Varto ve çevresiyle ilgili söyleşiler yaptım. Onların anlattıklarını romanda işledim, yeni karakterler yarattım ve yeni hikâye hatları oluşturdum. Annemle babam bana Kayıp Toprak’ın temel taşlarını sundu, dolayısıyla kendi aile tarihimden ilham aldığımı söyleyebilirim ancak kitabın kurgu roman olduğunu da vurgulamak istiyorum. Karakterler de kurgu ancak bazılarını gerçek hayatta var olan kişilerden ilham alarak oluşturdum. Meselâ dengbej Selim Uslu benim her iki dedemin karışımı. Babamın babası dengbejmiş, köyde hikâyeler anlatır, güzel sesiyle ezgiler söylermiş. Annemin babası ise çiftçiymiş ve geçirdiği bir kaza sonrasında bacağı kesilmiş. Bu dedemi tanıma fırsatım oldu; son derece yumuşak karakterli, sevgi dolu bir adamdı, engelli olmasına rağmen oldukça hareketliydi. Selim Uslu ile ilgili yazarken gözümün önüne hep bu dedem geliyordu. Bu şekilde karakterle aramda duygusal bir bağ oluştu.

Fotoğraf: Hüsne Afşar

İçinizdeki hikâye anlatma arzusu Hemginli Selim’den geliyor olabilir mi?
Babamın babası hem kendi köyünde hem de çevre köylerde çok sevilirmiş; yeşil gözleri ve kırmızı sakalıyla dikkat çeken bir görüntüsü varmış. Tuhaf hikâyeler anlatır, dinleyenleri kendine hayran bırakırmış. Sanırım hikâye anlatıcılığı dedemden bana geçmiş. Hollanda’da kitapla ilgili yaptığım bir söyleşi esnasında söyleşiyi yapanın, “Sen de Selim gibi bir hikâye anlatıcısısın,” demesiyle bunun farkına vardım. Anlaşılan hikâye anlatmak genlerimde var. Bu arada babam da çok güzel anlatır. Küçükken Türkiye ve ailemizle ilgili anlattıklarını ilgiyle dinlerdim.

En güçlü karakteriniz bir kadın. Edebiyatta ve hayatta kahramanlık rolleri genellikle erkeklere biçilirken, böyle bir karakter yaratmanızın esbabı mucibesi nedir?
Hikâyedeki anne Aşme’den söz ediyorsunuz, evet, o çok güçlü bir kadın. Ondan sadece köydeki kadınlar korkmuyor, bazen erkekler bile onunla yüz yüze gelmeye çekiniyor. Keskin bir dili var ve korkusuz; çocukları ve kocası için hayatını verebilecek cesarette bir kadın. Aşme karakterinin bu şekilde biçimlenmesinde ninelerimin rolü büyük. Hem annemin annesini hem de babamın annesini tanıma şansım oldu. Her ikisi de güçlü kadınlardı, hayatları zorluklarla geçmişti ve evde onların hükmü sürerdi. Hem çok sert davranabiliyorlardı hem de yakınlarına karşı sıcak ve sevgi doluydular. Selim karakteri için dedelerimden esinlendiğim gibi, Aşme de ninelerimden esinlenerek oluşturduğum bir karakter. Bu şekilde anlatırken onların romanımda yeniden hayat bulduklarını fark ediyorum, bu düşünce içimi ısıtıyor.

Kahramanlarınız üç kuşak boyunca pek çok talihsizlik yaşıyor, zorluklarla mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Ait oldukları coğrafyanın kaderini mi yaşıyorlar dersiniz?
Çektikleri cefada yaşadıkları coğrafyanın kesinlikle rolü var. Dağlık bir bölge, çorak bir doğa ve insanlar gerçekten merhametsiz doğanın insafına kalmışlar. Kışları oldukça sert olan iklimde yaz ayları aşırı sıcak olabiliyor, yaşanan depremleri hiç saymayayım. Hikâye 60’lı yıllarda Doğu Anadolu’da Varto civarındaki köylerde geçiyor. Güçlü olanın kazandığı, küçük fikir ayrılıklarının büyük tartışmalara, hatta aileler arası çatışmalara yol açtığı zamanlar.

Romanda olayların geçtiği dönemin toplumsal ve politik dokusu da belirgin biçimde yer alıyor. Tek kelimesini anlamadıkları halde okulda andımızı okumaya mecbur edilen Zaza çocuklar, zorla değiştirilen isimler… İnsanını anlamak için içinden geçtiği zamana ve coğrafyaya bakmak gayesiyle mi yaptınız bunu?
Bu konuya hikâyenin geçtiği döneme uygun olduğu için yer verdim. Annemle babam bunları çocukluk yıllarında yaşamışlar. Her ikisi de köyde bir anda okulun açıldığını hatırlıyor, gördüklerine inanamamışlar. Öğretmen çocukların daha önce duymadıkları ve tek kelimesini anlamadıkları Türkçe dilinde konuşuyormuş, annemle babamın üstünde bu deneyimin etkisi büyüktür. Her ikisi de o zaman sadece Zazaca biliyormuş. Ailemde adı köyün öğretmeni tarafından değiştirilen birisini de tanıyorum. Öğretmenin konuştuğu dili anlamamanın ne demek olduğunu ben de beş yaşımda Hollanda’ya geldiğim zaman anladım. Tek kelime Hollandaca bilmiyordum ve sınıfta bir olay olsa öğretmene anlatamıyor, duygularımı ifade edemiyordum.

Bu coğrafyanın hikâyesini oraya uzak bir ülkenin dilinde yazdınız. Şimdi romanın Türkçeye çevrilmesi size neler hissettiriyor? Kayıp toprak, yolunu buldu diyebilir miyiz?
Yolunu bulmak ifadesini çok sevdim, gerçekten de Kayıp Toprak’ın yolunu bulduğunu söyleyebiliriz. Bu kitap benim için sadece yazar olarak değil, insan olarak da çok şey ifade ediyor. Her şey aile tarihimize gerçekten dalmakla başladı. Bu müthiş bir deneyimdi, annemle babamın yaşadıklarını başka şekilde kesinlikle duyamaz, öğrenemezdim. Bunun için onlara çok müteşekkirim; benimle bu açıklıkta konuştukları, günler ve gecelerce süren konuşmalarımıza zaman ayırdıkları için. Bu kitap beni sadece aileme, akrabalarıma yakınlaştırmakla kalmadı, doğduğum ülke Türkiye’ye de yaklaştırdı. Türkiye’yi daha iyi anlamaya ve kıymetini bilmeye başladım. Türkiye’deki akrabalarımın, yakınlarımın romanı okuyabilecek olmalarından gurur duyuyorum ayrıca romanımın Türkiye’de nasıl karşılanacağını da merak ediyorum.

Peki ya Zazaca? Zazacaya da çevrilecek mi?
Zazacaya çevrilmesi konusunda henüz bir çalışma yok, itiraf edeyim ki Zazacaya çevrilen kitaplar var mı, onu da bilmiyorum. Elbette bundan mutluluk duyardım çünkü Zazaca Kayıp Toprak’taki karakterlerin konuştuğu dil.

NERMİN YILDIRIM
13.10.2014, http://kitap.radikal.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
“Haklı Çıkarsam Çok Eğleneceğiz” Aylin Balboa ile Söyleşi

Edebiyat dünyası yeni bir yazarla tanışıyor şu günlerde: Aylin Balboa. Sıkı blog takipçileri ve nitelikli edebiyat avcıları uzun zamandır tanıyordu...

Kapat